Öne Çıkan Yayın

29 Kasım 2018 Perşembe

Altını çizdiklerim --Diplomasi (Henry Kissinger)


Altını çizdiklerim

Diplomasi (Henry Kissinger) 




v  Hukuka dayanmayan güç, kuvvet gösterilerine neden olur; güçten yoksun haklılık da boş kabadayılıktan ileri gidemez. s.85

v  Yenilmiş düşmanla yapılacak barış anlaşmasında, galipler, uyuşmazlıkta zafer için gerekli olan inatçılıktan, kalıcı bir barış için gerekli olan uzlaşmaya geçişi sağlamak zorundadırlar. Cezalandırıcı bir barış, uluslararası düzeni ipotek altına sokar; çünkü savaş dönemi harcamaları ile mali sıkıntı içine düşen galiplere, uzlaşmayı her an bozmaya kararlı bir ülkeyi kontrol altında tutmak görevini yükler. Bir sıkıntısı olan herhangi bir devletin, kötü etkilenmiş mağluptan otomatik destek göreceği kesindir. Bu, Versay Antlaşması’nın da en zayıf noktasıydı. s.90

v  1914’te Almanların Belçika’yı işgaline, Büyük Britanya’nın savaş ilanı ile cevap vermesinin, Alman liderleri gerçek bir şaşkınlığa uğratmış olması, Almanların ne kadar izole edilmiş olduklarının bir göstergesidir. S.116

v  İngiliz Büyükelçisi Lord Clarendon kendisine şöyle açıkladı: Bir ülke ki büyük değişiklikler peşinde koşar, fakat üzerine risk alma iradesinden yoksun olur, o ülke kendisini başarısızlığa mahkûm eder. S.127

v  “Şerefin doruğuna varmış bu adamın, eğer deli değilse veya kumarbazların çılgınlığına yakalanmamışsa, ortada anlaşılabilir bir sebep de yokken, başka bir serüvene atılmayı ciddi bir şekilde düşünebileceğini anlayamazdık.” (Hitler hakkında) s.131

v  Saçmalıklar yapmak, bir devlet adamı için maliyeti yüksek bir tutkudur ve bedeli mutlaka ödenir. O anın havasına göre yapılan ve herhangi bir strateji ile ilgisi olmayan hareketler, sonsuza kadar sürdürülemez. S.133

v  Ancak bir devlet adamının sorumluluğu sorunlar üzerinde düşünmek değil, onları çözmektir. Alternatifler arasında seçim yapamayan liderler için dikkatli davranmak mazereti, ancak hareketsizlik için bir bahane oluşturur. S.135

v  Kuvvetlerin karşılıklı dengesini değerlendirmekten ve bunu uzun vadeli hedefleri için kullanmaktan acizdi. Napoleon, bu sınavda başarısız oldu. Dış politikası, fikir üretememesinden değil, isteklerinin çokluğu karşısında onları bir düzene sokamaması veya onlarla etrafında olup bitenler arasında bir ilişki kuramaması nedeniyle başarısız oldu. Popülarite peşinde olan Napoleon, hiçbir zaman kendisine yol gösterecek tek bir politik çizgiye sahip olmadı. Aksine, bazıları birbirinin karşıtı olan hedefler ağı içinde sürüklenip gitti. Kariyerinin en önemli bunalımı ile karşılaştığı zaman, zıt dürtüler birbirini yok etti. S.143

v  Napoleon’un sorunu, talebinde ısrarlı olacak kadar güçlü olmaması ve planlarının genel bir konsensüs sağlayamayacak kadar radikal olması idi. Kırım Savaşı’ndan sonra, liderliğini kabul etmeğe hazır ülkelerle ortaklık kurmak eğilimi, Fransız dış politikasında sürekli bir faktör olmuştur. S.144

v  Aynı zamanda Bismarck, Avrupa’ya, erkeklerin oy kullanma hakkını ve gelecek altmış yıl içinde dünyada en iyi sosyal yardım sistemini getiren adamdı.s.145

