Altını çizdiklerim
Diplomasi
(Henry Kissinger)
v
Hukuka
dayanmayan güç, kuvvet gösterilerine neden olur; güçten yoksun haklılık da boş
kabadayılıktan ileri gidemez. s.85
v
Yenilmiş
düşmanla yapılacak barış anlaşmasında, galipler, uyuşmazlıkta zafer için
gerekli olan inatçılıktan, kalıcı bir barış için gerekli olan uzlaşmaya geçişi
sağlamak zorundadırlar. Cezalandırıcı bir barış, uluslararası düzeni ipotek
altına sokar; çünkü savaş dönemi harcamaları ile mali sıkıntı içine düşen
galiplere, uzlaşmayı her an bozmaya kararlı bir ülkeyi kontrol altında tutmak
görevini yükler. Bir sıkıntısı olan herhangi bir devletin, kötü etkilenmiş
mağluptan otomatik destek göreceği kesindir. Bu, Versay Antlaşması’nın da en
zayıf noktasıydı. s.90
v
1914’te
Almanların Belçika’yı işgaline, Büyük Britanya’nın savaş ilanı ile cevap
vermesinin, Alman liderleri gerçek bir şaşkınlığa uğratmış olması, Almanların
ne kadar izole edilmiş olduklarının bir göstergesidir. S.116
v
İngiliz
Büyükelçisi Lord Clarendon kendisine şöyle açıkladı: Bir ülke ki büyük
değişiklikler peşinde koşar, fakat üzerine risk alma iradesinden yoksun olur, o
ülke kendisini başarısızlığa mahkûm eder. S.127
v
“Şerefin
doruğuna varmış bu adamın, eğer deli değilse veya kumarbazların çılgınlığına
yakalanmamışsa, ortada anlaşılabilir bir sebep de yokken, başka bir serüvene
atılmayı ciddi bir şekilde düşünebileceğini anlayamazdık.” (Hitler hakkında)
s.131
v
Saçmalıklar
yapmak, bir devlet adamı için maliyeti yüksek bir tutkudur ve bedeli mutlaka
ödenir. O anın havasına göre yapılan ve herhangi bir strateji ile ilgisi
olmayan hareketler, sonsuza kadar sürdürülemez. S.133
v
Ancak
bir devlet adamının sorumluluğu sorunlar üzerinde düşünmek değil, onları
çözmektir. Alternatifler arasında seçim yapamayan liderler için dikkatli
davranmak mazereti, ancak hareketsizlik için bir bahane oluşturur. S.135
v
Kuvvetlerin
karşılıklı dengesini değerlendirmekten ve bunu uzun vadeli hedefleri için
kullanmaktan acizdi. Napoleon, bu sınavda başarısız oldu. Dış politikası, fikir
üretememesinden değil, isteklerinin çokluğu karşısında onları bir düzene
sokamaması veya onlarla etrafında olup bitenler arasında bir ilişki kuramaması
nedeniyle başarısız oldu. Popülarite peşinde olan Napoleon, hiçbir zaman
kendisine yol gösterecek tek bir politik çizgiye sahip olmadı. Aksine, bazıları
birbirinin karşıtı olan hedefler ağı içinde sürüklenip gitti. Kariyerinin en
önemli bunalımı ile karşılaştığı zaman, zıt dürtüler birbirini yok etti. S.143
v
Napoleon’un
sorunu, talebinde ısrarlı olacak kadar güçlü olmaması ve planlarının genel bir
konsensüs sağlayamayacak kadar radikal olması idi. Kırım Savaşı’ndan sonra,
liderliğini kabul etmeğe hazır ülkelerle ortaklık kurmak eğilimi, Fransız dış
politikasında sürekli bir faktör olmuştur. S.144
v
Aynı
zamanda Bismarck, Avrupa’ya, erkeklerin oy kullanma hakkını ve gelecek altmış
yıl içinde dünyada en iyi sosyal yardım sistemini getiren adamdı.s.145
v
Bismarck’ın
başardıkları kadar kişiliği de beklenmeyen bir şeydi. “Kan ve çelik” adamı,
olağanüstü basitlikte ve güzellikte nesir yazardı, şiir severdi, günlüğüne
sayfalarca Byron’dan kopyalar yapardı. Realpolitik’i savunan bu devlet adamında
öyle olağanüstü bir orantı duygusu vardı ki, bu duygu, gücü, bir kendini
kontrol etme aracı haline dönüştürdü. S.46
v
Devrimci
nedir? Bu soruya cevap belirsiz olmasaydı, çok az devrimci başarılı olurdu. Çünkü
devrimciler, hemen hemen her zaman az güçle yola çıkarlar ve başarılı
olurlardı. Çünkü kurulu düzen, zayıf taraflarını kavramakta başarısızdır.
