Öne Çıkan Yayın

23 Aralık 2018 Pazar

Altını çizdiklerim_Üç Büyük Usta -Balzac, Dickens, Dostoyevski- (Stefan Zweig)



Zweig'in Dünya Fikir Mimarları Serisinden,

"Stefan Zweig, üç büyük yazarın yaşam öyküleri üzerinden, okurlarını dünya tarihine, edebi dehanın sınırlarına bir yolculuğa çıkarıyor. ‘Toplumun romanının yazan’ Balzac; ‘ailenin romanını yazan’ Dickens ve ‘bireyin romanını yazan’ Dostoyevski, Zweig’ın eserinde bir arada. ''Üç Büyük Usta'', roman sanatının bu üç büyük yazarı üzerinden bir dönem portresi veriyor."


Balzac

v  Bu üç romancıdan her birinin kendine ait bir alanı vardır. Balzac toplum dünyasını, Dickens aile dünyasını, Dostoyevski bireyin ve insanlığın dünyasını anlatır. S. 2

v  Çünkü ilk deneyimler ve alın yazısı, aslında sadece aynı şeyin iç ve dış yüzeyleri değil midir? S. 3

v Ama dünyayı fethetmek Balzac’ın gençlik rüyasıydı ve hiçbir şey gerçekleşen çocukluk hayallerinden daha müthiş değildir. Napolyon’un bir resminin altına şunu yazması boşuna değildir: “Ce qu’il n’a pu achever par l’épée je l’accomplirai par la plume.” (Onun kılıçla sona erdiremediğini ben kalemle tamamlayacağım.) s. 9

v  Kahramanları da tıpkı onun gibidir. Hepsinde dünyayı fethetme arzusu vardır. S. 9

v  Balzac insanlarını her zaman olaylar tarafından yoğrulmaya, kaderin elinde kil gibi şekillenmeye bırakmıştır. İnsanlarının isimleri bile bir birliği değil, bir değişimi içerir. S. 12

v  Çünkü o, o istenç sihirbazı Balzac, başkalarına ait olanı eriterek kendine mal eder, rüyayı yaşam haline getirir. Onun gençken çatı katında kuru ekmekten ibaret yemeğini yerken, sadece iradi telkin yoluyla en pahalı yemeklerin tadını hissetmek için masanın üzerine tebeşirle tabaklar çizdiği, orta yerine en sevdiği yemeklerin adını yazdığı söylenir. Burada nasıl tatları hissetmek istemiş ve nasıl gerçekten hissetmişse, şüphesiz hayatın bütün zevklerini kitaplarının iksiri içinde dizginlenemez bir şekilde içmiş, böylece kendi yoksulluğunu zenginlikle, ırgatlarının müsrif yaşantılarıyla kandırmıştır. S. 20

v  Her zaman borçlu olan ve alacaklıları tarafından kovalanan Balzac şunu yazdığında kesinlikle neredeyse duyusal bir haz hissediyordu: “Yüz bin frank emeklilik geliri.” S. 21

v   Hiçbir yazar kahramanlarının hazlarına bu kadar ortak olmamıştır. S. 21

v  (Yazar kadınlardan uzak durmalıdır, onlar onun zamanını heba eder, insan kendini onları yazmakla sınırlandırmalıdır, bu kişinin üslubunu güçlendirir) diye söyletmiştir. S. 23

v  paranın en soylu, en zarif ve en manevi duyulara kadar sızdığını binlerce örnek üzerinde gösteren ilk ve en cesur kişi Balzac’tır. Onun bütün kahramanları bizim hayatımızda istemsiz olarak yaptığımız gibi hesaplar yaparlar. S. 32

Dostoyevski

v  Ama alnının çıkık yuvarlaklığı bembeyaz parlayan kemerli bir kubbe gibi yükselir bu dar, köylü yüzün üzerinde; gölgeden ve karanlıktan çıkarak çekiçle yontulmuş gibi parlamaktadır zihnin bu muhteşem katedrali: Etin yumuşak balçığının, kıllardan oluşan ıssız çalılıkların üstünde sert bir mermer gibi durur. Bu çehrenin bütün ışığı yukarı akar ve onun resmine baktığımızda sadece onu, o geniş, heybetli, krallara has alnı görürüz; yaşlanan çehre hastalığın kederine gömüldükçe ve yıprandıkça daha parlak bir ışık saçan ve giderek genişliyormuş gibi görünen o alnı. Düşkün bedeninin kırılganlığı üzerinde bir gök kubbe gibi, dünyevi acının üzerinde zihinsel bir hale gibi yüksek ve sarsılmaz bir şekilde durur. S. 67

v  Ama ne zaman Dresden’de sokaklarda dolaşsam, herhangi alçak tavanlı, pis bir evin yanından geçsem, onun orada, Saksonya’lı küçük esnaf ve işçilerin arasında, dördüncü katta, tek başına, kendisine yabancı bu keşmekeş arasında, sonsuz bir yalnızlık içinde oturup oturmadığı düşüncesinden kurtulamam. S. 77

v  Goethe Antik-Apollon’culuğu, Dostoyevski ise Bakkhos’çuluğu hedef almıştı. O Olympos sakini olmak, Tanrı’ya benzemek istemiyor, bilakis sadece güçlü insan olmak istiyordu. Onun ahlakı klasik olana, normlara değil, yoğunluğa yöneliktir. Doğru yaşamak onun için şu anlama geliyordu: Güçlü yaşamak ve her şeyi yaşamak, iyiyi ve kötüyü, her ikisini birden yaşamak ve her ikisini de en güçlü, en sarhoş edici biçiminde yaşamak. Bu yüzden Dostoyevski hiçbir zaman bir norm aramadı, o her zaman sadece bolluğun peşindeydi. Yanı başında Tolstoy eserinin orta yerinde tedirgin bir şekilde ayağa kalkıyor, duruyor, sanatı bırakıyor ve ne iyi, ne kötü, doğru mu yaşıyorum yanlış mı diye hayat boyu kendine acı çektiriyordu. Bundan ötürü Tolstoy’un hayatı didaktiktir, bir okul kitabı, bir risaledir; Dostoyevski’ninki ise bir sanat eseri, bir trajedi, bir kaderdir. S. 92