v  Bismarck’ın başardıkları kadar kişiliği de beklenmeyen bir şeydi. “Kan ve çelik” adamı, olağanüstü basitlikte ve güzellikte nesir yazardı, şiir severdi, günlüğüne sayfalarca Byron’dan kopyalar yapardı. Realpolitik’i savunan bu devlet adamında öyle olağanüstü bir orantı duygusu vardı ki, bu duygu, gücü, bir kendini kontrol etme aracı haline dönüştürdü. S.46

v  Devrimci nedir? Bu soruya cevap belirsiz olmasaydı, çok az devrimci başarılı olurdu. Çünkü devrimciler, hemen hemen her zaman az güçle yola çıkarlar ve başarılı olurlardı. Çünkü kurulu düzen, zayıf taraflarını kavramakta başarısızdır. Devrimcilerin meydan okumaları, Bastille üzerine yürüyüş şeklinde değil de, muhafazakâr bir dış görünüş içinde ortaya çıkarsa, daha başarılı olur. Çok az kurumun, beklentileri teşvik eden harekete karşı savunması vardır. S.146

v  Başka bir deyişle, Realpolitik taktik esneklik istiyordu ve Prusya’nın ulusal çıkarı, Fransa ile anlaşma yapma seçeneğinin açık tutulmasını zorunlu kılıyordu. Bir ülkenin pazarlık gücü, sahip olduğunu gördüğü seçeneklere dayanır. O yolları kapatmak, düşmanın hesaplarını kolaylaştır ve Realpolitik uygulayıcılarının hesaplarını zorlaştırır. S.153

v  Richelieu’nün “Ruh ölümsüz olduğuna göre, insan Tanrı’nın hükmüne karşı teslimiyet göstermelidir. Fakat devletler ölümlü olduklarından, yalnızca bir şeyin işe yarayıp yaramadığına göre yargılanabilirler” sözünün fonksiyonel olarak eş anlamlısıdır. Richelieu gibi Bismarck da Gerlach’ın ahlaki görüşlerini, kişisel inanç yönünden reddetmiyordu; büyük bir olasılıkla onların çoğunu paylaşıyordu; fakat kişisel inançla Realpolitik arasındaki fark üzerinde durarak, bunların devlet adamlığı görevleri ile bir ilişkisi olduğunu reddediyordu: “Ben Kral’ın hizmetine talip olmadım... Beklemediğim bir şekilde beni bu göreve getiren Tanrı, büyük bir olasılıkla ruhumun mahvolması yerine, bana bir çıkış yolu göstermek isteyecektir. S.154

v  Sizden farklı zamanların çocuğuyum ve nasıl siz kendi zamanınızın tam bir çocuğu iseniz, ben de kendi zamanımın tam bir çocuğuyum.  S.154

v  Bismarck Realpolitik çağına mensuptu; Gerlach ise Mettemich devrinde şekillenmişti. Metternich sistemi, XVIII. yüzyıla ait bir düşünce tarzını yansıtıyordu ve buna göre evren, parçalarından birisinin bozulmasının diğerlerinin çalışmasını da bozacağı dişlileri olan büyük bir saat gibiydi. Bismarck, hem bilim, hem de politikada yeni bir çağı temsil etmektedir. Evreni mekanik bir denge olarak değil, bir mazi içinde birbirine etki eden maddelerden ibaret ve kendisine realite denen bir kavram olarak algılamaktadır. Onun cinsindeki biyolojik felsefe, Darwin’in, en güçlünün hayatta kalacağı biçimindeki evrim teorisiydi. S.154

v  Başarı, çoğunlukla o kadar ele geçmez bir şeydir ki, onun peşinde koşan devlet adamları, başarının kendi cezalarını da birlikte getireceğini düşünmek sıkıntısına katlanmazlar. S.155

v  İstikrarlı uluslararası sistemlerin en büyük zaafı, ölümcül meydan okumaları zamanında görme yeteneğinin hemen hemen hiç olmamasıdır. Devrimcilerin kör noktası, devirdikleri sistemin en iyi yönlerini, hedeflediklerinin bütün kazançları ile bir araya getirebileceklerine olan inançlarıdır. S.163