Devrimcilerin meydan okumaları, Bastille üzerine yürüyüş şeklinde değil de,
muhafazakâr bir dış görünüş içinde ortaya çıkarsa, daha başarılı olur. Çok az
kurumun, beklentileri teşvik eden harekete karşı savunması vardır. S.146
v
Başka
bir deyişle, Realpolitik taktik esneklik istiyordu ve Prusya’nın ulusal çıkarı,
Fransa ile anlaşma yapma seçeneğinin açık tutulmasını zorunlu kılıyordu. Bir
ülkenin pazarlık gücü, sahip olduğunu gördüğü seçeneklere dayanır. O yolları
kapatmak, düşmanın hesaplarını kolaylaştır ve Realpolitik uygulayıcılarının
hesaplarını zorlaştırır. S.153
v
Richelieu’nün
“Ruh ölümsüz olduğuna göre, insan Tanrı’nın hükmüne karşı teslimiyet
göstermelidir. Fakat devletler ölümlü olduklarından, yalnızca bir şeyin işe
yarayıp yaramadığına göre yargılanabilirler” sözünün fonksiyonel olarak eş
anlamlısıdır. Richelieu gibi Bismarck da Gerlach’ın ahlaki görüşlerini, kişisel
inanç yönünden reddetmiyordu; büyük bir olasılıkla onların çoğunu paylaşıyordu;
fakat kişisel inançla Realpolitik arasındaki fark üzerinde durarak, bunların
devlet adamlığı görevleri ile bir ilişkisi olduğunu reddediyordu: “Ben Kral’ın
hizmetine talip olmadım... Beklemediğim bir şekilde beni bu göreve getiren
Tanrı, büyük bir olasılıkla ruhumun mahvolması yerine, bana bir çıkış yolu
göstermek isteyecektir. S.154
v
Sizden
farklı zamanların çocuğuyum ve nasıl siz kendi zamanınızın tam bir çocuğu
iseniz, ben de kendi zamanımın tam bir çocuğuyum. S.154
v
Bismarck
Realpolitik çağına mensuptu; Gerlach ise Mettemich devrinde şekillenmişti.
Metternich sistemi, XVIII. yüzyıla ait bir düşünce tarzını yansıtıyordu ve buna
göre evren, parçalarından birisinin bozulmasının diğerlerinin çalışmasını da
bozacağı dişlileri olan büyük bir saat gibiydi. Bismarck, hem bilim, hem de
politikada yeni bir çağı temsil etmektedir. Evreni mekanik bir denge olarak
değil, bir mazi içinde birbirine etki eden maddelerden ibaret ve kendisine realite
denen bir kavram olarak algılamaktadır. Onun cinsindeki biyolojik felsefe,
Darwin’in, en güçlünün hayatta kalacağı biçimindeki evrim teorisiydi. S.154
v
Başarı,
çoğunlukla o kadar ele geçmez bir şeydir ki, onun peşinde koşan devlet
adamları, başarının kendi cezalarını da birlikte getireceğini düşünmek
sıkıntısına katlanmazlar. S.155
v
İstikrarlı
uluslararası sistemlerin en büyük zaafı, ölümcül meydan okumaları zamanında
görme yeteneğinin hemen hemen hiç olmamasıdır. Devrimcilerin kör noktası,
devirdikleri sistemin en iyi yönlerini, hedeflediklerinin bütün kazançları ile