v  Dostoyevski kendini yargılamak, değiştirmek, iyileştirmek istemiyor, tek bir şey istiyor: Kendini güçlendirmek. Kötüye karşı, doğasının tehlikeli yanına karşı bir direnç göstermez, tam tersine, o içindeki tehlikeyi bir itki olarak sever, pişmanlık uğruna suçunu, tevazu uğruna gururunu tanrılaştırır. Bu yüzden onun eserindeki şeytani yanı (tanrısal olana bu kadar akraba olan şeyi) gizlemek, onu ahlaki açıdan “suçsuz” hale getirmek ve ölçüsüzlüğün asıl güzelliğine sahip olanı burjuva ölçülerinin küçük ahengi için kurtarmak çocukça olurdu. S. 93


19 Aralık 2018 Çarşamba

Altını Çizdiklerim-- Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar (Stefan Zweig)



Zweig'in Dünya Fikir Mimarları serisinden,

“Pek çok açıdan birbirinden farklı üç yazarın, Casanova, Stendhal ve Tolstoy'un hikayesini anlatıyor; bu üç ayrıksı ismin yaşamlarına, biyografik, duygusal, felsefi ve insani bir sondaj yapıyor. İlk bakışta Casanova gibi rahat, ahlak kurallarına uymayan bir çapkınla, yaptığı ve yapmadığı her davranışın kökenini kendi Ben'inde arayan bir yazar olan Stendhal ve ahlak savunucusu, gerçek bir sanatçı olan Tolstoy'un yaşam öykülerini aynı kitapta bulmak okuru şaşırtsa da, Zweig bu üç ismi "Kendi Ben'lerinin dünyasını evrene açmayı, sanatlarının en önemli görevi olarak görmüş olmak" ortak paydasında buluşturuyor.

Türkçeye ilk kez orjinal dili Almanca'dan çevrilmiş olan Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar'da, okuru, bu üç önemli ismin içine doğdukları coğrafya ve çağın portresinin yanı sıra, Zweig'in bütün eserlerine hakim olan derin bir edebiyat ve felsefe tadı bekliyor.”

CASANOVA

v  Kleist için söylediklerini, kendisi için de tekrarlamak mümkündür: -Goethe gibi güçlü ve hayatın efendisi olan kişilerin yanında, bazen, ölmeyi beceren ve ölümden, zamanı aşan bir şiir yaratabilen biri de bulunmalıdır. S. 14

v  -Bu kadın, senin tek şansının, insanların budalalığı olduğunu biliyor mu?- (Casanova'dan, kağıt oyununda hile yapan Croce'ye) s.42

v  Carpe diem, (Latin şairi Horatius'un -Hayat kısadır, ondan yararlanmaya bakalım- anlamına gelen sözleri.) s.61

v  Ancak gagasıyla ve tırnaklarıyla eşeleyerek en iyi olan şeyi arayıp bulmak, işte bütün bilgelik buradadır; insan yalnız kendisi için filozof olmalı, insanlık için değil; ve bu da, Casanova için güçlü olmak, açgözlü olmak, ahlaki bir rahatsızlık duymamak ve bir saat sonrasını bile düşünmeden dalgaların oyunu içerisinde, geçmekte olan anı hızla yakalamak ve sonuna kadar tüketmek anlamına gelir. S. 65

v  Böylece Casanova, aşkı, duygusal aşıkların çıkartmış olduğu yüksekliklerden ve gökyüzünden alarak insanların arasına indirmiştir: Cesareti ve zevk duyma isteği olan herkes, her kadında aşkı bulabilir ve Rousseau'nun, Fransızlar için aşkta duygusallığı, Werther'in ise Almanlar için tutkuda hüznü icat ettiği bir sırada, Casanova, coşkulu hayatı ile, dünyanın yükünü azaltmak için her zaman gerekli olan en iyi, en uygun araç olarak -paien- aşkın verdiği huzuru ve rahatlığı göklere çıkarmıştır. S. 100

v  Yaşlanmak, onun için, yeni bir döneme geçmek değil, hiçliğe ulaşmaktır; acımasız bir alacaklı gibi davranan hayat, şiddetli duyularla çok erken ve çok çabuk harcanmış olan şeyleri faiziyle birlikte geri ister. S. 103


STENDHAL

v  -Çirkinsin, ama anlamlı bir yüzün var.- (Gagnon dayıdan, genç Henri Beyle'e) s. 139