v  Ancak bir kere çağırıldıktan sonra, kuvvetin ruhları, ne kadar belirli ve sınırlı olurlarsa olsunlar el çabukluğu eylemleriyle kovulmayı reddederler. S.164

v  Almanya’nın Alsace-Lorraine’i topraklarına katması uzlaştırılamaz bir Fransız husumeti yaratmış ve bu durum, Almanya’nın Fransa’ya karşı herhangi bir diplomatik seçeneğe sahip olmasını olanaksız kılmıştır. S.164

v  Bismarck’ın düzenlemelerini mahkûm eden, bunların karmaşıklığı oldu. Disraeli, bu değerlendirmesinde haklı idi. Bismarck, Avrupa haritasını ve uluslararası ilişkilerin modelini yeniden düzenledi; fakat sonuçta, yerine gelenlerin izleyebileceği bir plan oluşturmayı başaramadı. Bismarck’ın taktiklerinin yeniliği sona erince, yerine gelenler ve rakipleri, diplomasinin şaşırtan elle tutulmazlığına bağımlılıklarını azaltmak için bir yol olarak silahlanmayı artırmak suretiyle güvenlik arayışı içine girdiler. Demir Şansölye’nin politikalarını kurumlaştırmaktaki yeteneksizliği, Almanya’yı, tek çıkış yolu olarak ilk önce silah yarışına ve sonrada savaşa zorladı. Bu, monoton bir diplomasi idi. S.165

v  Vatandaşları, Alman birliğini sağlayan üç savaşı hatırladılar; fakat bu savaşları mümkün kılan sıkıntılı hazırlıkları ve onların meyvelerini toplamak için gerekli olan ılımlılığı unuttular. Güç gösterisini gördüler; ama bunların dayandığı ince analizi fark etmediler. S.166

v  Halk uzun vadeli eğilimler yerine, kendi endişelerini yansıtan veya yalnızca kriz belirtilerini gören liderlere uzun vadede pek değer vermez. Bir liderin rolü, olayların yönlerini değerlendirmekte ve onları etkilemekte kendi değerlendirmelerine güvenerek hareket etme yükünü sırtlamaktır. Bunda başarısız olunca krizler katlanarak artar ki, bu da liderin olaylar üzerindeki kontrolünü kaybettiğini söylemenin bir başka yoludur. S.167

v  Bismarck, kendi değerlendirmelerine göre hareket etmek için yeterli kendine güvene sahipti. Temel gerçekleri ve Prusya’nın önüne çıkan fırsatları çok parlak bir şekilde analiz etti. Almanya’yı öyle sağlam bir şekilde kurdu ki, Almanya iki dünya savaşı ve iki yabancı işgal gördüğü ve iki kuşak boyunca bölünmüş bir ülke durumunda kaldığı halde ayakta durabildi. Bismarck’ın başarısız olduğu nokta, kendi toplumunu, uygulanması için her kuşakta büyük bir devlet adamının gelmesini gerektiren bir politika tarzına mahkûm etmesi idi. Bu nadiren gerçekleşti ve imparatorluk Almanyası buna karşı çıktı. Bu anlamda, Bismarck ülkesi için yalnızca başarı tohumlarını ekmedi; fakat aynı zamanda onun XX. yüzyıldaki trajedilerinin tohumlarını da ekmiş oldu. S.167

v  Bismarck’ın dostu von Roon, onun hakkında “Kimse, bedelini ödemeden ölümsüzlük ağacından meyve yiyemez”{172} diye yazdı. Napoleon’un trajedisi, ihtiraslarının, yeteneklerini aşmış olmasıydı; Bismarck’ın trajedisi ise, onun yeteneklerinin, toplumunun onları massetme kabiliyetini aşmasıydı. Napoleon’un Fransa’ya bıraktığı miras stratejik felçti; Bismarck’ın mirası ise, özümsenemeyen büyüklüktür. S.168

