Öne Çıkan Yayın

28 Ekim 2025 Salı

Balzac: Bir Yaşam Öyküsü, Stefan Zweig

 



“Belki de ilkgençlik dönemlerimden bu yana beni meşgul eden büyük bir eser yazmayı deniyorum: Balzac hakkında kalın bir kitap, bir yaşamöyküsü ve eleştiri. Muhtemelen üç, hatta dört yıl gerektireceğini biliyorum. Ama geriye kalıcı bir şey bırakmak istiyorum, etkisini onyıllarca yitirmeyecek bir eser.” Stefan Zweig’in, New York’a bir tren yolculuğu sırasında dostu Romain Rolland’a yazdığı satırlar bunlar... Sürgün hayatının son döneminde Zweig’la birlikte önce Amerika Birleşik Devletleri’ne, oradan da Brezilya’ya giden bu büyük eser, ilk kez 1946’da Stockholm’de yayımlandı. Balzac, ustanın başka bir ustaya saygı duruşudur.

Altını çizdiklerim:

Bitmez tükenmez hayal gücünün sayesinde dünyevi olanın yanına tamamen kendine özgü ikinci bir evren daha yerleştirme gücünde olan Balzac... (Sayfa 25)


Yaklaşık otuz yaşlarındayken Balzac bir gün dünyaya, adının Honoré Balzac değil, Honoré “de” Balzac olduğunu ilan eder. (Sayfa 25)

Ah bir bilseydiniz annemin ne tür bir kadın olduğunu: hem bir gaddar hem de gaddarlığın ta kendisi. Zavallı Laurence’ı ve büyükannemi öldürdükten sonra, şimdi de kız kardeşimi toprağa göndermeye kararlı. Birçok nedenden ötürü benden nefret ediyor. Doğmadan önce bile benden nefret ediyordu.

(Sayfa 33)


Onun delirdiğini sanıp otuz üç yıldır arkadaşı olan bir doktora danıştık. Doktor bize şöyle dedi: “Hayır, deli değil. Sadece kötü biri.” (Sayfa 33)


Odasındaki kitaplar, sokaklardaki insanlar ve her şeye nüfuz edebilen bir göz, düşünceler ve olaylar; bir dünya kurabilmek için bunlar yeterlidir; çalışmaya başladığı andan itibaren Balzac için, kendi yarattıklarından daha gerçek bir şey yoktur. (Sayfa 55)


Artık her şey hazırdır. Sadece tek bir eksik vardır, göz ardı edilemeyecek ufak bir ayrıntı kalmıştır geriye; geleceğin yazarının ne yazacağı konusunda henüz en ufak bir fikri bile yoktur.

(Sayfa 56)


Aklımı kaybedeceğime inandığım âna kadar araştırmak ve üslubumu biçimlendirmekten başka hiçbir şey yapmadım,

(Sayfa 57)


Daha sonraları hayatının tüm yoğun çalışma dönemlerinde sarsılmaz bir kural haline getireceği gibi, kendini ilk kez bir münzevi, hatta bir keşiş hayatına mahkûm eder. Gece gündüz çalışma masasında oturur, haftanın yarısını çoğunlukla tavan arasındaki odasından çıkmadan geçirir, çıksa bile, yorgun düşmüş sinirlerinin zorlamalarına karşı koyamadığı için kendine ekmek, biraz meyve ve taze kahve almaya çıkar yalnızca.

(Sayfa 58)


Bir işe girersem, kaybolup giderim. Bir kâtip, bir makine olurum o zaman, daire çizerek 30 ya da 40 tur atan, belirlenmiş saatlerde yiyip içen ve uyuyan bir sirk atı, sıradan bir insan olurum.

(Sayfa 66)


O dönemde neler kolayca başarı kazanabilmektedir? Söz dinlemez delikanlı etrafına şöyle bir baktıktan sonra yanıtı hemen bulur: roman.

(Sayfa 68)


önemlisi, o dönemden geriye kalan o akıcılık, o uçuculuk ve çabukluğun üslubuna damgasını vurmuş olmasıdır. Çünkü dil, dile karşı umursamaz tavırlar takınıp onu satılık bir kadın gibi kullanan, büyük bir sabırla ona kur yapmayan sanatçılardan acımasızca intikam alır.

(Sayfa 79)


Şerefim ve onurum üzerine yemin ederim: Eskiden, güç ya da edebiyat dünyasında ün kazanmak genç, çekici ve zarif bir bayanın ilgisini çekmekten daha kolay gelirdi ...

(Sayfa 87)


Dilecta’yla,12 “seçtiği biricik kadın”la 1822’den 1833’e, yani Madam de Berny elli beş yaşına gelinceye değin geçen tam on yıl boyunca yaşadığı bu amitié amoureuse (aşk arkadaşlığı) on yıl sonra salt bir amitié’ye, arkadaşlığa doğru giderken, Balzac’ın bağlılığı...

(Sayfa 98)


Madam de Berny ile karşılaşması, Balzac’ın yaşamını ortaya koyacak türden kesin bir sonuç olmuştur.

(Sayfa 99)


bundan böyle bütün kadınlarda, bu ilk ilişkisinde yaşadığı gibi koruyucu, yumuşak tavırlarla yönlendiren özverili anne figürünü, bu yorulmak bilmez adamdan zaman ayırmasını beklemek yerine, çalışmalarının ardından onu rahatlatacak zamana ve güce sahip bir kadını arayacaktır.

(Sayfa 99)


Balzac, “genç kızlardan hiç hoşlanmadığını” etkileyici bir biçimde ifade de etmiştir; çünkü genç kızlar çok fazla şey istemekte ve pek az şey vermektedir. 

(Sayfa 99)


Farkında olmadan bütün ilişkilerinde, yaşadığı bu ilk aşkta bulduğu, kendisi için anne ve kız kardeş, arkadaş ve öğretmen, sevgili ve eş, yani aynı anda her şey olan, bütün sevgileri içinde barındıran aşkı arayacaktır.

(Sayfa 100)


Yaşamının bu ilk hatası, onu sonsuza kadar borçlu kalmaya mahkûm edecek ve çocukluk hayali olan özgürce yaratabilme ve bağımsız olma isteği hiçbir zaman gerçekleşmeyecektir.

(Sayfa 118)


İnsanın içindeki o korkunç bayağılığı, o iğrenç çirkinliği, o saklı şiddeti görmüştür ve bunları tasvir etme, gösterme gücüne sahiptir. Genç idealistin hayal gücüne, bir realistin net bakışı, aldatılmış birinin kuşkuculuğu da eklenmiştir. Hiçbir güç ona etki edemeyecek, hiçbir romantik süsleme onu aldatamayacaktır artık; çünkü Balzac, sosyal mekanizmanın derinliklerine kadar inmiş, borçluları yakalayan ağları ve alacaklılardan kaçılabilen boşlukları çok iyi öğrenmiştir. Paranın nasıl kazanılabileceğini ve nasıl kaybedilebileceğini, süreçlerin nasıl işlediğini ve nasıl kariyer yapılabileceğini, paranın nasıl harcanıp nasıl biriktirilebileceğini, insanın başkalarını ve kendisini nasıl aldatabileceğini bilmektedir.

(Sayfa 119)


Özellikle de en büyük başyapıtları Sönmüş Hayaller, Tılsımlı Deri, Louis Lambert, César Birotteau, burjuvaziyi, borsayı ve ticareti anlatan bu önemli destanlar, Balzac ticaretle uğraştığı yıllarda bu hayal kırıklıklarını yaşamamış olsaydı yazılamazdı.

(Sayfa 119)


Balzac ve Napoléon Onun kılıcıyla başlattığını, ben kalemimle tamamlayacağım.

(Sayfa 120)


bu köşkte Balzac tam dokuz yıl boyunca kalacak, hepi topu dört beş odası olan bu köşkü yüzlerce, binlerce hayalî kişilikle dolduracaktır.

(Sayfa 122)


İnsanın borcu olmamasının ya da az borcu olmasının tasarruflu olmaya, dev borçların ise har vurup harman savurmaya neden olduğu tezini defalarca savunacaklardır.

(Sayfa 125)


Verdiği amansız savaşta kendi gücünü ilk kez hissetmiştir ve aynı zamanda da önemli başarılar kazanabilmek için hangi önkoşulun yerine getirilmesi gerektiğini öğrenmiştir: iradesini kararlılıkla tek bir hedefte ve istikamette yoğunlaştırmak; çünkü insanın iradesi ancak istikrarlı olur ve farklı heveslerle parçalanmazsa mucizeler yaratabilir.

(Sayfa 126)


Gerçek ve gerçekçilik olmadan sanat olmaz ve figürler çevre, toprak, köy, ortam ve kendi dönemlerinin atmosferiyle doğrudan bağıntılı olmadığı zaman gerçekçi bir etki yaratamazlar.

(Sayfa 128)


Saplantılı bir şekilde yalnızca tek bir şey üzerinde –ki yaşamı boyunca tüm başarılarının önkoşulu olacaktır bu–, çalışmaları üzerinde yoğunlaşarak geçirir.

(Sayfa 130)


Hayatta başkalarının ne yanıt vereceğine aldırış etmeyen, hayallerinin ve palavralarının önünde hiçbir engel tanımayan ve başkalarının konuşmasına fırsat vermeyen biridir Balzac, dolayısıyla meslektaşlarıyla bire bir ya da mektuplaşarak arkadaşlık kurmak ona pek uygun değildir; içi onun kadar yoğun duygularla dolu olan biri, arkadaşlığın getireceği heyecanlara ihtiyaç duymak bir yana, tam aksine rahatlamaya ihtiyaç duyar.

(Sayfa 150)


Her kadında Helena’yı bulabilen bir hayalperest olan, cinsel açıdan böylesine büyük bir telaş içinde olduğu için seçici davranamayan Balzac’a bile, kendisi otuzundayken sevgilisinin elli iki yaşında olması garip gelmeye başlar.

(Sayfa 151)


otuz yaşına geldiğinde artık kendini geliştirme dönemi sona ermiştir. Artık heyecanlara, görüşlere, okumalara, bilgiye, insanlara ihtiyacı kalmamıştır, içindeki her şey hazır durumdadır. Ruhunu ve dehasını, sıcaklık ve yoğunluğunu aktarabileceği tek yer eserleridir artık. “Büyük bir ağaç çevresini saran toprağı kurutur,” diyecektir. Çiçek açmak ve meyve verebilmek için çevresindeki tüm enerjiyi kendine çekecektir.

(Sayfa 163)


Bir insan ne kadar çok şeye sahipse, ona daha da fazlası verilir ve sadece görüntünün kabul gördüğü bir dünyada çok şey alabilmek için çok şeye sahipmiş gibi bir görüntü yaratmak gereklidir.