v  -Arrigo Beyle, Milanolu, visse, scrisse, amo- (yaşadı, yazdı, sevdi). S. 169

v  Hepimiz kendimize itiraf etmek istediğimizden çok daha büyük ölçüde --ve bilinçdışı olarak-- başkalarının etkisi altında kalırız: Çağımızın havası ciğerlerimizin, hatta kalbimizin en derin katlarına kadar girer, yargılarımız ve görüşlerimiz, onlarla birlikte var olan bir sürü başka görüş biçimi ile sürtüşürler, onların etkisiyle, fark edilemeyecek şekilde aşınırlar ya da körelirler; kamuoyunun telkinleri, tıpkı radyo-elektrik dalgaları gibi, görülmeksizin, atmosferi katederler; demek ki, insanın tabii tepkisi kişiliğini gerçekleştirmek değil, kendi görüşünü, içerisinde yaşamış olduğu çağın görüşüne uydurmak, büyük çoğunluğun duygusu önünde eğilmek, onunla uzlaşmak, ona teslim olmaktır. Eğer insanların ezici bir çoğunluğu bu derece hareketsiz bir uyumluluk göstermeseydi, milyonlarca insan içgüdüsüyle ya da tembellik yüzünden kendi fikirlerinden, kişisel görüşlerinden vazgeçmeseydi, şu dev makine çoktan durmuş olurdu. Demek ki, kendi iradesini, milyonlarca atmosferin manevi baskısına karşı koyabilmek için, insanın özel bir güce, başkaldırabilecek bir cesarete sahip olması gerekir ve ne kadar az insanda vardır bu! Hatta üstün bir enerjiye de sahip olmak gerekir. Bir insan, orijinalliğini savunabilmek için eşine çok az rastlanan ve iyice geliştirilmiş birtakım güçleri kendinde toplamış olmalıdır: Dünya hakkında güvenilir bir bilgi, çarçabuk kavrayan bir zeka, mezhepleri ve partileri şiddetle küçümseme, pervasız ve ahlak-dışı bir kayıtsızlık ve her şeyden önce de cesaret, üç kat cesaret, sarsılmaz ve sağlam bir cesaret, kendi görüşüne sahip olma cesareti. Tıpkı birçok yarışmaya girmiş, usta ve kurnaz bir eskrimci gibi kendi benliğinin savunmasında korkusuz ve kusursuz bir şövalye olan Stendhal, herkesten daha ben'ci --bütün ben'cilerden daha ben'ci-- olan bu adam, bu cesarete sahipti. S. 183
TOLSTOY 

v  Gelecek kuşaklar yalnızca kendi çağlarının bir kenara ittiği insanlara büyük bir istekle atılırlar ve ruhun en küçük, en ince titreşimleri, zaman içerisinde en uzun dalgaların oluşumuna yol açarlar. S.226

v  Çağımızın bir insanda görmüş olduğu en keskin ve ruhun dünyasına en fazla girebilmiş bir bakıştır onunkisi. Sözle anlatılması mümkün olmayan bir şeye karşı bu derece büyük bir güçle savaş açan birine hiçbir zaman rastlanmamıştır; kaderin insanoğlunun önüne koyduğu probleme, kendi kaderini sorgulayan insanlığın problemine hiç kimse bu derece kararlı bir şekilde karşı koymamıştır. S. 229

v  -Ölümden korkmak iyi değildir; ölümü istemek de iyi değildir. İnsan terazinin kolunu öyle ayarlamalı ki, ibre hep dikey dursun ve iki kefeden biri ağır basmasın. İyi yaşamanın en iyi şartları bunlardır. S. 254

v  -Yaratmanın verdiği zevkten başka gerçek bir zevk yoktur. İster kalem yapılsın, isterse çizme, ekmek veya çocuk, yaratma olmadan gerçek bir zevk duymaya imkan yoktur; yaratmanın dışında, hiçbir zevk yoktur ki, endişeyle, acıyla, vicdan azabı ve utançla karışmamış olsun.- (Tolstoy'un mektubu) s. 255

v  Çünkü, nasıl ki, daha soğuklar başlamadan çok önce, hayvanların bedeni birdenbire sıcacık bir kış kürkü ile kaplanıyorsa, yaşlılığın gelmek üzere olduğunu bildiren ilk belirtilerde de, en yüksek nokta aşılır aşılmaz, insan ruhu yeni bir koruyucu kılığa bürünür, manevi bir giysiyle, koruyucu bir kılıfla örtülür: Akşam vaktinde güneşin ışığının yavaş yavaş çekilmeye başladığı bir sırada üşüyüp de donmasın diye... s. 292

v  -Düşünceye karşı zora başvurmak, güneşi balçıkla sıvamaya benzer: Güneşin ışıklarını neyle örtmeye çalışırsak çalışalım, her zaman üste çıkacaklardır. S. 305

v  Tolstoy da, kendi bunalımının bencil korku çığlığını şiddetlendiriyor: -Halim ne olacak?- çığlığı çok daha güçlenerek -Halimiz ne olacak?- haline geliyor. Kendi inatçı ruhunu ikna edemediği için, başkalarını ikna etmek istiyor. Kendini değiştiremediği için, insanlığı değiştirmeye çalışıyor. Bütün çağlarda bütün dinler böyle doğmuştur; s. 309

v  Mülkiyeti elde edebilmek için olduğu kadar, sahip olunan şeyleri arttırmak ve onları savunmak için de şiddet zorunludur. Bunun içindir ki, mülkiyet, kendini korusun diye, Devleti yaratmış, Devlet de, kendi varlığını güvenlik altına almak için, laik gücün organize şekillerini, orduyu, adaleti, -yalnızca mülkiyeti korumaya yarayan bütün bu baskı sistemlerini- yaratmıştır; kendini Devlete bağımlı kılan ve onu tanıyan bir insan, ruhunu bu kuvvet ilkesine teslim etmiş demektir. S. 312

v  -Zaferi kazanan parti hangisi olursa olsun, otoritesini devam ettirebilmek için yalnızca bugün için geçerli olan şiddet yollarına başvurmakla kalmayacak, yenilerini de icat etmek zorunda kalacaktır-). S. 314

v  Ruslarda, düşünür, şair ve eylem adamı, biz Avrupalılar gibi ılımlı düzeltmelere, yumuşak önlemlere başvurmaz; tersine, problemlere, kocaman baltasını sallayan oduncuların şiddetiyle ve tehlikeli deneyimlerin vermiş olduğu bir cesaretle saldırır. S. 315

v  Tolstoy'un ciddiliği ve ağırbaşlılığı, bizim kuşağın vicdanını eşi benzeri görülmemiş derecede derinleştirmiştir; oysa insanın ruhunu çökerten teorileri, yaşama sevincine yapılan görülmemiş bir suikasttir; kültürümüzü yeniden canlandırılması mümkün olmayacak ilkel bir Hıristiyanlığa kadar geri götürmek isteyen münzevi bir keşişin eğilimini dile getirmektedir ve artık Hıristiyan olmayan, dolayısıyla Hıristiyanlığı aşmış olan bir ruhun hayal ürünüdür. S. 324