bir araya getirebileceklerine olan inançlarıdır. S.163
v
Ancak
bir kere çağırıldıktan sonra, kuvvetin ruhları, ne kadar belirli ve sınırlı
olurlarsa olsunlar el çabukluğu eylemleriyle kovulmayı reddederler. S.164
v
Almanya’nın
Alsace-Lorraine’i topraklarına katması uzlaştırılamaz bir Fransız husumeti
yaratmış ve bu durum, Almanya’nın Fransa’ya karşı herhangi bir diplomatik
seçeneğe sahip olmasını olanaksız kılmıştır. S.164
v
Bismarck’ın
düzenlemelerini mahkûm eden, bunların karmaşıklığı oldu. Disraeli, bu
değerlendirmesinde haklı idi. Bismarck, Avrupa haritasını ve uluslararası
ilişkilerin modelini yeniden düzenledi; fakat sonuçta, yerine gelenlerin
izleyebileceği bir plan oluşturmayı başaramadı. Bismarck’ın taktiklerinin
yeniliği sona erince, yerine gelenler ve rakipleri, diplomasinin şaşırtan elle
tutulmazlığına bağımlılıklarını azaltmak için bir yol olarak silahlanmayı
artırmak suretiyle güvenlik arayışı içine girdiler. Demir Şansölye’nin
politikalarını kurumlaştırmaktaki yeteneksizliği, Almanya’yı, tek çıkış yolu
olarak ilk önce silah yarışına ve sonrada savaşa zorladı. Bu, monoton bir
diplomasi idi. S.165
v
Vatandaşları,
Alman birliğini sağlayan üç savaşı hatırladılar; fakat bu savaşları mümkün
kılan sıkıntılı hazırlıkları ve onların meyvelerini toplamak için gerekli olan
ılımlılığı unuttular. Güç gösterisini gördüler; ama bunların dayandığı ince
analizi fark etmediler. S.166
v
Halk
uzun vadeli eğilimler yerine, kendi endişelerini yansıtan veya yalnızca kriz
belirtilerini gören liderlere uzun vadede pek değer vermez. Bir liderin rolü,
olayların yönlerini değerlendirmekte ve onları etkilemekte kendi
değerlendirmelerine güvenerek hareket etme yükünü sırtlamaktır. Bunda başarısız
olunca krizler katlanarak artar ki, bu da liderin olaylar üzerindeki kontrolünü
kaybettiğini söylemenin bir başka yoludur. S.167
v
Bismarck,
kendi değerlendirmelerine göre hareket etmek için yeterli kendine güvene
sahipti. Temel gerçekleri ve Prusya’nın önüne çıkan fırsatları çok parlak bir
şekilde analiz etti. Almanya’yı öyle sağlam bir şekilde kurdu ki, Almanya iki
dünya savaşı ve iki yabancı işgal gördüğü ve iki kuşak boyunca bölünmüş bir
ülke durumunda kaldığı halde ayakta durabildi. Bismarck’ın başarısız olduğu
nokta, kendi toplumunu, uygulanması için her kuşakta büyük bir devlet adamının
gelmesini gerektiren bir politika tarzına mahkûm etmesi idi. Bu nadiren
gerçekleşti ve imparatorluk Almanyası buna karşı çıktı. Bu anlamda, Bismarck
ülkesi için yalnızca başarı tohumlarını ekmedi; fakat aynı zamanda onun XX.