(Sayfa 166)


damlıyorsa yakalıklar ne işe yarar? Bir uşak üzerindeki üniformayı nasıl taşıyorsa, Balzac da zarafetini öyle taşır. Beğenisi incelikten uzak, fazla süslü püslüdür. Pahalı olan onun üzerinde ucuz, lüks olansa kışkırtıcı görünür

(Sayfa 168)

Cesaretim olsaydı, sana şunları söylemek isterdim: Sıra dışı zekânı kibrin yüzünden niçin böyle anlamsızca harcıyorsun? Vazgeç şu kibar yaşamdan... Ancak Balzac’ın erken gelen şöhretin ilk sarhoşluğundan ayılıp iki alanda birden değil sadece tek bir alanda usta olunabileceği yolundaki kendi yasasının doğruluğunu fark edebilmesi zaman alacak ve yaşamının asıl anlamının geçici ve unutkan bir dünyada gösteriş yapmak olmadığını, aksine bu dünyayı tüm iniş ve çıkışlarıyla tasvir edip biçimlendirerek ölümsüz kılmak olduğunu anlayabilmesi için, Balzac’ın başından birkaç acı tecrübe daha geçmesi gerekecektir. Balzac’ın o yıllardan kalma eğlenceli, kötücül, tepeden bakan, esprili ve zehirli, hepsi de Paris sosyetesi ile gazetecilerin dar ve körleşmiş odaklarından görünen sayısız tasviri vardır: elindeki bastonunun paha biçilmez topuzuyla, işlemeli altın düğmeli olan mavi giysisi içinde Balzac; Balzac en pantoufles19 (Balzac Yuvasında); Balzac seyisi ve uşağıyla birlikte atlı arabasının içinde; kahramanlarına doğru isimler bulabilmek için tüm dükkân tabelalarını okuyarak dolaşan boş gezenin boş kalfası Balzac; yedi franka bir Rembrandt ve on iki kuruşa Benvenuto Cellini’nin bir çanağını bulabilmek için bütün antikacıların altını üstüne getiren koleksiyoncu Balzac; yayıncıların korkulu rüyası Balzac; müsveddelerin her sayfası için saatlerce uğraşmak zorunda kalan dizgicilerin şeytanı Balzac; yaratıcılığının tek önkoşulu olarak namuslu olmayı vazeden, ama gömlek değiştirir gibi sevgili değiştiren yalancı, palavracı, aldatan erkek Balzac; bir oturuşta yüz midye, ardından bir biftek ve tavuğu mideye indiren pisboğaz Balzac; maden ocaklarından,

(Sayfa 170)

Yaşadığı asıl hayat günlük dünyada değil, kendi yarattığı dünyadadır; gerçek Balzac’ı çalıştığı zindanın dört duvarından başka hiç kimse tanımamış, gözlemlememiş, dinlememiştir. Gerçek yaşamöyküsünü çağdaşlarından hiçbirisi yazamamış, onun yerine bunu eserleri yapmıştır.

(Sayfa 172)


Balzac masaya, tıpkı bir “simyacının altınını döküm potasına atması gibi, benim de hayatımı oraya attığım” dediği bu masaya oturur.

(Sayfa 175)


Tütün bedene zarar verir, akla saldırır ve bütün ulusları aptallaştırır.

(Sayfa 178)


Balzac bir şairin yazabileceği en güzel methiyeyi kahveye ithaf etmiştir. Kahve mideye iner ve ondan sonra her şey harekete geçer: Düşünceler, tıpkı savaş meydanındaki büyük bir ordunun taburları gibi birbiri ardı sıra gelir; savaş başlar. Hatıralar, savaş düzeni alan askerlerin önünde ilerleyen bir bayraktar gibi koşar adım saldırıya geçerler. Hafif süvariler görkemli bir şekilde dörtnala kalkar. Mantığın topçuları nakliye birlikleri ve fişek kovanlarıyla gümbürder. En zekice buluşlar çarpışmaya tirailleur (keskin nişancılar) olarak katılır. Karakterler kostümlerini kuşanır, kâğıt mürekkeple kaplanır, muharebe başlar ve savaşın yapıldığı meydan nasıl kapkara barut dumanının altında kalırsa, bu muharebe de kara dalgaların akınıyla son bulur.

(Sayfa 178)


Mola sona erer. “Bir işi yaparken diğerinin yorgunluğunu atıyorum”; üretiminin insanı dehşete düşüren telaşı ve sürekliliği sırasında Balzac, ancak yaptığı işin türünü başka türde bir işle değiştirmekle güç kazanır.

(Sayfa 181)


Balzac bazı eserlerinin provalarını on beş on altı kez düzeltmiştir ve yirmi yıl içinde yetmiş beş romanını, bütün öykü ve taslaklarını bir kez yazmakla kalmadığı, aksine eserlerinin son şeklini alabilmesi için bu muazzam çabanın yedi katını, on katını harcadığı düşünülürse, Balzac’ın yeryüzünde başka hiçbir şeyle kıyaslanamayacak üretim gücü hakkında bir fikir edinilebilir.

(Sayfa 183)


Başka her şey için kolaycı, telaşlı ve paragöz görünen bu adam, eserinin kusursuzluğu ve sanatçı onuru söz konusu olduğunda, modern edebiyatın en titiz, en sert, en inatçı ve en enerjik savaşçısı kesilir.

(Sayfa 184)


Zihin ürünlerinin okunduğu kadar kolay tasarlanıp yaratıldığına inanan okurlar için de oldukça öğretici olurdu bu!

(Sayfa 185)


Çağdaşlarından hiçbiri, onun gerçek varlığını görememiştir; çünkü masallardaki hayaletlerin, kendilerine ait olmayan yeryüzünde, o da hepi topu bir saatliğine gölge halinde dolaşabilmeleri gibi, Balzac’a da sadece bir nefeslik özgürlükler nasip olmuş ve Balzac hep yeniden işinin zindanına dönmek zorunda kalmıştır.

(Sayfa 190)


Ancak mutluluğun böylesi, fazla uzun süremeyecek kadar mükemmeldir. Felaket, bulutsuz, açık bir gökyüzünden gelir.

(Sayfa 195)


Balzac ömrü boyunca en ilkel şekilde bile hurafelere sahip olacak kadar fazlasıyla halktan biri olmuş, hep bir köylünün oğlu olarak kalmıştır.

(Sayfa 211)


Kendi gücüyle tanışmış ve asıl yeteneğinin edebiyat olduğunu, Napoléon’un kılıcıyla yaptığını kendisinin kalemiyle yaparak dünyayı fethedebileceğini şaşkınlık içinde keşfetmiştir.

(Sayfa 217)


Balzac, eserine hâkim olacak yasayı artık bulmuştur: gerçekliği tasvir etmek, ancak az sayıda kişiyle yetineceğinden bunu daha da güçlü kılacak kılacak bir dinamizmle yapmak.

(Sayfa 221)


Yoğunluk her şeydir; onu içinde taşıyan ve onu ayırt etmesini bilense yazardır. Bu yıllarda Balzac büyük sırrı keşfetmiştir. Her şey konudur. Araştırmasını bildikten sonra gerçeklik, bitmez tükenmez bir madendir.

(Sayfa 222)


Balzac, çocukça hırslarının hâkimiyetindedir hâlâ, sahip olmadığı şeylerle insanları etkileme hevesindedir. Köylü delikanlı Balzac, aristokrat olarak değerlendirilmeyi, boğazına kadar borca batmış olsa da zengin bir adam gibi saygı görmeyi istemektedir. Balzac, Madam de Hanska’nın anlattıklarından Viyana sosyetesinin kendisini sabırsızlıkla beklediğini bilmektedir ve –Beethoven’a karşı tavırlarının gösterdiği gibi– dünyada hiçbir şeyin dalkavukluk yapmayan özgür ve güçlü bir deha kadar etkileyemediği aristokrat ve milyonerlerin karşısına onlardan biri olarak çıkmak gibi anlamsız ve uğursuz bir hırsa kapılmıştır.

(Sayfa 281)


yıllar sürecek bir ara verecektir.

(Sayfa 284)


boyunca doldurması gereken daha on, yirmi, otuz, kırk sayfa vardır! Kalemler, karga tüyünden (başka türünü istememektedir)

(Sayfa 176)


Guidoboni-Visconti kurtarır. Elli yaşında bile hâlâ tanıdıklarının ve arkadaşlarının on dit’sinden (dedikodu) korkan Madam de Hanska’ya oranla çok daha soğukkanlı davranarak âşığını Champs Elysées Bulvarı, 54 numaradaki evine alır ve Balzac orada en sıkıcı koşullarda nezaret altında tutulur. Sokağa çıkamaz, eve gelen misafirlere ve arkadaşlara görünemez ve dikkatle perdenin ardına saklanarak Paris’in ilkbaharına bir göz atabilir sadece. Ancak keşişler gibi bir hücrede yaşamak Balzac için ürkütücü değildir, özellikle de hemen yandaki kapı

(Sayfa 326)


İnsanların, en dâhi doğaların bile, gururlarını asıl yeteneklerine yatırmamaları, aksine çok daha ucuz ve kolay şeylerle gösteriş yapmayı, hayran olunmayı ve saygı görmeyi istemeleri hayatın kuralıdır. Koleksiyoncu Balzac bunun tipik bir örneğidir. 

(Sayfa 418)


Paris’e taşınmaya karşı kuşkusuz büyük bir direnç göstermektedir. Tüm altın yaldızlı lüksüyle bu ev Balzac’a pürüz çıkartmaktan başka bir şey yapmaz.

(Sayfa 438)


artık söz sahibi olmadığını söyler;

(Sayfa 437)


kendisine bir arka odanın bile verilmeyeceğinden kesinlikle emindir. Son toz zerresinin temizlenmesiyle birlikte kendisi de bu saraydan silinip gidecektir; 

(Sayfa 437)




Kırmızı ve Siyah (Stendhal)

 

Psikolojik romanın kurucusu Stendhal, Fransız Restorasyonu'nun siyasi tartışmaları ortasında, dinî eğitimiyle, aşklarıyla, ihtiraslarıyla dünya edebiyatının en önemli karakterlerinden Julien Sorel'i yaratıyor. Stendhal, 1840.

Fransa'nın küçük bir kasabasında, bir kerestecinin oğlu olarak dünyaya gelen Julien Sorel, genç yaşında yükselme ihtirasına kapılır. Çalışkanlığı ve dini eğitimiyle dikkat çeken Sorel, bir an önce bu kasabadan kurtulup Paris'e gitmeyi arzular. Böylece kırmızı ve siyah arasında yaşadığı çelişkiler de başlamış olur. Restorasyon Fransası'nın şartlarında yükselebilmek için genç Sorel'in önünde iki seçenek vardır: Ya siyahı seçerek yükselişine Kilise yolundan başlayacaktır ya da kırmızıyı seçerek askeri yoldan. Ancak bir yandan aldığı dinî eğitim, öte yandan Napolyon'a olan gizli hayranlığı bu seçimi yapmasını zorlaştıracaktır. Üstelik ihtirasla girdiği bu yolda karşılaşacağı iki farklı kadın, iki farklı aşk, kendini çok başka yerlerde bulmasına sebep olacaktır.

"Kırmızı ve Siyah kendi zamanının ötesinde bir romandır."