v  Öbür dünyadaki mutluluğumuz için, bugünkü hayatımızın göz kamaştırıcı zenginliğini, ne idiği belirsiz, dar ve sınırlı bir basitlikle değiş-tokuş etmek istemiyoruz. İlkel olmaktansa -günahkar olmayı, budala olup İncil'in istediği gibi namuslu ve dürüst olmaktansa tutkulu olmayı tercih ediyoruz. Bunun içindir ki, Avrupa, Tolstoy'un sosyolojik teoriler yığınını edebiyatla ilgili eski belgelerin bulunduğu dolaba tıkıvermiştir. Çünkü en yüksek dini şekliyle bile, hatta bu derece büyük bir deha tarafından sunulmuş olsa bile, gerileme ve gericilik hiçbir zaman yaratıcı olamaz ve tek bir insanın ruhundaki kargaşadan doğan şey, hiçbir zaman evrensel ruhtaki kargaşalığı çözemez. Bir kere daha ve kesin olarak tekrarlayalım: Çağımızın en güçlü tenkitçisi olan Tolstoy, tenkitleriyle açmış olduğu tarlaya, Avrupa'nın geleceği için tek bir tohum bile ekememiştir ve bu bakımdan tam bir Rustur o, kendi ırkının ve kendi soyunun dehasıdır. S. 325

v  Elle tutulabilen, gözle görülebilen gerçeğimizin bir parçacığını, bir -taneciğini- bile bırakmak istemiyoruz, hele bizi steplere ve düşünce bakımından zayıflamaya --ahmaklığa-- götürecek, geriletecek ve ruhumuzu çökertecek bir sistem için hiçbir şeyimizden vazgeçmek istemiyoruz. S. 325

v  Tolstoy da, Dostoyevski de, önlerinde bir uçurum gibi açılan nihilizmden duydukları korkudan kurtulabilmek için, ilkel bir endişeyle, dini bir cevaba sarılmışlardır; her ikisi de, kendi içlerindeki uçurumun dibine düşmemek için, Hıristiyanlığın haçına bir köle gibi sımsıkı tutunmuşlardır; ve Nietzsche'nin yıldırımının eski korkuların yarattığı bütün tanrıları parça parça ederek havayı temizlediği ve Avrupalının eline, kutsal bir çekiç gibi, kendi gücüne ve hürlüğüne olan inancı tutuşturduğu bir sırada, Tolstoy ve Dostoyevski, Rus dünyasını bulutlarla örtmüşlerdir. S. 326

v  Akıl almaz bir görünüm: Kendi vatanlarının en güçlü düşünürleri olan Tolstoy ve Dostoyevski, her ikisi de, birdenbire korkuya kapılmışlardır; her ikisi de esrarlı bir ürpertiyle eserlerinde aynı haç'ı, Rus haç'ını, havaya kaldırmışlar, her ikisi de İsa'yı --farklı bir İsa'yı-- çöken bir dünyaya yardım edecek bir Koruyucu ve Kurtarıcı olarak imdada çağırmışlardır. S. 326

v  Ama belki de bu andan itibaren Tolstoy, doktrininin, gerçeğin karşısında boş ve yararsız olduğunu, bir duman gibi dağılıp gideceğini, vahşi ve gürültülü tutkunun, insanlar arasında, kardeşçe bir iyilikten her zaman daha güçlü olacağını anlamıştı. S. 329

v  -Felsefe üzerinde on cilt kitap yazmak, bir tek ilkeyi uygulamaktan daha kolaydır.- (Tolstoy, Günlüğünden, 1847) s. 329

v  -İnsan öldü, ama dünya karşısında takınmış olduğu tavır insanları etkilemeye devam ediyor ve yalnızca hayatta olduğu zamanki gibi de değil, daha da büyük bir güçle; ve sağlığında ne derece akıllı ve sevgiyle dolu idiyse, etkisi de o kadar fazla oluyor ve her canlı şey gibi durmadan, sonsuza dek gelişiyor. (Tolstoy'un mektubu) s. 371

v  Çünkü insanlık, uçup giden zamanın içerisinde, her zaman, ebediliği arayan ahlak duygusunun simgesi haline getirebileceği bir örnek, bir sembol bulmaya çalışır ve kendi gücünü kanıtlamak için de kalabalığın içerisinden hepsinden daha güçlü olan birini seçer. İradesini, ancak çaba gösteren ve tutkuyla araştıran bir insanla birleştirir; bilimi ve gerçeği; ancak gerçeği arayan bir insanda bulabilir. S. 372

v  İçini çekiyor ve sevgili kağıtlarını tekrar çekmeceye gizliyor; para ile iş gören bir sekreter gibi, sessiz ve keyifsiz, felsefi incelemelerini yazmaya başlıyor, alnı kırış kırış ve çenesini öylesine eğmiş ki, beyaz sakalı da tıpkı kalemi gibi, hışırtılı bir şekilde kağıtların üzerinde gidip geliyor. S. 350