v  Realpolitik uygulamasında, ancak uluslararası sistemin başlıca oyuncuları, ilişkileri, değişen şartlara göre ayarlamakta serbest olursa veya paylaşılan bir değerler sistemi tarafından engellenirse, yahut her ikisi bir arada olursa, silahlanma yarışından ve savaştan kaçınılır. S.168

v  Rusya ile Avusturya arasında gittikçe şiddetlenen jeopolitik rekabet, muhafazakârlar birliğinin önüne geçmeye başladı, ikisi de çürümekte olan Türk İmparatorluğu’nun Balkan toprakları peşindeydi. Panslavizm ve eski moda yayılmacılık, Rusya’nın Balkanlar’daki maceracı politikasına katkıda bulunuyordu. S.182

v  Büyük Britanya’nın denizaşırı çıkarlarının, Rusya’nın bir kıskaç hareketinin tehdidi altında olduğunu algıladı; kıskacın bir ucu İstanbul’a, diğer ucu da Orta Asya kanalı ile Hindistan’a yönlendirilmişti. S.188

v  Bu noktada, Ignatyev Ayastefanos Antlaşması şartlarını ilan ederek bütün Avrupa’yı şoka soktu. Bu antlaşmaya göre Türkiye iyice zayıflıyor ve “Büyük Bulgaristan” yaratılıyordu. Akdeniz’e kadar uzanan bu genişletilmiş devletin Rusya’nın egemenliği altında olacağı belliydi. S.191

v  ikinci düzey, özellikle gizli olan bir ekti ve buna göre Bismarck, Rusya’nın İstanbul’u ele geçirme girişiminde yoluna çıkmayacak ve Rusya’nın Bulgaristan’daki nüfuzunu artırmasına yardımcı olacaktı. S.207

v  yüzyılda güç dengesi sistemlerinin iki modeli vardı: Palmerston/Disraeli yaklaşımında örneklenen İngiliz modeli ve Bismarck modeli, İngiliz yaklaşımında, güç dengesi, doğrudan doğruya tehdit edilene kadar bekler, sonra devreye girerdi ve hemen hemen daima zayıfın yanında yer alırdı. Bismarck’ın yaklaşımı ise, karşı çıkışların meydana gelmesini önlemek için mümkün olduğu kadar çok taraf ile yakın ilişki kurmak, birbirleri ile çakışan ittifak sistemleri oluşturmak ve bunlardan ortaya çıkan etkiyi, tarafların iddialarını ılımlı hale getirmek için kullanmak şeklinde tanımlanabilir. S.211

v  Bir ülke savaş tehdidinde bulunduktan sonra, ileriki bir tarihte yapılacak bir konferansa razı olup geri çekilirse, tehdidinin inandırıcılığını otomatik olarak azaltır. S.244

v  Rusya’nın işbirliğini sağlamak uğruna İngiltere, Rusya’yı Çanakkale Boğazı’ndan uzak tutma konusundaki kararlılığından vazgeçmeye razı olmuştur. Dışişleri Bakanı Grey’in işaret ettiği gibi: “Rusya ile iyi ilişkiler, ona Boğazlar’ı kapatmak ve Büyük Devletlerle yapılan her konferansta ağırlığımızı Rusya aleyhine koymak şeklindeki eski politikamızın terk edilmesinin zorunlu olduğu anlamına gelir.” s.246

v  XX. yüzyılın ilk on yılının sonunda, güç dengesi, düşman koalisyonlar oluşturacak şekilde dejenere oldu. Bu koalisyonlar o kadar katı idiler ki, hangi amaç için bir araya geldiklerini bile unutmuş görünüyorlardı. S.250

v  Avrupa devletleri, pervasız Balkan müşterilerinin tutsağı haline getirilmelerine izin verdiler, istekleri sınırsız ve küresel sorumluluk duygusu yetersiz olan bu ele avuca sığmaz ulusları dizginlemek bir yana, kendilerine engel olunursa onların ittifak değiştirecekleri paranoyasına kendilerini kaptırdılar. S.250

v  Büyük bir ülkeyi, onu zayıflatmadan aşağılamak daima tehlikeli bir oyundur. S.252