-ANDRÉ GIDE-

"Stendhal, hayatımın en güzel 'tesadüflerinden' biridir."

-NIETZSCHE-

Alıntılar:

Sonunda. bu adamın bütün kabiliyetinin, alacağını tamamıyla alabilmek, vereceğini de elinden geldiğince geç verebilmekten ibaret olduğu görülür.

(Sayfa 2)


Verrieres’de her işin dayandığı büyük bir söz vardır: PARA GETİRMEK. Yalnız başına bu söz, halkın dörtte üçünden fazlasının kafasını daima meşgul eden fikirdir. Para getirmek,

(Sayfa 7)


Hile bilmeyen erdemli bir papaz, köy için Allah’ın bir rahmetidir. 

(Sayfa 8)


Bir kızınki gibi uçuk ve narin olan bu yüzün arkasında zengin olmadan yaşamaktansa bin kere ölüme atılmaya hazır, verdiği bu karardan dönmez bir ruh bulunduğunu kim sezebilirdi ki!

(Sayfa 25)


Onlardan birinin Julien’i sevmesi olmayacak şey miydi? Bonaparte’i daha yoksulken, ünlü ve güzel Madame de Beauharnais sevmemiş miydi? Yıllardır Julen’in kendi kendine: “Kimsesiz ve parasız bir teğmen olan Bonaparte, kılıcıyla dünyanın efendisi oldu!” demediği belki bir saat bile geçmezdi. Bu düşünce onun, pek büyük sandığı felâketlerine merhem olur, binde bir sevinci olunca da bu sevinci artırırdı.

(Sayfa 25)


“Bonaparte sözünü ettirdiği vakit Fransa düşman eline düşmekten korkuyordu; askerlik meziyeti gerekli ve moda olmuştu. Bu gün ise kırk yaşında papazların yılda yüz bin frank aldıkları görülüyor, yani Napolyon’un meşhur generallerinin aldığının üç misli. Onlara yardım edecek adamlar lazım. Bir

(Sayfa 26)


Julien işte böyle bir şölende Napolyon’u coşup göklere çıkarmıştı. O günden sonra sağ kolunu bağlayıp boynuna astı. Bir çam kütüğü kaldırırken kolunun çıktığını söyledi ve tam iki ay bu rahatsız duruma katlandı. Cismine ettiği bu cezadan sonra kendi kendini affetti.

(Sayfa 26)


Kalbe dokunmasını biliyorlar ama kırarak.

(Sayfa 37)


Ruhunda bir kibarlık ve doygunluk vardı, tesadüfen aralarına düştüğü kaba insanların yapıp ettiklerine çok vakit aldırmazdı. Zaten bahtiyarlık aramak herkesin içinde kendiliğinden bulunan bir his değil midir?

(Sayfa 40)


Paris’te olsa, Madame de Renal, Julien’e ne gözle baktığını çabucak anlayıverirdi; çünkü Paris’te aşk, romanlardan doğar. Orada olsalardı üç dört roman, belki de yalınız bir iki operet havası, genç eğitici ile çekingen hanımına, durumlarının ne olduğunu belli ediverirdi. Romanlar onlara oynayacakları rolü çizer, taklit edecekleri örneği gösterirdi; Julien de er geç, hem de hiçbir zevk duymamasına rağmen ve belki de içinden homurdanarak, kendini göstermek, parlamak isteği yüzünden bu örneğe uymağa mecbur olurdu.

(Sayfa 42)


Aveyron veya Pyrenees şehirlerinin bir kasabasında olsa en küçük olay, iklimin sıcaklığı ile sonucunun belirmesine yetebilirdi. Bizim göğü kapalı memleketimizde ise, paranın sağladığı bazı zevklere kalbinin inceliği yüzünden ihtiyaç duyup gözü yukarda olan, bundan başka bir ihtirası bulunmayan yoksul bir delikanlı; çocuklarıyla meşgul, romanlarda kendine bir yaşama örneği bulmaya hiç de kalkışmayan gerçekten namuslu otuz yaşında bir kadını görür de hatırına bir şey gelmez.

(Sayfa 42)


İşinden çıkarılmak korkusu herkesi yıldırdı. Sahtekârlar alayı, ruhaniler meclisinin koltuğu altına sığınmağa çalışıyor; ikiyüzlülük, hürriyet sever kimseler arasında bile alıp yürüdü. İç sıkıntısı günden güne artıyor. Artık okumaktan, bir de toprakla uğraşmaktan başka bir eğlence kalmadı. Zengin, sofu bir halanın biricik mirasçısı olan ve on altısında kocaya verilen Madame de Renal, bütün hayatında aşkı biraz olsun andırır bir şeyi ne gönlünde duymuş, ne de başkalarında görmüştü.

(Sayfa 50)


İktidardaki insanlara yalakalık etmeği aklınızdan geçiriyorsanız, ruhunuzu cehenneme mahkûm etmişsiniz demektir.

(Sayfa 51)


Benim gördüğüme göre sizin yaratılışınızda, bir rahip için en gerekli lüzumlu iki meziyete, yani ılımlılığa ve bu dünya nimetlerini hor görmeğe hiç de elverişli olmayan karanlık bir ateş var.

(Sayfa 51)


– Yavrum, gönlünde Tanrı vergisi istidat bulunmayan bir rahip olmaktansa herkesin saygısını kazanmış, bilgili bir köy zengini olun, daha iyi edersiniz,dedi.

(Sayfa 52)


yirmi yaşındaki bir gençte cihana ün salmak düşüncesi, her düşünceden üstündür.

(Sayfa 76)


Son derecesine gelmiş bir medeniyet, ne yazık ki, işte böylece insanları bahtiyarlıktan uzaklaştırır! Yirmi yaşında bir delikanlı, biraz olsun terbiye görmüşse, ruhunu şöyle kendi haline bırakıvermez; bu olmayınca da aşk, görevlerin en sıkıcısı değil de nedir?

(Sayfa 91)


O, yanaklarının asıl rengi pek gönül çekici olduğu halde, baloya giderken allık sürmeye kalkan on altı yaşında bir kız gibiydi.

(Sayfa 100)


Julien içinden: “insan kibarlar âleminde en yüksek safa ne kadar yaklaşırsa, o kadar nazikçe davranışlarla karşılaşıyor” dedi.

(Sayfa 122)


Her günkü olayların tuhaf yanı gözlerimizi alır da ihtirasların asıl felaketini görmez oluruz. 

(Sayfa 127)


Söz insana, düşündüğünü saklayabilsin diye verilmiştir. 

(Sayfa 159)


Siz beni hayatta zarif olmağa fazlasıyla alıştırdınız, o gibi adamların kabalığı beni öldürüverir.

(Sayfa 189)


Hemen hepsi de birer köylü çocuğu idi; ekmeklerini toprağı belleyip çıkarmaktansa birkaç Lâtince söz okuyup kazanmağı işlerine daha elverişli bulmuşlardı.

(Sayfa 210)


“Benim bütün hayatımda yapacağım nedir? diyordu; dini bütün olanlara cennette bir yer satacağım. Bu yeri onlara gözle görülür kılmak için yol nedir? Benim görünüşümün rahip olmayanlarınkinden farklı olması” diyordu.

(Sayfa 216)


Zamanını anladı, yaşadığı ili anladı da zengin oldu. 

(Sayfa 234)


Görüyorum ki sende bayağıların çekemeyeceği bir hal var. Kıskançlık da, iftira da senin ardını bırakmayacak. Kısmetin seni nereye götürürse götürsün, arkadaşların seni her gördükçe kin duyacaklar. Seni seviyor gibi gözükseler bile inanma, sana sevgi göstermeleri de sana daha çok kötülük edebilmek için olacaktır. Bütün bunlara karşı bir tek ilaç vardır: Tanrı’dan, sana kendine gururlu olmaya cezası olarak, herkesin kinini çekecek bir hal veren Tanrı’dan başka kimseye güveneyim, başvurayım deme. Yaptığın iş her vakit temiz, pâk olsun. Bence senin için bundan başka kurtuluş çaresi yoktur. Sen hakikate sımsıkı sarılırsan, hiç bir şeyin alt edemeyeceği bir kuvvetle sarılırsan düşmanların er geç ettikleriyle kalır.

(Sayfa 235)


Şunu aklından çıkarma: İnsanın, kendi malı olan bir odun işinden yüz altın kazanması, isterse Süleyman peygamberin hükümeti olsun, hükümetten kırk bin frank kazanmaktan, sırf para bakımından bile, kat kat hayırlıdır.

(Sayfa 256)


Devlet gemisinde herkes gemiciliğe, kaptanlığa heves edecek, çünkü parası iyi. A kardeş, yalınız yolcu diye gitmek isteyen bir yercik bulamayacak mı?

(Sayfa 276)


Size söz söyleyenlerin, sizi memnun edemediklerini, anlamadıklarını mı sanırsınız? Siz, Fransa gibi cemiyet halinde yaşamanın pek ilerlemiş olduğu bir memlekette, başları saygı ile eğdirmezseniz bedbaht olur gidersiniz.

(Sayfa 286)


Ben fikri hür bir adamım. Ben bugün, altı hafta önceki fikrimi değiştirmemiş olmaya borçlu muyum? Borçlu isem, bir düşündüğüm şey artık beni baskısı altına alıyor demektir.

(Sayfa 312)


Vane ona: Müstebitlere en yarayan fikir, Allah fikridir demişti.

(Sayfa 336)


O akşam sofrada kan dökmemiş bir siz bulunacaksınız, bir de ben; ama ben kan dökücü, jacobin bir canavar diye hafifsenecek, hemen hemen kin göreceğim; siz de kibarlar arasına yanaşma olarak girmiş bir halk çocuğu diye adam yerine konmayacaksınız.

(Sayfa 359)


Vallahi, bir işi sonuna erdirmek isteyen, bunun şartlarına da katlanır; ben bir zerre olacağıma kudret sahibi bir insan olsaydım, dört kişinin hayatını kurtarmak için üç kişiyi astırmaktan çekinmezdim.

(Sayfa 360)


Başına geçtiğim ihtilâli başaramamış olmamızın biricik sebebi benim iki üç kafayı uçurmağa, anahtarı elimde olan bir kasadaki yedi sekiz milyonu bize uyanlara dağıtmağa razı olmayışımdır. Bugün beni astırmak için içi giden, ihtilâlden önce ise benimle senli benli konuşan kralım, o üç kelleyi kestirip kasalardaki parayı dağıttırsaydım bana nişanının birinci rütbesini verirdi; çünkü o işi göze alsaydım ihtilâli hiç olmazsa yarı başarmış olurduk, memlekette de meşrutiyet kurulurdu... Dünyanın işi böyledir, sanki bir satranç oyunu...

(Sayfa 359)


Çünkü sizin köhnemiş cemiyetiniz, her şeyden çok terbiye, nezaket gereklerini önemser... Siz hiçbir vakit asker yiğitliğinden öteye gidemezsiniz; Murat gibi adamlar yetiştirirsiniz, lâkin sizden bir Washington çıkmaz. Fransa’da kendini beğenmekten, boş yere koltuk kabartmaktan başka bir şey görmüyorum. Söz söylerken icada kalkışan ağzından ihtiyatsızca bir nükte kaçırdı mı, evin efendisi, namusu bir paralık oldu sanıyor.