yüzyıldaki trajedilerinin tohumlarını da ekmiş oldu. S.167
v
Bismarck’ın
dostu von Roon, onun hakkında “Kimse, bedelini ödemeden ölümsüzlük ağacından
meyve yiyemez”{172} diye yazdı. Napoleon’un trajedisi, ihtiraslarının,
yeteneklerini aşmış olmasıydı; Bismarck’ın trajedisi ise, onun yeteneklerinin,
toplumunun onları massetme kabiliyetini aşmasıydı. Napoleon’un Fransa’ya
bıraktığı miras stratejik felçti; Bismarck’ın mirası ise, özümsenemeyen
büyüklüktür. S.168
v
Realpolitik
uygulamasında, ancak uluslararası sistemin başlıca oyuncuları, ilişkileri,
değişen şartlara göre ayarlamakta serbest olursa veya paylaşılan bir değerler
sistemi tarafından engellenirse, yahut her ikisi bir arada olursa, silahlanma
yarışından ve savaştan kaçınılır. S.168
v
Rusya
ile Avusturya arasında gittikçe şiddetlenen jeopolitik rekabet, muhafazakârlar
birliğinin önüne geçmeye başladı, ikisi de çürümekte olan Türk
İmparatorluğu’nun Balkan toprakları peşindeydi. Panslavizm ve eski moda
yayılmacılık, Rusya’nın Balkanlar’daki maceracı politikasına katkıda
bulunuyordu. S.182
v
Büyük
Britanya’nın denizaşırı çıkarlarının, Rusya’nın bir kıskaç hareketinin tehdidi
altında olduğunu algıladı; kıskacın bir ucu İstanbul’a, diğer ucu da Orta Asya
kanalı ile Hindistan’a yönlendirilmişti. S.188
v
Bu
noktada, Ignatyev Ayastefanos Antlaşması şartlarını ilan ederek bütün Avrupa’yı
şoka soktu. Bu antlaşmaya göre Türkiye iyice zayıflıyor ve “Büyük Bulgaristan”
yaratılıyordu. Akdeniz’e kadar uzanan bu genişletilmiş devletin Rusya’nın
egemenliği altında olacağı belliydi. S.191
v
ikinci
düzey, özellikle gizli olan bir ekti ve buna göre Bismarck, Rusya’nın
İstanbul’u ele geçirme girişiminde yoluna çıkmayacak ve Rusya’nın
Bulgaristan’daki nüfuzunu artırmasına yardımcı olacaktı. S.207
v
yüzyılda
güç dengesi sistemlerinin iki modeli vardı: Palmerston/Disraeli yaklaşımında
örneklenen İngiliz modeli ve Bismarck modeli, İngiliz yaklaşımında, güç
dengesi, doğrudan doğruya tehdit edilene kadar bekler, sonra devreye girerdi ve
hemen hemen daima zayıfın yanında yer alırdı. Bismarck’ın yaklaşımı ise, karşı
çıkışların meydana gelmesini önlemek için mümkün olduğu kadar çok taraf ile
yakın ilişki kurmak, birbirleri ile çakışan ittifak sistemleri oluşturmak ve
bunlardan ortaya çıkan etkiyi, tarafların iddialarını ılımlı hale getirmek için
kullanmak şeklinde tanımlanabilir. S.211
v
Bir
ülke savaş tehdidinde bulunduktan sonra, ileriki bir tarihte yapılacak bir
konferansa razı olup geri çekilirse, tehdidinin inandırıcılığını otomatik
olarak azaltır. S.244
v
Rusya’nın
işbirliğini sağlamak uğruna İngiltere, Rusya’yı Çanakkale Boğazı’ndan uzak
tutma konusundaki kararlılığından vazgeçmeye razı olmuştur. Dışişleri Bakanı
Grey’in işaret ettiği gibi: “Rusya ile iyi ilişkiler, ona Boğazlar’ı kapatmak
ve Büyük Devletlerle yapılan her konferansta ağırlığımızı Rusya aleyhine koymak
şeklindeki eski politikamızın terk edilmesinin zorunlu olduğu anlamına gelir.”
s.246
v
XX.