v  Almanya, hiçbir ulusal çıkar olmadığı halde, Viyana’nın Güney Slav politikasını destekler görünmek için bir dünya savaşı riskini göze aldı. Rusya, Sırbistan’ın sadık müttefiki olarak görünmek için Almanya’yla ölümüne savaşmak riskini kabullendi. Almanya ve Rusya’nın birbirleriyle alıp veremediği bir şey yoktu; çatışmaları, üçüncü taraflar adına idi. S.257

v  Tarihi olarak şu husus açıktır ki, ittifaklar, savaş olduğunda bir devletin gücünü artırmak için oluşturulur; I. Dünya Savaşı yaklaşırken, savaş için en önemli sebep, ittifakları güçlendirmekti. S.258

v  “Bütün çağdaş yıkıcı eğilimlerinin hepsinin uzun ve dikkatli bir araştırmasına dayanan kesin inancımız odur ki, yenilen ülkede, doğası gereği sonradan savaştan zaferle çıkan ülkeye de yayılacak sosyal bir devrimin patlak vermesi kaçınılmazdır.” S.268

v  Avrupa’da eksik olan, büyük devletleri birbirine bağlayacak Mettemich sisteminde veya Bismarck’ın Realpolitik’min soğukkanlı diplomatik esnekliğinde var olan kapsayıcı değerler sistemiydi. I. Dünya Savaşı, ülkelerin antlaşma gereklerini yerine getirmemelerinden değil, aksine harfi harfini yerine getirmelerinden dolayı başlamıştır. S.272

v  Hem Çar, hem de imparator, savaşın eşiğinden dönmek istedilerse de bunu nasıl yapacaklarını bilmiyorlardı: Çar’ın kısmi seferberlik yaptırması önlenmişti; Kaiser’in ise, yalnızca Rusya’ya karşı seferberlik yaptırması engellenmişti. Her ikisi de, kendileri tarafından kurulmamış olan ve bir kez harekete geçince artık durdurulamayan askeri mekanizma tarafından kösteklenmişti. S.279

v  Büyük devletler, ikinci derecede bir Balkan krizini bir dünya savaşına dönüştürmeyi başardılar. Bosna ve Sırbistan sorunu yüzünden çıkan sorun, Avrupa’nın diğer tarafındaki Belçika’nın işgaline ve Büyük Britanya’nın kaçınılmaz bir şekilde savaşa girmesine neden oldu. İşin komik olan tarafı, Batı cephesinde önemli çatışmalar yapılana kadar, Avusturya birliklerinin henüz Sırbistan’a saldırmamış olmaları idi. S.280

v  Ayrıca Bismarck’ın özdeyişini de unuttular: “Yazıklar olsun o lidere ki, savaşın sonundaki düşünceleri savaşın başındakiler kadar makul değildir.” S.281

v  Dış politikada, “benzeri görülmemiş” terimi her zaman kuşku uyandıran bir terimdir. Çünkü yeniliğin fiili alanı, tarih, iç kurumlar ve coğrafya ile sınırlıdır. S.309

v  Demagojinin esası, kişinin duyguyu ve hayal kırıklığını tek bir anda toplama yeteneğinde yatar. Bu anı yakalamak ve yakın çevresi, geniş halk kitleleri ile neredeyse duygusal ve hipnotizmaya benzer yakın ilişki kurmak Hitler’in özelliğiydi. S.379

v  Demagojik yetenek ve bencillik, aynı madalyonunun iki yüzüdür. S.380

v  Aile tarihi nedeniyle hayatının çok uzun olmayacağını hesaplayan Hitler, herhangi bir başarısının olgunlaşmasına hiçbir zaman izin vermemiş ve fiziki gücü hakkındaki değerlendirmesine uygun olarak belirlediği takvime göre daima ileriye doğru hareket halinde olmuştur. Tarihte, tıbbi varsayıma dayandırılarak başlatılan başka bir büyük savaş örneği yoktur. S.380