(Sayfa 361)


Zekânın bile hükmünü, nüfuzunu yitirdiği devirler olur.

(Sayfa 362)


Hangi büyük iş vardır ki, ilk başladığı zaman bir aşırılık sayılmasın? Ancak olup bittikten sonra, sıradan adamlar ona imkân verir.

(Sayfa 380)


Siz, baylar, siz, bütün ömrünüzde korkacaksınız; sonra bir gün bakacaksınız size: “Korktuğun kurt değil, kurdun gölgesiydi” deyiverecekler.

(Sayfa 382)


Julien, bütün cemiyet ile çarpışan zavallı adamın ta kendisiydi.

(Sayfa 397)


Ben vücudumu yorarak kalbimi öldürmeliyim, diyordu.

(Sayfa 443)


Ben bütün bu anlattıklarımı gözümle gördüm; onları görürken yanılmışsam bile size anlatırken aldatmaya kalkmadığıma inanabilirsiniz.

(Sayfa 451)


Siyaset, edebiyatın boynuna takılmış bir taştır, altı ay geçmez, onu batırıverir, dedi. Hayalin yarattığı şeyler arasında siyaset sözü açmak, bir konser ortasında tabanca patlamağa benzer. O ses yırtıcı bir sestir ama kuvveti yoktur. Başka hiçbir aletin sesine uymaz. Siyaset sözü okurların yarısını öldüresiye gücendirir; sabahleyin gazete okuyunca büyük ilgi gösteren öteki yarısını ise sıkar... Kitabı yayınlayan ise buna cevap olarak:

(Sayfa 460)


İngiltere’de yeni bir Pitt çıksa bile bir milleti aynı yollarla iki defa aldatmaya imkân yoktur.

(Sayfa 463)


Seratil dieu, table ou cuvette? (Acaba ilâh mı, rahle mi, yoksa leğen mi?) Sözü sanki tam bu zavallı millet için söylenmiş. La Fontaine: “ilâh olacak!” diyor.

(Sayfa 464)


Gazetelere hürriyet verilmesi ile bizim birer asilzade olarak yaşıyabilmemiz imkânı arasında, ancak bir tarafın ölümü ile bitecek bir düşmanlık, bir boğuşma vardır. Ya birer tezgâh sahibi, birer çiftçi olmağı göze alın, yahut silâh başına geçin, isterseniz pısırık olun ama kadın kafalı olmayın; gözlerinizi dört açın.

(Sayfa 467)


Her varlığın ilk yasası, kendini korumak, yaşamaktır. Siz baldıran ekiyor, sonra da buğday yetişsin istiyorsunuz!

(Sayfa 468)


Kederli durmak, kendinizi küçük göstermek olur. İçiniz sıkılıyormuş gibi bir hal takındınız mı, hoşunuza gitmeye boşuna uğraşmış adam küçük düşer. Pekâlâ takdir edersiniz ki, dostum, ikisinin arasında çok büyük fark vardır, yanılmaya gelmez.

(Sayfa 481)

Başpapazın budala olduğuna, eşekliğine iyice kanaat getirdikten sonra artık aka kara, karaya ak diyerek çoğu zaman işini başardı. 

(Sayfa 504)


Varlıklı bir İngiliz, bir kaplanla bir arada nasıl yaşayabildiğini anlatır; onu kendisi büyütmüş, okşarmış ama masasının üstünden dolu tabancayı da eksik etmezmiş.

(Sayfa 526)


Paris hayatının yüksek sınıflarında, yani Mathilde’in yaşadığı âlemde ihtirasın, ihtiyattan büsbütün sıyrılabilmesi pek seyrek görülür şeylerdendir; insan kendisini pencereden atar, atabilir ama bunu beşinci katta oturanlar yapar.

(Sayfa 574)


O iyi rahip bize Allah’tan söz eder. Ama hangi Allah? Kitabı Mukaddes’in bahsettiği öç almaya susamış o küçük, gaddar müstebit değil... Voltaire’in Allah’ı, o âdil, merhametli, yüce Allah...

(Sayfa 616)


27 Ekim 2025 Pazartesi

Bernard Lewis - Modern Ortadoğu Nasıl Kuruldu?




"Bernard Lewis - Modern Ortadogu Nasil Kuruldu kitabından aldığınız 97 alıntı sırasıyla aşağıdadır:"

Ortadoğu" tabiri 1902 yılında, deniz tarihçisi Alfred Thayer Mahan tarafından Arabistan ve Hindistan arasındaki bölgeyi tanımlamak için türetildi. Bir deniz tarihçisinin bakış açısıyla bu bölgenin merkezinde Basra Körfezi vardı. Bu yeni coğrafi ifade, ilk Londra merkezli The Times gazetesi, sonra da Britanya Hükümeti tarafından -nispeten daha eski "Yakın Doğu" tabiri ile birlikte- kabul gördü ve kısa sürede herkesin kullandığı bir ifadeye dönüştü.

(Sayfa 13)


Anadolu'nun fethi ve Türklerin buraya yerleşmesi ile birlikte, Trans-Kafkasya ve eski Türk toprağı olan Orta ve Doğu Asya'da kesintisiz bir Türk kuşağı oluştu. Ortadoğu'nun hemen hemen her yerinde, Türkler, azınlık olsalar da, iktidar unsuru oluşturdular.

(Sayfa 25)


İran, Suriye ve Mısır'da -hatta uzak Müslüman Hindistan'da- bile nüfusun çoğunluğu olmasa da iktidardaki hanedanlar Türk'tü; ordular Türk'tü. Bin yıllık Türk egemenliği boyunca, Türklerin komuta ettiği, diğerlerinin ise itaat ettiği genel kabul haline geldi. Türk olmayan bir yönetim tuhaf görüldü. Bu dönemde, Türkçe nihayet bölgenin üçüncü büyük dili olarak ortaya çıktı. Daha önce Farsçanın başına geldiği gibi, Türkçe de İslamileşti. Arap alfabesiyle yazılmaya başlandı. Ve söz dağarcığında İslam medeniyetinin -özellikle Fars-İslam medeniyetinin- büyük mirasını temsil eden Arapça ve Farsça kelimeler önemli bir yer tuttu.

(Sayfa 26)


Fars İmparatorluğu, Yahudilere iyi davranmıştı. Romalılar ise daha kötü davrandı, özellikle anavatanları Yahudiye'de. MS 135'te Roma yönetimine karşı son büyük Yahudi ayaklanmasının bastırılmasından sonra, Romalılar bir daha Yahudi bağımsızlığının adını ve anısını duymamak için caydırıcı adımlar attılar. Kudüs'ün adı Aelia olarak değiştirildi ve yıkılan Yahudi mabedi yerine Jüpiter'e bir tapınak inşa edildi. Yahudiye ismi bile kaldırıldı ve yerini Palestina/Filistin aldı.

(Sayfa 28)


Dilsel bakımdan Kürtçe, Fars dili ile ilişkilidir. Kültürel olaraksa Arapçaya çok şey borçludur ancak her iki dilden de ayrı bir yerde durur. Orta Çağ'da Kürtler, bölgenin diğer halkları gibi, herhangi bir ulusal bölge tanımlamadılar ve herhangi bir ulus devleti kurmadılar. İslam devletinde, siyasi kimliği tanımlayan dil ya da etnik köken değil, dindir.

(Sayfa 32)


Batı" kelimesi, orta çağlardan beri Müslüman yazarlar tarafından kullanılıyor fakat Hıristiyan Avrupayı işaret etmek için değil. Orta Çağ Müslümanı için dünya iki büyük bölgeye ayrılmıştı: Darü'l İslam ve Darü'l-Harp.

(Sayfa 39)


Birçok eser eski Yunanca, Süryanice, eski Farsça ve diğer dillerden Arapçaya çevrilirken, sadece bir kitap-Geç Roma tarihi-Latinceden çevrilmişti; başka hiçbir kitap Orta Çağ boyunca başka bir Batı dilinden çevrilmedi.

(Sayfa 40)


On beşinci yüzyılın sonundan yirminci yüzyıla kadar, Avrupalılar tüm dünyayı Avrupa medeniyetinin yörüngesine çeken büyük çaplı bir ticari, politik, kültürel ve demografik genişleme hareketi başlattı.

(Sayfa 40)


Süreç, 1683'te Viyana'daki ikinci Türk Kuşatması ile başladı. Bu seferki Türk başarısızlığı belirleyici ve nihaiydi. 1696'da Ruslar Azak'ı ele geçirdiler. 1699'da Avusturyalılar, Karlofça Antlaşmasını dayattılar ve bu Osmanlı İmparatorluğu'nun mağlup olarak imzaladığı ilk antlaşma oldu. En acı olanı ise kadim Türk ve Müslüman toprağı olan Kırım'ın 1783'te Çarlık Rusya'sı tarafından ilhakıydı.

(Sayfa 44)


On sekizinci yüzyılda zaman zaman Avrupa'dan askeri eğitmenler getirildi, teknik okullar kuruldu ve Türk subay ve öğrencilerine Avrupa savaş sanatları dersi verildi. Genç Müslümanlar ilk kez Batılıları hor görmek yerine onları rehber ve öğretmen olarak kabul edip dillerini öğrendiler ve onların kitaplarını okudular.

(Sayfa 44)


İşin başlangıcı tamamen askeriydi: genişleyen ve ilerleyen Avrupa'nın hakim olduğu bir dünyada hayatta kalma dürtüsü. Yeni tarz ordulara sahip olmak için kaçınılmaz bir şekilde önemli ihtiyaçlar vardı: yeni eğitmen okulları, eğitimde reform, idari reform, kamu hizmetlerinin oluşturulması, fabrikalar kurulması ve son olarak yavaş yavaş, ekonomi reformu.

(Sayfa 48)


Orta Çağ'da bile Müslüman ordular Avrupalı silahlara hayrandılar ve Avrupalı tüccarlar bu silahları belli bir ücret karşılığında onlara temin etmeye her zaman hazırdı. Selahaddin Eyyubi, Bağdat'taki halifeye yazdığı bir mektupta, Avrupalı tüccarların ona en güncel silahları temin ederek kendi yenilgi ve yıkımlarına nasıl katkıda sağladığını anlatır.

(Sayfa 49)


Bir Osmanlı tarihçisinin ifadesiyle, "Müslüman halka, kafirler ve putperestlerle samimi bir birliktelik yasaklanmıştı." Askeri reform tüm bunları değiştirdi. O Frenk, artık cahil bir barbar yerine, en asil ve en hayati sanatın; savaş sanatının öğretmeni olmuştu.

(Sayfa 50)


İngiltere ve Fransa'nın müttefiki olan padişah, Batı finans çevrelerinden savaş kredisi alabilir hale geldi ve böylece israf ve iflas ile sonuçlanacak kaygan bir zemine adım attı.