yüzyılın ilk on yılının sonunda, güç dengesi, düşman koalisyonlar oluşturacak
şekilde dejenere oldu. Bu koalisyonlar o kadar katı idiler ki, hangi amaç için
bir araya geldiklerini bile unutmuş görünüyorlardı. S.250
v
Avrupa
devletleri, pervasız Balkan müşterilerinin tutsağı haline getirilmelerine izin
verdiler, istekleri sınırsız ve küresel sorumluluk duygusu yetersiz olan bu ele
avuca sığmaz ulusları dizginlemek bir yana, kendilerine engel olunursa onların
ittifak değiştirecekleri paranoyasına kendilerini kaptırdılar. S.250
v
Büyük
bir ülkeyi, onu zayıflatmadan aşağılamak daima tehlikeli bir oyundur. S.252
v
Almanya,
hiçbir ulusal çıkar olmadığı halde, Viyana’nın Güney Slav politikasını
destekler görünmek için bir dünya savaşı riskini göze aldı. Rusya, Sırbistan’ın
sadık müttefiki olarak görünmek için Almanya’yla ölümüne savaşmak riskini
kabullendi. Almanya ve Rusya’nın birbirleriyle alıp veremediği bir şey yoktu;
çatışmaları, üçüncü taraflar adına idi. S.257
v
Tarihi
olarak şu husus açıktır ki, ittifaklar, savaş olduğunda bir devletin gücünü
artırmak için oluşturulur; I. Dünya Savaşı yaklaşırken, savaş için en önemli
sebep, ittifakları güçlendirmekti. S.258
v
“Bütün
çağdaş yıkıcı eğilimlerinin hepsinin uzun ve dikkatli bir araştırmasına dayanan
kesin inancımız odur ki, yenilen ülkede, doğası gereği sonradan savaştan
zaferle çıkan ülkeye de yayılacak sosyal bir devrimin patlak vermesi
kaçınılmazdır.” S.268
v
Avrupa’da
eksik olan, büyük devletleri birbirine bağlayacak Mettemich sisteminde veya
Bismarck’ın Realpolitik’min soğukkanlı diplomatik esnekliğinde var olan
kapsayıcı değerler sistemiydi. I. Dünya Savaşı, ülkelerin antlaşma gereklerini
yerine getirmemelerinden değil, aksine harfi harfini yerine getirmelerinden
dolayı başlamıştır. S.272
v
Hem
Çar, hem de imparator, savaşın eşiğinden dönmek istedilerse de bunu nasıl
yapacaklarını bilmiyorlardı: Çar’ın kısmi seferberlik yaptırması önlenmişti;
Kaiser’in ise, yalnızca Rusya’ya karşı seferberlik yaptırması engellenmişti.
Her ikisi de, kendileri tarafından kurulmamış olan ve bir kez harekete geçince
artık durdurulamayan askeri mekanizma tarafından kösteklenmişti. S.279
v
Büyük
devletler, ikinci derecede bir Balkan krizini bir dünya savaşına dönüştürmeyi
başardılar. Bosna ve Sırbistan sorunu yüzünden çıkan sorun, Avrupa’nın diğer
tarafındaki Belçika’nın işgaline ve Büyük Britanya’nın kaçınılmaz bir şekilde
savaşa girmesine neden oldu. İşin komik olan tarafı, Batı cephesinde önemli
çatışmalar yapılana kadar, Avusturya birliklerinin henüz Sırbistan’a
saldırmamış olmaları idi. S.280
v
Ayrıca
Bismarck’ın özdeyişini de unuttular: “Yazıklar olsun o lidere ki, savaşın
sonundaki düşünceleri savaşın başındakiler kadar makul değildir.” S.281
v
Dış
politikada, “benzeri görülmemiş” terimi her zaman kuşku uyandıran bir terimdir.
Çünkü yeniliğin fiili alanı, tarih, iç kurumlar ve coğrafya ile sınırlıdır. S.309
v
Demagojinin
esası, kişinin duyguyu ve hayal kırıklığını tek bir anda toplama yeteneğinde
yatar. Bu anı yakalamak ve yakın çevresi, geniş halk kitleleri ile neredeyse
duygusal ve hipnotizmaya benzer yakın ilişki kurmak Hitler’in özelliğiydi. S.379
v
Demagojik
yetenek ve bencillik, aynı madalyonunun iki yüzüdür. S.380
v
Aile
tarihi nedeniyle hayatının çok uzun olmayacağını hesaplayan Hitler, herhangi
bir başarısının olgunlaşmasına hiçbir zaman izin vermemiş ve fiziki gücü
hakkındaki değerlendirmesine uygun olarak belirlediği takvime göre daima
ileriye doğru hareket halinde olmuştur. Tarihte, tıbbi varsayıma dayandırılarak
başlatılan başka bir büyük savaş örneği yoktur. S.380
v
Devlet
adamlarının her zaman karşı karşıya bulunduğu çıkmaz, hareket alanlarının en
fazla olduğu zaman, bilgilerinin en az seviyede olmasıdır. Yeteri kadar bilgi
topladıkları zaman ise, belirleyici bir eylem için fırsat kaçırılmış olur.