17 Aralık 2018 Pazartesi

Altını çizdiklerim-- Anka'nın Yükseleşi ve Düşüşü-Osmanlı Diplomasi Tarihi Üzerine Bir Deneme (Oral Sander)


v  Asıl ticareti gerçekleştirecek olan kentlinin, memur, yönetici ve toprak sahiplerine sürekli boyun eğmesi ve bunlara bağlı olması, Mezopotamya’nın büyük uygarlıklarından bu yana, yani M.Ö. 3000’lerden beri, Ortadoğu toplumlarının belirgin özelliği olmuştur. Böyle bir ortamda yenilikçi düşüncelerin ve zenginlik biriktirecek ticaretin yeşerecek toprak bulamayacağı herhalde doğrudur. S. 83

v  Kurulan askerî devlette Osmanlılar yalnız dört meslek tanıyorlardı: Yöneticilik, savaş, din ve tarım. Sanayi ve ticaret, miras aldıkları sanatlarına devam eden fethedilmiş Müslüman olmayan halka bırakılmıştı (Lewis, 1970: 35). S. 83

v  İslâm dünyasının duraklamasının ikinci önemli nedeni, kuzeyde Rusya’nın güçlenmesi ve bunun yol açtığı gelişmelerdir. S. 84

v  Duraklamanın üçüncü nedeni, İslâmiyetin Sünni ve Şii yorumu arasındaki farkların büyük çatışmalara varacak kadar abartılması ve bunun yıkıcı sonuçlarıdır. S. 85

v  Karlofça antlaşması, Osmanlıların askerî gücünün önemli ölçüde zayıfladığını ortaya koydu ve Avrupa üzerinde yüzyıllar süren Türk gücünün artık eskisi gibi olmadığını ve hatta silinmeğe yüz tuttuğunu gösterdi (Uzunçarşılı, 1973). S. 112

v  Osmanlı devletinin teokratik bir nitelik göstermesi, yani devletin din. dinin de devlet işlerine karışması, reform ve yenilik hareketlerini baltalamıştır. Ayrıca, İslâmiyetin o zamanki dini öğretisi, insana çevresini araştırıp, her alanda etkin bir yaşam sürdürmekten çok, iç dünyasını zenginleştirmeyi öğütlemekteydi. Tarihçi Enver Ziya Karal’ın deyişiyle, ""İslâm eğitimi, tabiat ve cemiyet olaylarım çözmeyi hedef tutmaktan çok, kişinin iç alemini, din ve edebiyat bilgileriyle süslemekteydi... (Avrupa insanı, 18. yüzyılda doğanın yasalarını bulup, bunları üretime uygulamağa başlarken) medreselerde yetişen ve ulema adım taşıyan Osmanlı bilginleri, Aristo devrini bir saman çöpü geçmemiş durumda idiler”.  S. 141

v  Avusturya Başbakanı Metternich de Osmanlı devletinin gerilemesini farklı bir yerde aramamaktadır. 1834 yılında şunları söylüyor: "Türk imparatorluğunun tarihi incelendiğinde, çok temel ve sürekli bir zayıflık kaynağına sahip olduğu kolaylıkla görülüyor. Bu imparatorluk, geniş topraklan yönetmektedir ama güçlü değildir. Çok verimli topraklara sahiptir ama zengin değildir. Coğrafi konumu çok uygundur ama ticareti yoktur. Askerleri ölmeyi bilir ama savaşmayı bilmemektedir. Nasıl olur da hükmetmek isteyen Müslüman gururunun artık hükmedecek gücü yoktur?... Siyasal düşünceler bu soruya cevap veremiyor. Toplantı salonları ve askeri büyük birlikler çok az şeyi açıklıyor; aslında bozukluğun kökeni çok derinlerde. Islâmiyette temel bir durgunluk ve dolayısıyla çürüme vardır. Türk imparatorluğunda insan zekâsı, lüks ve fizik zevkler tarafından ortadan kaldırılmıştır... Türk imparatorluğu Türk olduğu için değil, Müslüman olduğu için çökmektedir. Onun yerine bir Arap imparatorluğu koysanız da bir şey değişmez. Aynı çürüme kaynakları devam edecektir” (Sauvigny, 1962: 247-8). S. 142

v  Osmanlı topraklarının paylaşılması ile ilgili olarak St. Petersburg’da 1853 yılının ilk aylarında Çar I. Nikola ile İngiliz Büyükelçisi Sir Hamilton Seymour arasında başlayan gizli görüşmelerin temeli, 1844 yılının yazında Rusya ile İngiltere arasında varılan gizli görüş birliğidir. Bu görüş birliğinin amacı, Osmanlı devletinin Avrupa topraklarının parçalanması söz konusu olduğu zaman, bu toprakların barışçı ve Avrupa güç dengesini bozmayacak bir biçimde el değiştirmesinde İngiltere ile Rusya’nın işbirliği yapmalarıydı. S. 189


13 Aralık 2018 Perşembe

"Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!" W. Shakespeare / Hamlet



Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!
Düşüncemizin katlanması mı güzel
Zalim kaderin yumruklarına, oklarına
Yoksa diretip bela denizlerine karşı
Dur, yeter demesi mi?
Ölmek, uyumak sadece!
Düşünün ki uyumakla yalnız
Bitebilir bütün acıları yüreğin,
Çektiği bütün kahırlar insanoğlunun.
Uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü.
Çünkü, o ölüm uykularında
Sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından
Ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu.
Bu düşüncedir felaketleri yaşanır yapan.
Yoksa kim dayanabilir zamanın kırbacına?
Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine
Sevgisinin kepaze edilmesine
Kanunların bu kadar yavaş
Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine
Kötülere kul olmasına iyi insanın
Bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken?
Kim ister bütün bunlara katlanmak
Ağır bir hayatın altında inleyip terlemek
Ölümden sonraki bir şeyden korkmasa
O kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya
Ürkütmese yüreğini?
Bilmediğimiz belalara atılmaktansa
Çektiklerine razı etmese insanları?
Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi:
Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor
Yürekten gelenin doğal rengini.
Ve nice büyük, yiğitçe atılışlar
Yollarını değiştirip bu yüzden
Bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar.