v  Devlet adamlarının her zaman karşı karşıya bulunduğu çıkmaz, hareket alanlarının en fazla olduğu zaman, bilgilerinin en az seviyede olmasıdır. Yeteri kadar bilgi topladıkları zaman ise, belirleyici bir eylem için fırsat kaçırılmış olur. 1930’larda İngiliz liderler, Hitler’in hedeflerinin ne olduğu konusunda kesin bilgiye sahip değillerdi. Fransız liderler ise, kanıtlayamadıkları değerlendirmelere dayanarak harekete geçmek konusunda kendilerine güvenemiyorlardı. Hitler’in kişiliği hakkında bilgi sahibi olmak için ödenmesi gereken ders ücreti, Avrupa’nın bir ucundan diğer ucuna kadar uzanan mezarlar oldu. Diğer taraftan, demokrasiler yönetiminin ilk yıllarında Hitler’e karşı bütün kozlarını oynamış olsalardı, bu kez tarihçiler, Hitler’in anlaşılmayan bir milliyetçi mi, yoksa dünya hegemonyasını amaç edinmiş bir manyak mı olduğu hususunu tartışıyor olacaklardı. S.386

v  Güç dengesi ilkeleri, doğuda küçük ve zayıf devletlere komşu olan büyük ve güçlü bir Almanya’nın tehlikeli bir tehdit oluşturacağını açıkça göstermeliydi. Real-politik bize şunu öğretir ki, Hitler’in niyetleri ne olursa olsun, Almanya’nın komşuları ile ilişkileri onların karşılıklı güçlerine göre belirlenecektir. Batı, Hitler’in niyetlerini değerlendirmeye zaman harcayacağına, Almanya’nın gittikçe büyüyen gücüne karşı denge oluşturmaya çaba harcamalıydı. S.386

v  “Şimdiye kadar, Almanya’nın gerçek hedeflerinin ne olduğu hususunda düşmanlarımızı karanlıkta bırakmayı başardık. 1932’den önce, iç düşmanlarımız da, nereye gittiğimizi veya hukuka bağlılık yeminimizin sadece bir aldatmaca olduğunu anlayamadılar... Bize engel olabilirlerdi. 1925’te birkaçımızı tutuklayabilirlerdi ve bu işin sonu olurdu. Hayır, onlar bizim tehlikeli bölgeye girmemize izin verdiler. Dış politikada da aynen böyle oldu... 1933’te bir Fransız başbakanı şunu söylemeli idi (yahut ben Fransız başbakanı olsam söylerdim): “Yeni Reich Başbakanı, Mein Kampf’ı yazan adamdır. Kitabında şöyle söylüyor. Bu adamın yakınımızda bulunmasına hoşgörü ile bakılamaz. Ya o ortadan kaybolmak veya biz yürümeliyiz!” Fakat bunu yapmadılar. Bizi kendi başımıza bıraktılar; tehlikeli bölgeye girmemize izin verdiler ve biz bütün o tehlikeli kayalıklardan sıyrılmayı başardık. Biz işimizi bitirip onlardan daha iyi silahlandıktan sonra, bize savaş açtılar! S.387

v  Samimi miydi? Gerçekten barış istiyor muydu? Bunlar kesinlikle geçerli sorulardı; fakat dış politika, fiili güç karşılaştırmasına bakılmaksızın yönetilirse ve karşı tarafın niyetlerini kehanetle tahmin etmeye dayanırsa, bataklık üzerine inşa edilmiş gibi olur. S.397

v  Politik liderler bir şeye karar verdikleri zaman, haber alma servisleri bu kararın haklılığını kanıtlamaya çalışırlar. Popüler kitaplar ve filmler genellikle bunun aksini anlatır, yani politika yapanları haber alma uzmanlarının elinde oyuncak gibi gösterirler. Gerçek dünyada, haber alma değerlendirmeleri politik kararları yönlendirmekten çok, bu kararları uygularlar. Bu durum, Fransız askeri tahminlerini bozma etkisi gösteren Alman gücünün aşırı abartılmasını da açıklamaktadır. S.400