(Sayfa 53)


Batılılaşmanın ekonomik sonuçları, anlatılıp geçilecek bir konudan çok daha ötesidir. Petrolün getirdiği, eşit dağılmayan muazzam yeni zenginlik, hem ülkelerin arasını hem de ülkelerin içişlerini karıştırdı. Teknolojik eşitsizlik devam etti.

(Sayfa 58)


Ortadoğu halklarının Batı'ya karşı tutumunun geçtiği birkaç evre var. On dokuzuncu yüzyılda, yurtlarının, kaynaklarının, medeniyetlerinin ve maneviyatlarının özü, inanılamayacak kadar güçlü ve zengin bir Avrupa tarafından tehdit edildiği gerçeğinin farkına vardılar.

(Sayfa 58)


Doğulu, cahil mutluluğunu bırakıp meraklı ve kaygılı bir öykünmeye doğru değişmeye başladı. Batı büyük ve güçlüydü. Nesiller boyu bir sürü hevesli öğrenci ve reformcu bu arayış içinde didinip durdu. Batı'yı sevmemiş olabilirler, hatta anlamamış, ama ona hayran kaldılar ve saygı duydular. Ve bir zaman geldi ki, çoğu ne hayran kaldı ne de saygı duydu. Hayranlık ve taklit barındıran ruh hali, kıskançlık ve kine teslim oldu.

(Sayfa 58)


Fransız Devrimi, Avrupa'da neredeyse hiçbir Hıristiyan terimiyle ifade edilmeyen ilk büyük fikir hareketiydi ve bu nedenle devrimin doktrinleri, İslam dünyasına açılan yeni kanallar ile bir engele maruz kalmadan yayılabildi. Yeni nesil özgürlük, eşitlik ve kardeşlik ideallerine hayran olarak büyüyecekti.

(Sayfa 64)


İslam, prensipte güçlü bir eşitlikçi niceliğe sahiptir. İslami öğretide statüsel ya da sınıfsal eşitsizlikler prensipte reddediliyorken, İslam şeriatı tarafından düzenlenen başka eşitsizlikler vardı. Üç temel eşitsizlik vardır: erkek ve kadın arasında, inanan ve kafir arasında, hür ve köle arasında.

(Sayfa 74)


Bu üç alt grubun kurtuluş mücadelesi bütünüyle yabancılardan esinlenildi ve büyük ölçüde onlar tarafından yönetildi ve toplum içerisindeki yerel ve kökleşmiş bir otoriteye karşı yürütüldü.

(Sayfa 75)


İslam, özgür Müslümanların ve Müslüman idaresi altındaki, hoşgörülen topluluklara mensup özgür gayrimüslimlerin köleliştirilmesini yasakladı. İslamiyet'in ortaya çıkmasıyla gelişen bu reform, üzücü bir paradoksla, köle avının ve köle ticaretinin Avrupa, Asya ve hepsinden önemlisi Afrikiya yayılmasına sebep oldu.

(Sayfa 76)


Bir köle özgürleşebilirdi, bir Hıristiyan isterse Müslüman olabiliyordu. Benzer şekilde azad olma ve din değiştirme, ikinci derece vatandaşlık durumunu yasal olarak ortadan kaldırmış oluyordu. Kadınlar için böyle bir seçenek yoktu. Kadınlar, kölelerden ve kafirlerden hem sayıca üstün hem de daha önemliydi ve onların özgürleşmesi tüm toplum yapısında majör bir bozulmaya yol açabilirdi.

(Sayfa 78)


Bir Fransız siyasetçi bir keresinde savaşın komutanlara bırakılmayacak kadar ciddi bir mesele olduğunu söylemişti. Mısırlı memurlar siyasetin siyasetçilere bırakılmayacak kadar önemli olduğuna karar vermişlerdi. Şimdi de ticaretin, işadamlarına bırakılmayacak kadar önemli olduğu sonucuna vardılar.

(Sayfa 89)


Yaygın olarak Müslüman toplum içerisinde, hangi dili konuşuyor olursa olsun, Müslümanlar birbirlerini, en azından teorik olarak, kardeş olarak gördüler. Aynı dili konuşuyor olsa bile başka bir dini ikrar ediyorsa onu bir yabancı görüp, reddettiler. Kendi gayrimüslim atalarını da reddettiler. Onlar için esas tarih İslamiyet'in doğuşu ile başladı.

(Sayfa 96)


Avrupalı siyasi fikirlerin etkisine girene kadar, Araplar da Osmanlı İmparatorluğu'nun tebaasıydı. Ne ayrı bir Arap devleti kurma anlayışına sahiplerdi ne de Türklerden kopmak için ciddi bir istekleri vardı. Sultanların Türk olduğu gerçeğini sorgulamadılar. Arapçada, Arabistan diye bir kelime, Türkçede ise modern zamanlara kadar Türkiye diye kelime yoktu.

(Sayfa 97)


Türkler, Araplar ve Farslar arasında baskın çıkan eski İslami ve icabete bağlı sadakat değişip dönüştü. Bunu yerini, eski devlet ve inanç realitesini örtmek için Avrupa'dan gelen yıkıcı, yeni ve soyut yurtseverlik ve ulusçuluk fikirleri aldı.

(Sayfa 98)


On dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında Orta ve Doğu Avrupa'da sınırları belli ve yerleşik ulus devletler yoktu. Bunun yerine, çok dilli ve hanedanların yönettiği imparatorluklar içerisinde kaybolmuş uluslar ve kavimler vardı. Milliyet kavramı Almancada dilsel ve ırksal bir anlam taşır. Bu tür bir milliyetçilik ilk olarak bağımsızlık, birlik ve iktidar ile ilgilenir.

(Sayfa 108)


Milliyetçilik, Osmanlı Hıristiyanları arasında hızla yayıldı ve onlar tarafından Müslümanlara iletildi. Mehmet Akif: "Hani, milliyetin İslam idi? Kavmiyet ne? Türk, Arapsız yaşamaz. Kim ki yaşar der, delidir!" Mehmet Akif, kaybedilmiş bir dava uğruna mücadele ediyordu ve Kahire'de gönüllü sürgüne çekildi. Milliyetçilik davası, nihayetinde Ortadoğu'nun tüm halklarını kapsayacak şekilde yayıldı.

(Sayfa 116)


Yahudi milliyetçiliği, Orta ve Doğu Avrupa'da başladı. Yahudi toplulukları millet olmanın mevcut tüm kriterlerine sahipti, sadece iki kriter eksikti; ulusal bir dile ve ulusal bir toprağa sahip olmak. İbranice rönesansı ve Siyonist hareket bu iki eksikliği karşılamayı amaçladı.

(Sayfa 119)


Orta Avrupası'ndaki Yahudilerin çoğunun Naziler tarafından fiziksel olarak yok edilmesi, bir Yahudi yurdu ve Yahudi devleti yaratılması için güçlü bir hareket yarattı. İkinci Dünya Savaşı boyunca Mihver Devletleri'ne gösterdikleri sempati ötürü Batı'nın gözünde itibarını kaybeden Filistinliler, bu Yahudi Devleti'nin kurulmasını engellemek için attıkları adımlarda başarısızlığa uğradılar.

(Sayfa 120)


İsrailli bir bilim adamı: "Bir dine inananlar olarak, atalarımız başarıyı elde ettiği zaman Tanrı'yı yüceltti, başarısızlıklarında ise suçu işledikleri günahlara attılar. Bir ulusun üyeleri olarak başarılar için kendimize teşekkür etmeliyiz, başarısızlıklarımız içinse suçu başkalarına atmalıyız."

(Sayfa 130)


Batı kuvvetlerinin yayılması: 1858'de Hint isyanı bastırıldı. 1868'de Ruslar Semerkant'ı işgal etti. 1877'de Türkler Ruslara karşı ağır yenilgiye uğradı. 1881'de Fransızlar Tunus'u işgal etti; 1882'de İngilizler Mısır'ı işgal etti; 1884'te Ruslar Merv'i fethetti; 1885'te Almanlar Doğu Afrika'da bir sömürge kurdu.

(Sayfa 136)


Osmanlı siyasi pan-İslamizm'in başlangıcı, Osmanlı padişahının ilk kez kendi egemenliği dışında bulunan Müslümanlar üzerinde dini yargı yetkisine sahip olduğunu iddia ettiği, 1774 tarihli Küçük Kaynarca Antlaşması'na kadar geriye götürebilir. Halifeliğin 1517'de Abbasi lerden Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim'e geçtiği hikayesine ilk kez bu antlaşmadan birkaç yıl sonra rastlarız.

(Sayfa 137)


Modern İslami düşüncenin Batı emperyalizmi ile ilişkisi üzerine yazılan bir kitap, iki ana eğilimi birbirinden ayırdı: işbirliği ve direniş. İşbirlikçi eğilim, Seyyid Ahmed Han ve Kadiyanilik tarafından temsil edilir; direniş ise Efgani ve Muhammed Abduh tarafından.

(Sayfa 141)


Abduh'un, klasik İslam sonrası yapılan eklemeleri ortadan kaldırma ve ilk Müslümanların saf inanç ve pratiğine geri dönme ihtiyacı konusundaki ısrarı, Nakşibendi dirilişçileri ve Vehhabi tutucuların öğretilerini hatırlatıyor. Abduh'un yön verdiği fikirler hareketi; Selefiyye (Selefilik) olarak bilinir.

(Sayfa 142)


Galip Batı'ya karşı, en önemli ve başarılı tek hareket Anadolu'dakidir. Mustafa Kemal önderliğindeki grup Müttefik Devletlere, Yunanlara ve kukla Osmanlı hükümetine meydan okudu. Kemalistlerin daha sonraki laikliği, hareketin başlardaki güçlü İslami karakterini örtmüştür. Hem ulema hem de tarikatlardaki Müslüman dini liderler hareketin öne çıkan kurucuları ve ilk destekçileriydi.

(Sayfa 145)


Geçtiğimiz 150 yıl boyunca Avrupa, hem öfke nesnesini hem de onu ifade etmenin ideolojik araçlarını temin etmiştir. 1940'ların sonları ve 1950'lerin başlarında dini cemaatler, İslami inançları, değerleri ve standartları tutkulu bir şekilde yeniden savunarak, kendi Batılılaşmış efendilerine ve Batı'nın kendisine de isyan ederek, bastırılan alt sınıfların duygularına çok daha yakından yanıt verdi.

(Sayfa 148)


Müslüman köktendincilerin itirazı, liberal teolojiye karşı değildir. İtirazları esasen daha kapsamlıdır. Bütün bir değişim sürecine yöneliktir. Köktendinciler için bu değişim şeytani ve yıkıcıdır: o değerler Müslüman ahlakını zayıflatır ve o yapılar İslam hukukunu çökertir. İslam'ı kafirden kurtarmanın yolu kutsal savaştır ve mürtet olmanın cezası ölümdür.