W. Shakespeare / Hamlet

10 Aralık 2018 Pazartesi

Altını Çizdiklerim-- Montaigne (Stefan Zweig)






v  “Düşünen insanın en güzel mutluluğu, araştırılabileni araştırmak, araştırılamayana ise huzur içinde saygı duymaktır.” GOETHE, Maximen und Reflexionen (Özdeyişler ve Düşünceler) S. 58

v  Kanımca kitaplar, insanın hayat yolculuğunda yanına alabileceği en iyi besinlerdir. S. 58

v  Montaigne için kitaplar, sıkıntı veren, gevezelik eden, kurtulunması zor insanlar gibi değildir. Çağrılmadıkları sürece gelmezler; insan canı hangisini çekiyorsa, onun kapağını açabilir. “Kitaplığım, benim krallığımdır ve burada mutlak bir kral gibi saltanat sürmeye çalışıyorum.” S.58

v  Montaigne, kitapların kendisi için en yararlı yanının, “okumanın o çeşitliliği içinde her şeyden önce düşünme yeteneğini körüklemesi” olduğunu söyler. “Kitaplar, yargı gücümü belleğimle birlikte çalışmaya zorluyor. ”S. 61

v  Kendine belli bir hedef saptamayan akıl, kendi kendisini yitirir. Her yerde olmak isteyen, hiçbir yerde olamaz. Belli bir limana dümen kırmayanı hiçbir rüzgâr desteklemez. S. 62

v  “Yeni ve amaca daha uygun bir yerlere varılabiliyorsa, bir şeyleri çalmaktan, değiştirmekten, başka kılığa sokmaktan mutluluk duyarım.” S. 63

v  Montaigne’in asıl zevki bulmak değil, bu arama eylemidir. Montaigne bilgeliğin sırrını, amaca uygun formülleri arayan filozoflardan değildir. Herhangi bir dogmayı ya da öğretiyi istemez; katı iddialardan hep korkar: “Hiçbir şeyi serinkanlılıkla iddia etmemek, hiçbir şeyi de bir çırpıda yadsımamak.” Montaigne, hiçbir hedefe doğru ilerlemez. Onun pensée vagabonde’una, yani avare düşünüşüne uygun düşen her yol, aynı zamanda doğru olan yoldur. Bu nedenle Montaigne asla filozof değildir ya da ancak en sevdiği düşünür olan Sokrates kadar filozoftur; en çok onu sever, çünkü Sokrates arkasında hiçbir şey bırakmamıştır, ne bir dogma ne bir öğreti, ne de yasa ve sistem. S. 70

v  “Buradakiler benim öğretim değil, bilgi uğruna harcadığım çabalardır; bilgelik ise başkalarının değil, benim bilgeliğimdir.” S.76

v  Özgürlük ortamında düşünülmüş olan, hiçbir zaman bir başkasının özgürlüğünü sınırlayamaz. S. 76

v  İnsanlar ders verilerek bilgilendirilemez, yalnızca kendilerini aramaya, kendi gözleriyle görmeye yönlendirilebilir. Gözlük ve hap diye bir şey yoktur. S. 77

v  “Dünyanın en önemli şeyi, insanın kendi kendisi olmayı bilmesidir.” S.79

v  Böyle kargaşa dönemlerinde hepimizin yaptığı gibi, Montaigne de kendine şöyle der: Dünyayla ilgilenme. Çünkü onu ne değiştirebilirsin ne de daha iyi kılabilirsin. Sen kendinle ilgilen ve kendi içinde kurtarılabilecek ne varsa, onu kurtar. Başkaları yıkarlarken, sen yapmaya bak; çılgınlığın ortasında aklını korumaya çalış. Kendini dünyaya kapa. Kendin için ayrı bir dünya kur. S.85

v  “Tarihteki büyük fatihlerden biri, yendiği düşmanlarına da kendisini dostları kadar sevmelerini sağlayacak ölçüde iyi davranmış olmakla övünürdü.” S.109


6 Aralık 2018 Perşembe

Altınız çizdiklerim--- Ahlat Ağacı (Nuri Bilge Ceylan)




v  Aslında o kadar önemli biri olmadığımız ortaya çıktığında neden üzülüyoruz ki? Bunu temel bir aydınlanma hali olarak ele alabilsek daha iyi olmaz mı? İnanmak dediğimiz şey sonuçta insanın içinde başlattığı bir eylemdir. Ve güzelliğe, aşka inanmak kadar ayrılığa da inanmak, hazır olmak gerekir. Yani her güzelliğin sonunda bir kopuş, ayrılık pusuda bekler. Madem öyle, başımıza gelen bu gibi tatsızlıklara bizi kendi bilinmeyenlerimizle yüzleştiren hayırlı felaketler gözüyle bakmamız gerekmez mi? (Sinan)

v  İnsanları sevmeyen bir yazar, nasıl olur ki?” (Sinan)


v  ''İnsan neden illa, en yakınında duran hayatı seçip, onu yaşamak zorundaki? Halbuki hayatta öyle güzel şeyler var ki…  Her şey, hayat çok yakın gibi ama aslında değil. Her şey çünkü çok uzak… (Hatice)

5 Aralık 2018 Çarşamba

Altını çizdiklerim-- Dünyaya Neden Batı Hükmediyor (Şimdilik) (Ian Morris)

Altınız çizdiklerim

Dünyaya Neden Batı Hükmediyor (Şimdilik) (Ian Morris)





v  Churchill "geriye dönünce ne kadar uzağa bakabiliyorsanız," demişti, "ileriye bakınca da muhtemelen o kadar uzağı görürsünüz." S.28

v  "TARİH, i. Çoğunlukla sahtekâr olan hükümdarlar ve çoğunlukla aptal olan askerler eliyle meydana getirilen, çoğunlukla yalan olan olayların bir anlatısı." Ambrose Bierce'nin mizahi tanımlamasına karşı çıkmak bazen zor oluyor. S.46

v  Büyük bilimkurgu yazarı Robert Heinlein bir keresinde "ilerleme, işleri daha kolay yapmanın yollarını arayan tembel adamlar tarafından gerçekleştirilir," demişti. S.48