v  Chamberlain, Büyük Britanya’dan, hakkında hiçbir şey bilmediği uzak bir ülke için savaşa girmesinin istendiği şeklindeki melankolik yorumu bu sırada yaptı. Bu yorum, yüzyıllarca Hindistan’a yapılan her yaklaşıma karşı gözünü kırpmadan savaşmış bir ülkenin liderinden geliyordu. S.413

v  Stalin, başarısını, komünist bürokrasinin içinde rakiplerinin ayağını kaydırma yeteneğine borçluydu. Güce talip olan diğer rakipler, Gürcistan’dan gelen bu meşum kişiye ilk nazarda rakip gözü ile bakmadıklarından onu ihmal etmişlerdi. S.421

v  Stalin gerçekte bir canavardı; fakat uluslararası ilişkilerin yönetiminde çok iyi bir realistti; sabırlıydı, kurnazdı ve amansızdı, zamanının Richelieu’suydu. S.422

v  1939’da, askeri ve politik planlama, bu kez tamamen aksi nedenle birbiriyle bağlantısını yitirdi. Batılı güçlerin çok mantıklı ve ahlaki bir siyasi hedefi vardı: Hitler’i durdurmak. Fakat bu amaca ulaşmak için hiçbir askeri strateji geliştirememişlerdi. 1914’te stratejistler çok umursamazdılar; 1939 da ise, kendilerini çok fazla geri planda tuttular. 1914’te, her ülkenin askeri kanadı savaş için adeta çıldırıyordu; 1939’da o kadar kuşkuları vardı ki (Almanya’da bile), değerlendirme işini tamamen politik liderlere bıraktılar. 1914’te strateji vardı, ama politika yoktu; 1939’da politika vardı, fakat strateji yoktu. S.444

v  1914’te, Rusya’nın Sırbistan’la yaptığı ittifaka ve esneklikten yoksun seferberlik takvimine kati bir şekilde bağlı kalması, savaşın çıkmasına yardımcı oldu. 1939’da, Stalin, Hitler’i iki cephede birden savaşmak korkusundan kurtardığı zaman, genel bir savaşı kaçınılmaz hale getirdiğinin de farkında olması gerekirdi. 1914’te, Rusya onurunu korumak için savaşa girmişti; 1939’da, Hitler’in elde edeceği toprakları paylaşmak için savaşı teşvik etti. Almanya her iki dünya savaşının çıkmasından önceki hareket tarzını aynen korudu: Sabırsızlıkla ve perspektiften yoksun davrandı. 1914’te Almanya, Alman tacizleri olmasaydı, bir arada tutulması esasen olanaksız olan bir ittifakı yıkmak için savaşa girdi; 1939’da, Avrupa’nın belirleyici ulusu olmasına giden kaçınılmaz evrimi beklemeye tahammül gösteremedi. Bu, Hitler’inkinin tam aksi bir strateji gerektiriyordu. Münih sonrası jeopolitik gerçeklerin iyice yerleşmesine izin vermek için bir dinlenme devresi zorunlu idi. 1914’te, Alman İmparatoru’nun duygusal dengesizliği ve açık bir ulusal çıkar kavramından yoksun bulunması onu beklemekten alıkoydu; 1939’da, fiziki gücünün en üst noktasında iken bir dengesiz dahi, bütün mantıki hesapları bir tarafa iterek savaş yapmakta kararlıydı. Her iki olayda da Almanya’nın savaşa girme kararının gereksizliği, iki büyük yenilgiye ve I. Dünya Savaşı öncesi topraklarının hemen hemen üçte birinden yoksun bırakılmasına karşın, Almanya’nın Avrupa’nın yine de en güçlü ve olasılıkla en etkili ulusu olmaya devam etmesiyle de görülmektedir. 1939’daki Sovyetler Birliği’ne gelince, gerçekleşecek savaş için yeter derecede donanımlı değildi. S.444

v  Stalin, Hitler’in mantıklılığı üzerine kumar oynadı ve kaybetti; Hitler, Stalin’in hemen çökeceği varsayımı üzerine kumar oynadı ve o da kaybetti. Ancak Stalin’in hatası düzeltilebilir nitelikteyken, Hitler’in hatası değildi. S.471