(Sayfa 152)


İran Devrimi'nin derin kökleri vardı. Dini liderler yasaya üç ana itirazda bulundular. İlki, İran'da ilk kez kadınlara oy verme hakkı veriyordu. İkincisi bu hakkı gayrimüslimlere de veriyordu. Üçüncüsü, seçilmiş meclis üyelerinin Kur'an üzerine değil "kutsal kitap" üzerine yemin etmelerini düzenleyen bir formül sağlıyordu.

(Sayfa 153)


Humeyni Haziran 1963'te tutuklandı. Şahın elçileri siyasete müdahil olmaması konusunda ikna etmeye çalıştılar. Ziyaretçilerinden bir tanesi şahın gizli polis teşkilatı Savak'ın şefiydi. Humeyni'ye "siyaset; yalanlar, aldatma, maskaralık ve rezilliktir. Siyaseti bize bırak" demiştir. Humeyni: "İslam'ın kendisi siyasettir."

(Sayfa 154)


Humeyni'nin eve dönmek için attığı ilk adım, Irak'tan Paris'e gitmiş olmasıdır. İletişim araçları kıyaslanamaz derecede iyiydi. Humeyni ve takipçileri, modern teknolojiyi, askeri silahları ve daha da önemlisi iletişim medyasını en iyi şekilde kullanmaya hazırdılar.

(Sayfa 155)


1979'da İran'a geri dönüşü, zorlu bir sürecin son noktasıydı. İran, büyük bir devrimin klasik aşamalarından geçti; kargaşa ve baskı, terör ve devrimci "adalet", müdahale ve savaş, ideolojik tartışma, siyasi çatışma ve kapsamlı bir sosyal dönüşüm.

(Sayfa 156)


Bereketli Hilal'in batı kolu iki manda ülke arasında pay edildi; biri kuzeyde Suriye olarak adlandırıldı ve Fransa'ya tahsis edildi, diğeri güneyde Filistin olarak adlandırıldı ve İngiltere'ye tahsis edildi. Her iki isim de, klasik Batı geleneğine ait Greko-Romen isimlerdi.

(Sayfa 172)


Yeni bir emperyal politika ortaya çıktı, esas mahiyeti yeni Arap devletlerinin kurulmasıydı. Bu politika bütünüyle başarısız oldu. Milliyetçi taleplere verilen tavizler her zaman çok geç ve memnun etmek için çok azdı. İyi niyetten ziyade zayıflık göstergesi olarak algılandılar.

(Sayfa 174)


Hem İngilizleri hem de Fransızları Ortadoğu'ya getiren ve dünya savaşları arası dönemde onları orada tutan ana neden stratejikti. İngiltere ve Fransa, Ortadoğu'yu esasen kendi düşmanlarına karşı bir tampon, bir kavşak, kendi emperyal iletişimlerinde bir düğüm noktası olarak değerlendirmiş gözüküyor.

(Sayfa 176)


Anglo-Fransızların Ortadoğu'daki konumu zayıfladıkça, kendilerine düşman yeni güçlerle karşı karşıya kaldılar. Dış güçlerin ve aralarındaki rekabetin belirleyici etkisi, Napolyon Bonaparte'ın on sekizinci yüzyılın sonlarına doğru Mısır'ı işgaliyle başladı ve yirminci yüzyılın son yıllarında Ortadoğu'daki Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle bitti, neredeyse iki yüzyıl sürdü.

(Sayfa 177)


Humeyni'nin korktuğu şey Amerikan yaşam tarzının baştan çıkarıcılığı ve ayartıcılığıdır, Amerikan gücünün düşmanlığı değil. Batı ayartıcılığının tehlikesi için kullanılan garbzedegi -Batı zehirlemesi, Batı hastalığı- İranlı yazarların gözde temalarından biri olmuştur.

(Sayfa 183)


1948'de İsrail'in kurulması Ortadoğu tarihinde, Yunanların 1919'da İzmir'e çıkmasıyla benzer, can alıcı noktalardan biridir. Müslümanların, uzun yıllardır aşağı görmeyi alışageldiği yerel zimmi Yunanlara ya da Yahudilere boyun eğmesi çok daha başka bir meseleydi ve dayanılmaz bir aşağılamaydı.

(Sayfa 187)


W. Cantwell Smith: "Batılıların çoğunun, modernleşen Arapları avucunun için almış olan nefretin, özellikle de Batı nefretinin ne kadar derin ve şiddetli olduğuna dair bir fikri yoktur."

(Sayfa 194)


Arap dünyasında, Batı ile işbirliği veya ortaklık yapma politikasına inanan devlet adamları her zaman vardı. Fakat sadece halk nezdinde yaygın olan hissiyatları göz ardı ederek, aldatarak ve bastırarak bunu yapabilirler ve hayatları pahasına yaptılar da.

(Sayfa 196)


Batı İmparatorluğu kesintisiz bir şekilde son birliklerini geri çekerken Sovyet hakimiyetinin geniş Müslüman coğrafyada yayılması eleştiri konusu olmuyordu. Amerika'nın Vietnam'a müdahil olmasıyla, Sovyetler Birliği'nin Afganistan'a müdahil olmasına verilen tepkilerdeki eşitsizlik daha da çarpıcıdır.

(Sayfa 196)


Ortadoğu'daki mevcut sıkıntıları, devletler veya milletler arası bir uyuşmazlık olarak değil, medeniyetler arası bir çarpışma olarak görürsek, bu durumu daha iyi anlayabiliriz. Hıristiyan medeniyeti ile İslam medeniyeti arasında, "Büyük Tartışma" yedinci yüzyılda İslam'ın ortaya çıkmasından bu yana belli formlarda devam ediyor.

(Sayfa 197)


Özgürleştikten sonra bile, zeki ve duyarlı bir Arap için kendi kültürünün Batı kültürüne boyun eğmeye devam ettiğinin farkına varabilmesi kolay değildi. Yazarları, sanatçıları, mimarları, teknisyenleri ve hatta terzileri, çalışmalarıyla Batı medeniyetinin devam eden üstünlüğüne şahit oldular. Kadim rakibi, bir zamanların talebesi, şimdi ise Müslümanların modeli. Bu, çok yaralayıcı ve çok aşağılayıcı bir deneyimdi.

(Sayfa 198)

27 Şubat 2024 Salı

Not Defterim -2009

 Zamanın iki boyutu var.

Uzunluğunu güneş

Derinliğini tutkular belirler

Ömer Hayyam (Amin Maalouf-Semerkant)


Zamanın kaybolduğunu bilenler

En çok acı çekenlerdir

Dante - İlahi Komedya


 Prof. Ernst Hirsch’in, 1939’da toplanan ilk Maarif Şûrası’ndaki sözleri:

- Türklerin eğitimde iki büyük kusuru var: Üniversiteyi yüksek lise sanıyorlar... Ve, Türkler öğrenmeyi ezberlemek sanıyorlar, araştırma zihniyeti çok zayıf...

Bugün çok mu farklıyız?


Hayalleri ve gelecek planlarını insanlar üzerinde değil, amaçlar üstüne inşa etmek gerekir. Çünkü insanların hayatları birçok değişkenle örülmüştür. Diğer yandan, insan ana hayalini veya gelecek planını kaybettiğinde, deyim yerindeyse iki numaralı olana geçmelidir. Ama yaşamında B ve C planları olmayanlar, bu durumda ne yapacaklarını bulamazlar.



Susuzlar cihanda nasıl su ararlarsa

Su da susuzları arar.

Su bizi arar eğer susuzluktan yanıyorsan

Su isteme, susuzluk elde etmeye bak.

 Mevlana C. Rumi




 

5 Nisan 2023 Çarşamba

Mutlu Olma Sanatı (Bertrand Russell)

 


Mutlu Olma Sanatı (Bertrand Russell)




Mutlu Olma Sanatı Bertrand Russell’ın iyi bir yaşam sürmek isteyenlere sunduğu bir reçetedir. Kişisel Gelişim kitaplarının vermeyi vaat ettiği ama veremediği mutluluk sırlarını açıklar. Russell’a göre mutluluk birtakım insanların bizim elimizden alabileceği temel insan haklarından biri değildir. Kişi mutluluğa başkalarını suçlayarak değil, belirlediği hedeflere erişmek için mücadele ederek ve bu mücadele sırasında eğlenerek ulaşır. Üstelik kişi bu mücadeleyi iç dünyasına değil, sosyal yaşamına dönerek vermelidir.

Deyim yerindeyse, Mutlu Olma Sanatı, kişisel gelişim vaat eden bir popüler felsefe kitabıdır. (Tanıtımdan)

Bu kitap ne bilim insanları için yazılmıştır, ne de pratik bir problemi sadece söz konusu edilecek bir şey sayanlar için. Önünüzdeki sayfalarda ne bir felsefe, ne de geniş bilgi vardır. Amacım, sağduyu ürünü olduklarını düşündüğüm görüşleri burada bir araya getirmektir. Okura sunulan reçeteler üzerindeki savım da, bunların deneyimlerim ve gözlemlerimle doğrulandıkları, bir de bunlara uygun hareket ettiğimde mutluluğumu artırdıklarıdır. Bu bakımdandır ki, mutluluğun tadını çıkarmak yerine mutsuzluk acısı çeken, kadın-erkek birçok kişinin, durumlarını anlayıp kurtulma yollarını bu kitapta bulabilecekleri umudunu beslemekteyim. Şuna da inanmaktayım ki, bu kitabı yazmama yol açan iyi niyet gibi doğru yönde harcanacak bir çabayla birçok kişi mutluluğa kavuşabilir. B.R. -Önsöz



Mutluluk işte ve ilişkilerde dışa dönük bir tutum izlenerek elde edilir ve kişinin kendi içine dönmesiyle, endişe ve korkulara teslim olmasıyla kaybedilir. Sayfa  6


************************************

Mutluluğa hayatla ve dünyayla aktif şekilde dışa dönük bir tutum takınarak mücadele etmekle ulaşılacağını anlamak için, mezardan çıkmış bir hayalete kulak vermeye gerek olmadığını söyleyecek kinikler her zaman olacaktır. Sayfa  7

************************************

Hayvanlara bakıyorum da 

Ben de hayvanlaşıp onlar gibi yaşayabilirim diyorum, 

hepsi kendi aleminde, huzur içinde. 

Durumlarından sızlanmazlar, 

kan ter dökmezler, 

Karanlıkta gözleri açık oturmuyorlar ve ağlamıyorlar günahlarına, 

tanrı'ya olan borçlarını konuşup midemi bulandırmıyorlar, Hepsi hoşnut, hiçbirinin mal hırsıyla gözü dönmüş değil, 

Ne biri diğerinin önünde diz çöker, 

ne de binlerce yıl önce yaşamış kendi türünden birinin, 

Hiçbiri dünyanın en mutsuzu değildir ya da en saygı değeri.