1930’larda İngiliz liderler, Hitler’in hedeflerinin ne olduğu konusunda kesin
bilgiye sahip değillerdi. Fransız liderler ise, kanıtlayamadıkları
değerlendirmelere dayanarak harekete geçmek konusunda kendilerine
güvenemiyorlardı. Hitler’in kişiliği hakkında bilgi sahibi olmak için ödenmesi
gereken ders ücreti, Avrupa’nın bir ucundan diğer ucuna kadar uzanan mezarlar
oldu. Diğer taraftan, demokrasiler yönetiminin ilk yıllarında Hitler’e karşı
bütün kozlarını oynamış olsalardı, bu kez tarihçiler, Hitler’in anlaşılmayan
bir milliyetçi mi, yoksa dünya hegemonyasını amaç edinmiş bir manyak mı olduğu
hususunu tartışıyor olacaklardı. S.386
v
Güç
dengesi ilkeleri, doğuda küçük ve zayıf devletlere komşu olan büyük ve güçlü
bir Almanya’nın tehlikeli bir tehdit oluşturacağını açıkça göstermeliydi.
Real-politik bize şunu öğretir ki, Hitler’in niyetleri ne olursa olsun,
Almanya’nın komşuları ile ilişkileri onların karşılıklı güçlerine göre
belirlenecektir. Batı, Hitler’in niyetlerini değerlendirmeye zaman
harcayacağına, Almanya’nın gittikçe büyüyen gücüne karşı denge oluşturmaya çaba
harcamalıydı. S.386
v
“Şimdiye
kadar, Almanya’nın gerçek hedeflerinin ne olduğu hususunda düşmanlarımızı
karanlıkta bırakmayı başardık. 1932’den önce, iç düşmanlarımız da, nereye
gittiğimizi veya hukuka bağlılık yeminimizin sadece bir aldatmaca olduğunu
anlayamadılar... Bize engel olabilirlerdi. 1925’te birkaçımızı tutuklayabilirlerdi
ve bu işin sonu olurdu. Hayır, onlar bizim tehlikeli bölgeye girmemize izin
verdiler. Dış politikada da aynen böyle oldu... 1933’te bir Fransız başbakanı
şunu söylemeli idi (yahut ben Fransız başbakanı olsam söylerdim): “Yeni Reich
Başbakanı, Mein Kampf’ı yazan adamdır. Kitabında şöyle söylüyor. Bu adamın
yakınımızda bulunmasına hoşgörü ile bakılamaz. Ya o ortadan kaybolmak veya biz
yürümeliyiz!” Fakat bunu yapmadılar. Bizi kendi başımıza bıraktılar; tehlikeli
bölgeye girmemize izin verdiler ve biz bütün o tehlikeli kayalıklardan
sıyrılmayı başardık. Biz işimizi bitirip onlardan daha iyi silahlandıktan
sonra, bize savaş açtılar! S.387
v
Samimi
miydi? Gerçekten barış istiyor muydu? Bunlar kesinlikle geçerli sorulardı;
fakat dış politika, fiili güç karşılaştırmasına bakılmaksızın yönetilirse ve
karşı tarafın niyetlerini kehanetle tahmin etmeye dayanırsa, bataklık üzerine
inşa edilmiş gibi olur. S.397
v
Politik
liderler bir şeye karar verdikleri zaman, haber alma servisleri bu kararın
haklılığını kanıtlamaya çalışırlar. Popüler kitaplar ve filmler genellikle
bunun aksini anlatır, yani politika yapanları haber alma uzmanlarının elinde
oyuncak gibi gösterirler. Gerçek dünyada, haber alma değerlendirmeleri politik
kararları yönlendirmekten çok, bu kararları uygularlar. Bu durum, Fransız
askeri tahminlerini bozma etkisi gösteren Alman gücünün aşırı abartılmasını da
açıklamaktadır. S.400
v
Chamberlain,
Büyük Britanya’dan, hakkında hiçbir şey bilmediği uzak bir ülke için savaşa
girmesinin istendiği şeklindeki melankolik yorumu bu sırada yaptı. Bu yorum,