v  Sözgelişi 5000 yıl önce Portekiz, İspanya, Fransa ve İngiltere'nin Avrupa'dan Atlantik (Atlas) Okyanusu'na doğru uzanan konumları büyük bir coğrafi dezavantajdı; bu, bölgelerin Mezopotamya ve Mısır'daki gerçek eylemden çok ama çok uzak olduğu anlamına geliyordu. Gelgelelim 500 yıl öncesine gelindiğinde toplumsal gelişme öylesine ilerlemişti ki coğrafyanın anlamları değişti. S.55

v  Toplumsal gelişme değiştikçe talep ettiği kaynaklar da değişir ve bir zamanlar pek az önem atfedilen bölgeler geri kalmışlıklarının avantajlarını keşfedebilirler. S.56

v  Coğrafya toplumsal gelişmenin dünyada en hızlı nerede artacağını gösteriyordu, ama toplumsal gelişme arttıkça coğrafyanın anlamını değiştiriyordu. Değişik anlarda Doğu ve Batı Avrasya, Güney Çin'in zengin pirinç hududu, Hint Okyanusu'nu ve Atlantik Okyanusu'nu bağlayan büyük bozkırların tümü hayati önem kazandı. Atlantik Okyanusu MS 1700'de öne geçtiği esnada, ondan yararlanmak için en uygun yerde olan halklar –ilkin başta İngilizler, ardından Amerika'daki eski koloniciler– yeni imparatorluklar ve ekonomiler yarattılar ve fosil yakıtlarda sıkışıp kalmış enerjinin kilidini açtılar. İşte ben Batı'nın tam da bu nedenle hükmettiğini ileri sürüyorum. S.57

v  Daha düzgün ifade edersek, toplumsal gelişme insanların beslenmesini, giyinmesini, barınmasını ve çoğalmasını, çevrelerindeki dünyayı anlamlandırmalarım, kendi toplulukları içindeki çatışmaları çözmelerini, kendi iktidarlarını diğer toplulukların aleyhine genişletmelerini ve başkalarının iktidarlarını genişletme çabalarına karşı kendilerini savunmalarını sağlayan bir teknolojik, varoluşsal, örgütsel ve kültürel başarılar toplamıdır. S.193

v  "Her komünistin şu gerçeği kavraması gerekir: 'Siyasal iktidar silahın namlusundan doğar.'"s.201

v  Ancak, firavunlar işi sağlama bağlamak için ayrıca güçlü bir sembolik dil de yarattılar. MÖ 2700'den hemen sonra Kral Coser'in sanatçıları, 5000 yıl boyunca varlığını koruyan hiyeroglifleri oymak ve tanrı-kralları temsil etmek için üsluplar geliştirdiler. Coser ölümsüz bir varlığın ölümündeki teolojik hassasiyetin farkındaydı ve kutsal naaşı muhafaza etmek üzere Mısır krallığının nihai simgesini tasarladı: Piramit. S.242

v  Piramitlerden önce firavunların tanrısallığından kuşku duyan olmuşsa bile, bunlar inşa edildikten sonra kuşkusu kalmamıştır.  s.243

v  Giriş bölümünde ileri sürdüğüm gibi, işin özü bizlerin tembel, açgözlü ve korkak, işlerin hep daha kolay, daha kârlı veya daha güvenli yollarını arayan varlıklar olmamızdır. S.251

v  Krallar kendilerini halklarının çobanları olarak betimliyordu, ama sürülerini korumaktan ziyade yünlerini kırkmakla meşguldüler; en büyük dertleri emeği denetimleri altına alıp insanları kendi inşaat projelerinde çalışmaya zorlamaktı. S.257

v  Toplumsal gelişme paradoksu, yani gelişmenin kendisini baltalayacak güçlerin ta kendisini üretme eğilimi, çekirdeklerin büyüdükçe kendileri açısından daha büyük sorunlar yaratacakları anlamına gelir. S.291

v  Aslına bakılırsa, çoğu zaman kralları gangsterlerden ayıran tek şey, meşruiyete yoğun biçimde yatırım yapmalarıydı. S.300

v  Gerçek kuşkusuz çok daha karmaşıktı, ancak şurası açık ki, köylü emeği, yağma ve haraç birleşimi seçkinleri zengin etmişti. Birbirlerini muhteşem mezarlara defnediyorlardı. S. 301

v  Hiç kimseye hayrı dokunmayan rüzgâr kötü rüzgârdır, der atasözü. S.308

v  Tarihi değiştiren, tek bir dâhinin eylemlerinden çok, çaresiz insanların en iyi çözüme ulaşana kadar karşılarına çıkan her fikri denemeleri gibi görünüyor. S. 319

v  Polybios "Roma'nın âdeti," demişti, "hiçbir şeyi esirgemeden her tür yaşam formunu yok etmektir... bu yüzden, kentler Romalılar tarafından zapt edildiği zaman yalnız insan cesetleri değil, aynı zamanda ortadan ikiye ayrılmış köpekler ve uzuvları koparılmış başka hayvan leşleri de görebilirsiniz." S. 348

v  Tolstoy'un ünlü bir sözüdür: "Bütün mutlu aileler birbirine benzer, oysa her mutsuz ailenin mutsuzluğu kendine özgüdür." S.371

v  Caligula'nın cümbüşleri ve atını konsül yapma kararı yeterince kötü değilmiş gibi, Neron'un senatörleri halkın önünde şarkı söylemeye zorlaması ve onu sinirlendiren herkesi öldürtmesi artık işi çığırından çıkarmıştı. S.399

v  Platon (bazıları ona Atinalı Musa diyordu) aklının gücüyle gerçeğe giden yolu bulmuştu; Hıristiyanlara ise gerçek vahyolunmuştu, ama her durumda gerçek aynı gerçekti. S.419

v  Çin kültürünün çekiciliği kısmen yabancı fikirlere açık olmasından ve bunları karıştırarak yeni fikirler üretebilme yeteneğinden ileri geliyordu. S.441