 WALT WHITMAN Sayfa  8

************************************


Benim amacım, uygar ülkelerdeki insanların çoğunun, görünür hiçbir dış nedeni olmadığından kaçınılmaz sanıldığı için katlanılması çok zor olan her günkü mutsuzluklarına çareler önermektir. Ben, bu gibi mutsuzlukların daha çok hatalı dünya görüşlerinden, hatalı ahlâk kurallarından, yanlış yaşama alışkanlıklarından kaynaklandığına inanıyorum, çünkü bütün bu yanlışlıklar, insan ya da hayvan mutluluğunun temeli olan şeylere doğal hevesin ve iştahın yok olmasına yol açarlar. Sayfa  11

************************************


dini yaşamın günlük uğraşıları benliğini unutturuncaya kadar kişi mutlu olamaz. Dinden ileri geldiği sanılan mutluluksa, temizlik işçiliğiyle de elde edilebilir; tabii kişi bu işte çalışmak zorunda olmak koşuluyla. Sayfa  12


**************

Çünkü kişi içten içe, çocukluğunda öğretilen yasakları hâlâ yasak saymaktadır: Sövmek kötüdür, içki içmek kötüdür, sıradan iş kurnazlıkları kötüdür ve hepsinin üstünde cinsellik kötüdür. Kişi, bunların hiçbirini yapmaktan geri kalmaz ama kendisini alçalttıkları için zehirli zevkler olduklarını düşünür. Sayfa  13

************************************

Bunları yanlış yola saptıran şeyse, elde edilmesi mümkün olmayana, örneğin anneye ya da anne yerini tutacak bir şeye bağlanmaları ve saçma sapan ahlâk kurallarının küçük yaşta zihinlerine kazınmış olmasıdır. Anaal "lekesizlik"in bu kurbanlarının mutluluğa kavuşmak için atacakları ilk adım, çocukluk inançlarından ve bağlarının baskısından kurtulmak olmalıdır. Sayfa  13

************************************


Kendisine tutkun olan, kendisini günahkâr gören tipin tam karşıtıdır; eğilimi kendine hayran olmak, başkalarının da hayranlığını kazanmaktır. Sayfa  13

************************************


Birçok kadında, özellikle zengin sosyete hanımlarında, aşkla sevme eğilimi kalmamış, bunun yerini bütün erkeklerce sevilme isteği gibi zorlu bir istek almıştır. Bu tür bir kadın, herhangi bir erkeğin sevgisini kazanıp da bundan emin olduğunda, o erkek artık onun işine yaramaz. Sayfa  14

************************************


Yalnız kendisiyle ilgilenen, hayran olunmaya değer değildir ve ona hayran da olunmaz. Bu nedenle, dünyadaki işi-gücü dünyayı kendisine hayran etmek olan bir insanın bu amacına ulaşma olasılığı bulunmaz. Ulaşsa bile tam anlamıyla mutlu olmasına olanak yoktur, çünkü insanların içgüdüleri hiçbir zaman tamamen bencil değildir; bu nedenle kendine tutkun olan, kendisini yapay bir biçimde sınırlandırmaktadır. Sayfa  14

************************************


Kibir, belirli bir noktadan sonra işten alınan zevki öldürür, bunun sonucu olarak da umursamazlığa ve can sıkıntısına yol açar. Sayfa  14

************************************


Kibir, belirli bir noktadan sonra işten alınan zevki öldürür, bunun sonucu olarak da umursamazlığa ve can sıkıntısına yol açar. Kendini beğenmenin kaynağı genellikle çekingenlik ve sıkılganlıktır; bundan kurtulmanın çaresiyse, kendine saygının artmasıdır. Ama bunun da yalnızca dış ilgilerle uğraşılar sonucunda kazanılan başarıyla elde edilmesi gerekir. 

Sayfa  14

************************************


Megaloman (kendini büyük görme hastası) sevimli olmaktan çok güçlü olmak, sevilen değil de korkulan olmak istemesi bakımından kendine tutkun olan hastadan ayrılır. Sayfa  15


************************************   

İktidar aşkı, tıpkı gurur gibi, insan doğasının güçlü bir öğesidir ve bir dereceye kadar hoş görülebilir; yalnız aşırı olduğu ya da gerçeğe değil hayale dayandığı zaman üzücü olur. İnsanı ya mutsuz ya budala, hatta hem mutsuz hem budala yapar. Sayfa  15

************************************


Büyük İskender, hayal ettiklerini gerçekleştirebilecek yeteneklere sahip olmakla birlikte, ruhbilim yönünden bir megalomandı. Hayallerini gerçekleştirdikçe daha büyük, ulaşılması olanaksız hayaller kurmaya başladı. Bilinen fatihlerin en büyüğü olunca kendisinin Tanrı olduğuna inanmaya başladı. Acaba mutlu bir adam mıydı? Sarhoşluğu, çılgınca öfkesi, kadınlara karşı soğukluğu, Tanrılık savı da gösteriyor ki mutlu değildi. Sayfa  15

************************************


Hiçbir insanın gücü sınırsız olamayacağı için, doyumsuz olanlar eninde sonunda aşamayacakları engellerle karşılaşacaklardır. Sayfa  15

************************************


Şu halde politik baskıyla psikolojik baskı el ele gitmektedir. Ve nerede psikolojik baskı varsa, orada mutluluk yoktur. Ölçülü güç, mutluluğu artırabilir, ama amaç olarak benimsenirse, dışımızda olmasa bile içimizde mutlaka felâkete yol açar. Sayfa  16

************************************


Akıllı adam, koşulları elverdiğince mutlu olur ve evreni anlamaya çalışırken acı duymaya başladığı noktada, başka düşüncelere geçer. Sayfa  17

************************************


Varlıklı bir adam her şeyin boş olduğu duygusuna kapılabilir, çoğunlukla da kapılır, ama bütün parasını yitirince, yemeğin nereden geleceğini düşünmeyi hiç de hoş bulmaz. Bu duygu, doğal gereksinimlerin çok kolaylıkla karşılanmasından doğar. İnsanoğlu, diğer yaratıklar gibi, belirli derecede bir hayat mücadelesine kendisini uydurmuştur ve Homo Sapiens zenginlik sayesinde, çaba harcamadan tüm heveslerini yerine getirebildiği zaman, yaşantımdaki bu çaba eksikliği, mutluluk için gerekli bir öğenin ortadan kalkmasıdır. aşırı olmayan bir istek duyduğu şeylere kolayca kavuşabilen birisi, "isteğin karşılanması mutluluk getirmez" hükmüne varır. Sayfa  19

************************************


Benim savım şu ki, başarı mutluluğun sadece bir öğesidir ve eğer diğer öğelerin tamamının feda edilmesi pahasına elde edilmişse, çok pahalıya mal olmuş demektir. Sayfa  33

************************************


Tekdüze sayılabilecek bir yaşama katlanma becerisi çocuklukta kazanılır. Bu konuda modern anne-babaların suçu büyüktür; çocuklarına birbirlerine benzeyen günler geçirtmenin önemini kavrayamadıklarından, onlara sinema, tiyatro ve iyi yiyecekler gibi pasif eğlenceler sağlarlar. Sayfa  42

************************************


Biz, ne düşünürsek düşünelim yeryüzü yaratıklarıyız; yaşamımız dünya hayatının bir kısmıdır ve besinimizi, tıpkı diğer canlılar gibi yeryüzünden sağlarız. Yeryüzünün temposu yavaştır; güz ile kış, ilkbahar ile yaz kadar, hareket ve hareketsizlik de gereklidir. Bir çocuğun, ergen kişiden de fazla dünyadaki hayatın akışı ve dalgalanmaları ile bağını koparmaması gerekir. İnsanın yapısı doğadaki oluşlara uyum göstermiştir. Sayfa  43

************************************


Akıllı insan, sorunlarını gerektiği zaman düşünür; başka zamanlarda ise başka şeyler düşünür; gece hiçbir şey düşünmez. Sayfa  47

************************************


Beynin düzenli çalıştırılabilmesi durumunda hem mutluluğun, hem de yeteneğin artışı, insanı şaşırtacak kadar büyük olur; düzenli çalışan bir bejin de herhangi bir sorunla gerektiği zaman yeterince uğraşır; her an ve boş yere uğraşmaz. Güç ya da endişe verici bir karar alınması gerektiğinde olanca aklınızı o iş üstünde toplayıp kararlarınızı verin, karar verdikten sonra da, yeni bir gerçekle karşılaşmadıkça, o karan yeniden gözden geçirmeye kalkışmayın. Kararsızlık kadar yorucu ve yararsız bir şey yoktur. Sayfa  47

************************************


Oldukça zor bir konuda yazı yazacağım zaman, birkaç saat ya da birkaç gün o konuyu çok büyük bir yoğunlukta (gücümün yettiği en büyük yoğunlukta) düşünürüm; sonra işi sürdürmesi için bilinçaltıma emirler veririm. Birkaç ay sonra konuyu bilinçli olarak yeniden ele aldığımda işin tamamlanmış olduğunu görürüm. Bu yöntemi bulmadan önce, aylarca hiçbir ilerleme kaydedemez, üzülür dururdum, üzülmek de çözüm getirmediğinden aylar boşuna geçerdi; oysa şimdi, o ayları başka işlere ayırabiliyorum. Sayfa  50

************************************


Ve demokratik kuramlara hareket enerjisi veren de hiç kuşkusuz çekememezlik tutkusudur. Kendisini halka adadığı için herkesin saygısını kazanmış olan Bayan Roland'ın anılarını okuyun. Göreceksiniz ki, son derecede ateşli bir demokrat olmasına yol açan neden, ne zaman bir soylunun şatosuna gitmişse, hep hizmetçiler dairesine kabul edilmiş olmasıdır. Sayfa  54

************************************

Sıradan insan kişiliğinin özellikleri içinde çekememezlik en kötüsüdür; çekememezlik, yalnız kötülük yapma eğilimine yol açmaz, kişiyi mutsuz da eder. Çekemez olanlar, kendilerinin olanlardan sevinç duyacaklarına başkalarının elindekiler yüzünden acı çekerler. Sayfa  55

************************************


İyi ki, insanda bu duyguyu etkisiz kılacak başka bir duygu, hayranlık duygusu da vardır, insanoğlunun mutluluğunu artırmak isteyenler, çekememezliği azaltıp hayranlığı artırmaya çalışmalıdırlar. Sayfa  55

************************************


Kadınlar ve erkekler için çekememezliğin ilacı mutluluktur; işin güçlüğü, çekememezliğin mutluluğa büyük bir engel oluşundadır. Sayfa  56

************************************


Benim iki katını aylık alan da, kendisinin iki katı aylık alanı düşünerek acı çekmekte ve bu böylece sürüp gitmektedir. Şan ve şeref istiyorsanız Napolyon'a imrenebilirsiniz. Ama Napolyon da Sezar'ı çekemiyordu, Sezar İskender'i, İskender de hiçbir zaman yaşamamış olan Herkül'ü çekemiyordu denilebilir. Sayfa  57

************************************


Hazların tadını çıkararak, işinizi yaparak, belki de yanlış olarak daha talihli olduklarını düşündüklerinizle kendi durumunuzu karşılaştırmaktan kaçınarak çekememezlik duygusunu yok edebilirsiniz. Sayfa  58