yüzyıllarca Hindistan’a yapılan her yaklaşıma karşı gözünü kırpmadan savaşmış
bir ülkenin liderinden geliyordu. S.413
v
Stalin,
başarısını, komünist bürokrasinin içinde rakiplerinin ayağını kaydırma
yeteneğine borçluydu. Güce talip olan diğer rakipler, Gürcistan’dan gelen bu
meşum kişiye ilk nazarda rakip gözü ile bakmadıklarından onu ihmal etmişlerdi. S.421
v
Stalin
gerçekte bir canavardı; fakat uluslararası ilişkilerin yönetiminde çok iyi bir
realistti; sabırlıydı, kurnazdı ve amansızdı, zamanının Richelieu’suydu. S.422
v
1939’da,
askeri ve politik planlama, bu kez tamamen aksi nedenle birbiriyle bağlantısını
yitirdi. Batılı güçlerin çok mantıklı ve ahlaki bir siyasi hedefi vardı:
Hitler’i durdurmak. Fakat bu amaca ulaşmak için hiçbir askeri strateji
geliştirememişlerdi. 1914’te stratejistler çok umursamazdılar; 1939 da ise,
kendilerini çok fazla geri planda tuttular. 1914’te, her ülkenin askeri kanadı
savaş için adeta çıldırıyordu; 1939’da o kadar kuşkuları vardı ki (Almanya’da
bile), değerlendirme işini tamamen politik liderlere bıraktılar. 1914’te
strateji vardı, ama politika yoktu; 1939’da politika vardı, fakat strateji
yoktu. S.444
v
1914’te,
Rusya’nın Sırbistan’la yaptığı ittifaka ve esneklikten yoksun seferberlik
takvimine kati bir şekilde bağlı kalması, savaşın çıkmasına yardımcı oldu.
1939’da, Stalin, Hitler’i iki cephede birden savaşmak korkusundan kurtardığı
zaman, genel bir savaşı kaçınılmaz hale getirdiğinin de farkında olması
gerekirdi. 1914’te, Rusya onurunu korumak için savaşa girmişti; 1939’da,
Hitler’in elde edeceği toprakları paylaşmak için savaşı teşvik etti. Almanya
her iki dünya savaşının çıkmasından önceki hareket tarzını aynen korudu:
Sabırsızlıkla ve perspektiften yoksun davrandı. 1914’te Almanya, Alman
tacizleri olmasaydı, bir arada tutulması esasen olanaksız olan bir ittifakı
yıkmak için savaşa girdi; 1939’da, Avrupa’nın belirleyici ulusu olmasına giden
kaçınılmaz evrimi beklemeye tahammül gösteremedi. Bu, Hitler’inkinin tam aksi
bir strateji gerektiriyordu. Münih sonrası jeopolitik gerçeklerin iyice
yerleşmesine izin vermek için bir dinlenme devresi zorunlu idi. 1914’te, Alman
İmparatoru’nun duygusal dengesizliği ve açık bir ulusal çıkar kavramından
yoksun bulunması onu beklemekten alıkoydu; 1939’da, fiziki gücünün en üst
noktasında iken bir dengesiz dahi, bütün mantıki hesapları bir tarafa iterek
savaş yapmakta kararlıydı. Her iki olayda da Almanya’nın savaşa girme kararının
gereksizliği, iki büyük yenilgiye ve I. Dünya Savaşı öncesi topraklarının hemen
hemen üçte birinden yoksun bırakılmasına karşın, Almanya’nın Avrupa’nın yine de
en güçlü ve olasılıkla en etkili ulusu olmaya devam etmesiyle de görülmektedir.
1939’daki Sovyetler Birliği’ne gelince, gerçekleşecek savaş için yeter derecede
donanımlı değildi. S.444
v
Stalin,
Hitler’in mantıklılığı üzerine kumar oynadı ve kaybetti; Hitler, Stalin’in
hemen çökeceği varsayımı üzerine kumar oynadı ve o da kaybetti. Ancak Stalin’in
hatası düzeltilebilir nitelikteyken, Hitler’in hatası değildi. S.471