************************************


Bugünkü haliyle uygar insanoğlu nefrete dostluktan daha fazla eğilimlidir. Nefrete eğilimlidir, çünkü yaşamından hoşnut değildir, çünkü yaşamın anlamını yitirdiğini, dünya nimetlerinin tadını başkalarının çıkardığını kendisinin bir çoğundan yararlanamadığını hissetmektedir. Uygar insan yaşamındaki hazlarla eğlencelerin toplamı hiç kuşkusuz ilkel topluluklardakinden büyüktür, ama aynı zamanda başka neler yapılabileceği de çok iyi bilinmektedir. Sayfa  61

************************************


Gerçekten doyurucu olan mutluluklar, yeteneklerin tam olarak kullanılabildiği ve dünyanın doğru olarak algılanabildiği şartlarda mümkün olur. Sayfa  71

************************************


(ABD'nin bazı eyaletlerinde bu yasak vardır ya da bir zamanlar vardı). Bunlar elbette sigara içmeyen ve başkalarının tütünden zevk almaşını çekemeyenlerdir. Sayfa  75

************************************


Bu örneklerin gösterdiği dört gerçeği yeterince anlayabildiğimizde işkence korkusuna karşı korunabiliriz. Bunlardan birincisi: Davranışlarınızın asıl nedeni, size göründüğü gibi yardımseverlik değildir; bunu unutmayın. İkincisi: Yeteneklerinizi gözünüzde büyütmeyin. Üçüncüsü: Kendinize duyduğunuz ilgiyi başkalarından aynı düzeyde beklemeyin. Ve dördüncüsü de: İnsanların çoğu, işkence yapmayı isteyecek kadar sizi düşünmezler. Sayfa  76

************************************


En erdemli olanların büyük çoğunluğunun davranışları bile, kendi çıkarlarına yönelik güdüler taşır. Ama buna üzülmemek gerekir, çünkü böyle olmasaydı insan türü devam edemezdi. Sayfa  77

************************************


Bazen büyük bir özveri bile normal görülebilir, ama doğal görülmeyen özverilerde bulunulmamalı ve özveride bulunmayan hiç kimse de suçlanmamalıdır. insanlar çoğunlukla, hasta bencilliğin sınırları aşmasına, normal egonun sağlıklı tepki vermesinden rahatsız olurlar. Sayfa  79

************************************


Dördüncü gerçek de, başkalarının sizi düşünmeye, sizden daha az zaman ayırmalarıydı, işkence korkusu delilik derecesinde olan, herkesin işlerini güçlerini bırakmış, gece-gündüz kendisine kötülük etmek için uğraşmakta olduğunu sanır. Daha akıllı olan işkence manyağı da, her davranışın kendisine yönelik olduğunu düşünür. Böyle düşünmek, tabii gurur vericidir. Sayfa  79

************************************


Hepimiz bunları çocukluğumuzda denemiş, ama nedense olgun bir adam için uygun olmadıkları kanısını edinmişizdir. Bu düşünce hatalıdır, çünkü başkalarına kötülüğü dokunmayan her eğlence değerlidir. Sayfa  95

************************************


Mutluluk her şeyden çok, insanlara ve çevreye dostça ilgi duymaya dayanır. Sayfa  96

************************************


Bir şeye düşkünlük ya da ikinci bir meslekle uğraşmak, mutluluğun kaynağı olmayabilir, ama katı gerçekleri ve katlanılması güç acıları unutmanın bir yoludur. Mutluluk her şeyden çok, insanlara ve çevreye dostça ilgi duymaya dayanır. Sayfa  96

************************************


Mutluluğun sırrı şudur: İlgilerinizi olabildiğince genişletin; sizi ilgilendiren şeylere karşı tepkilerinizin düşmanca değil, olabildiğince dostça olmasına bakın. Sayfa  97

************************************

Bir insan ne kadar çok şeye ilgi duyarsa, o kadar çok mutlu olma olanağına kavuşur ve o derece az kaderin insafına bağlı olur, çünkü bu ilgilerden birini yitirecek olsa, bir diğerine yönelebilir. Hayat her şeye ilgi beslenemeyecek kadar kısadır ama günlerimizi dolduracak kadar çok şeyle ilgilenmemiz iyi olur. Sayfa  99


************************************

Sevgiyi iyilik yaparak satın almaya çalışan, karşılaştığı değerbilmezlik sonucunda hayal kırıklığına uğrar. Sayfa  108


************************************


Anne-babalar, kızları üzerindeki ekonomik egemenliklerini yitireli beri, onlara ahlak konularında karışmakta daha çekimser davranır olmuşlardır; azarlamaya boyun eğmeyecek birisini azarlamakta pek yarar yoktur. Sayfa  116

************************************


Ama daha başlangıçtan itibaren çocuğa egemen olma duygusuyla onun iyiliğini isteme duygusu arasında çatışma başlar, çünkü her ne kadar çocuk üzerinde egemenlik kurma isteği bir dereceye kadar "eşyanın doğası gereği"yse de, bir yandan da çocuğun en kısa zamanda birçok bakımdan kendi başma hareket etmeyi öğrenmesi gerekir, bu da anne-babanın egemen olma içgüdüsüyle çelişir. Bazı anne-babalar bu çatışmayı hiç fark etmezler ve çocuk isyan edinceye değin baskılarına devam ederler. Bazılarıysa fark eder ve böylece kendilerini çatışan duygular arasında bulurlar. Sayfa  125

************************************


modern dünyada annelik-babalık zevkini tam olarak tadabilenler, çocuklarına yürekten saygı duyanlardır. Çünkü onlar için egemen olma isteğini susturma diye bir şey yoktur ve çocuklar kendi başlarına buyruk hale geldikleri zaman, despot anne-babalar gibi hayal kırıklığına uğramazlar. Üstelik bu davranışı benimsemiş bir anne-babanın duyduğu hoşnutluk, despotun çocuğuna egemen olmaktan aldığı zevkten büyüktür. Sayfa  127

************************************


Bir anne, çocuğunu ne kadar çok severse sevsin, ona dört işlemi öğretmemelidir. Eğitimi çocuklar annelerinden değil, eğitimcilerden almalılar. Kuşkusuz bazı şeyleri anneler en iyi yaparlar, ama çocuk büyüdükçe birçok konuda uzmanların yardımına gereksinimi olacaktır. Eğer bu gerçek herkes tarafından kabul edilmiş olsaydı, anneler yetenekleri dışında olan bıktırıcı bir sürü işten kurtarılmış olurlardı. Sayfa  127

************************************

Boş zamanları akıllıca doldurabilmek, uygarlığın son basamağıdır ve günümüzde pek az kimse bu basamağa ulaşmış durumdadır. Üstelik seçme işi de kendi başma bıktıncı ve yorucudur. Olağanüstü bir karar verme yetisine sahip olanlar dışında, insanların çoğu, emirler sert olmamak koşuluyla, kendilerine ne yapacaklarının bildirilmesinden hoşlanırlar. Aylak zenginlerin çoğu, ağır ve yorucu işlerden kurtulmuş olmanın bedelini anlatılamaz bir can sıkıntısıyla öder. Ya Afrika'da yırtıcı hayvan avma çıkar ya da dünya çevresinde uçarak oyalanırlar, ama bu şekilde eğlenenlerin sayısı, hele gençlik geride kaldıktan sonra, pek azdır. Bu nedenle, zengin erkeklerin akıllı olanları, yoksullar kadar çok çalışır; varlıklı kadınlar ise çoğunlukla, dünyayı yerinden oynatacak kadar önemli olduğuna inandıkları bir sürü önemsiz şeyle oyalanırlar. Sayfa  129

************************************


Tutuculuğa kapılmamak için, insanın hayatı ve evrendeki yeri hakkında geniş bir görüşe sahip olmaktan daha iyi bir koruyucu yoktur. Sayfa  139 

************************************


Herhangi ciddi bir başarı sağlama umudunu yitirecek derecede yenilgiye uğrayan birisi, umutsuzluktan ileri gelen kabullenmeyi öğrenip benimsemiş olabilir; o zaman da bütün ciddi girişimleri bir yana bırakır. Umutsuzluğunu dinsel deyimlerle ya da "İnsanın gerçek işi kabullenmedir" öğretisiyle gizleyebilir, ama iş yenilgisini ne şekilde maskelemeye çalışırsa çalışsın, o artık gerçekten hiçbir işe yaramayan mutsuz bir insandır. Sayfa  146

**************************


Bıraksak hayatımızın çok büyük bir bölümünü kaplayacak küçük dertler vardır ki, bazıları bunlara da katlanamaz. Bir treni kaçırdıkları zaman çileden çıkarlar, yemekleri iyi pişmemişse tepeleri atar, şöminenin tütmesi durumunda umutsuzluğa kapılırlar, temizleyicideki giysileri zamanında gelmeyince esnaf takımının tümünden öç alacaklarına yemin ederler. Bu gibi insanların böyle önemsiz aksaklıklar için harcadıktan enerji uygun bir biçimde kullanılsaydı, imparatorluklar kurmaya ve tekrar parçalamaya yeterdi. Akıllı olan, hizmetçinin almadığı tozu, aşçının pişirmediği patatesi, çöpçünün süpürmediği çöpleri görmez. Zamanı varsa bunları düzeltmek için gerekeni yapmaz demek istemiyorum. Yalnızca bunlar yüzünden soğukkanlılığını yitirmez demek istiyorum. Üzüntü, endişe ve öfke hiçbir işe yaramayan duygulardır. Bunlara kendilerini fazla kaptıranların sözünü ettiğimiz kabullenme olmadan bunların üstesinden gelebilecekleri şüphelidir. Sayfa  147

**************************


22 Aralık 2022 Perşembe

kültüristanbul: İllias (İlyada) Seminerleri-Defterleri- Notları

kültüristanbul: İllias (İlyada) Seminerleri-Defterleri- Notları:  Yaklaşık 2.5 yıldır süren İllias Okumaları başlıklı seminer dizisi 65 yayın ve 100 saate yakın kayıt ile sona erdi. İÜ Eski Yunan Dili Bölü...

2 Aralık 2022 Cuma

RÜYA (HOLM) - EMEL

 


RÜYA (HOLM) - EMEL

Ah, kapatabilseydim gözlerimi, Ah kapatabilseydim de hayallerim tutsaydı ellerimden Tutup kanatlandırsaydı beni. Yücelir, yücelir, süzülürdüm gökyüzünde. Unuturdum acılarımı Hayalimde seyahat edebilseydim eğer, Evler kurardım, geceden yana hatıralarla dolu evler Aşkın ve umudun yeşereceği yerler Acılarım silinirdi dinerdi birer birer Ah, şu dünyada insanlar görürsün ah insanlar, Baskılarla ezilen, sefalet içinde acılarla kıvranan Her şeyi yok eden acı bir gerçeklikte kahrolan… Kahrolmuş, yıkılmış permeperişan Bu dünyada zalimlerin sarayları daha yüksek görünür her şeyden, Binlerce hayali yıkan, umudu söndüren sarayları zalimliğin Bu dünyada karanlık ve bencillik kaplar yüreğini herkesin.

Tercüme: Nazif Özaslan