v  Ancak Hüsrev'in hülyası İustinianos'unkinden bile daha hızlı yıkılacaktı. 628'e gelindiğinde ölmüş ve imparatorluğu paramparça olmuştu. Konstantinopolis'in surları önündeki orduları görmezden gelen Bizans imparatoru İraklios, kiliseden altın ve gümüş "ödünç alarak", bozkırlardaki Türkî kabilelerden kendi göçebe süvarilerini tutmak için bu ganimeti kullanmak üzere Kafkasya'ya yelken açtı. Önemli olan atlılar diye düşünüyordu; Bizans'ta bunlar artık pek bulunmadığından kendisi de dışarıdan kiralayacaktı. Kiraladığı Türk atlılar, durdurmak için gönderildikleri Persleri yendiler ve Mezopotamya'yı yakıp yıktılar. Bu da yıkım dalgalarının Pers diyarına da ulaşmasına yetip arttı. Yönetici sınıf paramparça oldu. Hüsrev'in öz oğlu onu hapsedip açlığa mahkûm etti. Ardından Hüsrev'in fethettiği toprakları teslim edip, ele geçirmiş olduğu yadigârları geri gönderdi; hatta Hıristiyanlığı bile kabul etti. Ülke iç savaşın girdabına kapıldı. S. 448

v  İustinianos ve Hüsrev farkında olmadan çok kadim kitap örneklerini izlemişlerdi. Çekirdeği denetleme çabaları istikrarsızlaştırmayla sonuçlandı ve bir kez daha çeperlerdeki insanları buraya çekti. Hüsrev Avarları Konstantinopolis'e getirdi; İraklios ise Türkleri Mezopotamya'ya çekti. S.449

v  Veya 20. yüzyılda Amerikalı Müslüman Malcolm X'in dediği gibi, "barışçıl ol, hürmetkar ol, yasalara itaat et, herkese saygı göster; ama biri sana el kaldırırsa, onu doğruca mezarlığa gönder." S. 451

v  Hükümdarları, Han ve Romalıların çok iyi bildiği bir dersi yeniden öğrenmek zorunda kaldı: İmparatorluklar hile yaparak ve taviz vererek yönetilir. S. 455

v  Memun'un A ve B planlarının sinizmi hilafetin otoritesini zaten sarsmıştı, C planı ise bu otoriteyi büsbütün yıktı. Dinsel yetkiyi hâlâ eline geçirememenin hırsıyla, incelikle oynamaktan vazgeçip, –bir köle ordusu olarak Türkî atlıları satın aldığı düşünülürse sözcüğün gerçek anlamıyla– düpedüz askeri kuvvete yatırım yapmaya karar verdi. Kendinden önceki diğer hükümdarlar gibi Memun ve halefleri de, göçebelerin özleri gereği kontrol edilemez olduğunu öğrendiler. 860'a gelindiğinde halifeler kendi köle ordularının rehineleri konumuna düşmüşlerdi. Askeri güçten ve dinsel destekten yoksun olarak artık vergi toplayamadıklarından eyaletleri emirlere satmak zorunda kaldılar: Askeri valiler belirli bir miktar para ödüyor, ardından toplayabildikleri kadar vergi topluyorlardı. 945'te bir emir Bağdat'ı eline geçirdi ve hilafet bir düzine bağımsız emirliğe ayrıldı. S. 461

v  Binlerce Bizanslı birbirini boğazladı ve (başta Tanrı'nın İsa, Meryem ve azizlerin suretlerini tasvip etmesi konusu olmak üzere) yeni doktriner meseleler yüzünden Roma Katolik Kilisesi'nden koptular ve Akdeniz'den büyük ölçüde tecrit olmuş Germen krallıkları da kendi dünyalarını yaratmaya koyuldular.  S. 464

v  7. yüzyıldan beri Müslüman tüccar ve misyonerler Muhammed'in müjdesini bozkırlardaki Türk boylarına tebliğ etmekteydi ve 960'ta bugün Özbekistan olan bölgedeki –söylenenlere göre 200 bin aileden oluşan– Karluk boyu toplu halde Müslüman oldu. Bu din açısından bir zaferdi, ama siyasetçiler için bir kâbusa dönmesi çok sürmedi. Karluklar kendi Karahanlı İmparatorluğu'nu kurarken, bir diğer Türk boyu olan ve göç sonrası Müslümanlığa geçen Selçuklular, İran'ı baştan sona yağmaladıktan sonra 1055'te Bağdat'ı işgal ettiler. 1079'a gelindiğinde Bizanslıları Anadolu'nun büyük kesiminden, Fatımîleri de Suriye'den çıkarmışlardı. S. 469

v  Çin'in bu ihtiyaç anında, imparatorluğun en iyi beyinleri hükümdara öğüt vermek için öne çıkarak Konfüçyüs'ün yolunu izledi. Yeniden doğumu ve ölümsüzlüğü bir yana bırakın, diye üstelediler, her şey burası ve şu andır ve gerçek başarı dünyadaki eylemden gelir. "Gerçek âlim," diyordu içlerinden biri, "ilkin dünyanın sıkıntıları hakkında kaygı duymalı, son olarak ise onun zevklerinin tadını çıkarmalıdır." S. 481

v  Japonya, Güneydoğu Asya, Akdeniz Havzası ve Avrupa'nın büyük bölümü 13. yüzyıldaki Moğol yıkımından kurtulmayı başardı; Japonya ve Güneydoğu Asya 14. yüzyılda Kara Ölüm'den de yakayı sıyırdı. Çin'in tam merkezinde Yangtze Delta bölgesi felaketlerden dikkate değer ölçüde iyi çıkmış gibi görünüyordu. S. 514

v  Batı'da Osmanlı Türkleri 14. yüzyılda eski merkezde imparatorluklarını çabucak inşa ettiler. Osmanlılar, Moğolların eski Müslüman devletleri yerle bir etmesinden sonra, 1300 civarında Anadolu'da yerleşen düzinelerce Türk boyundan sadece biriydi, fakat Kara Ölüm'ün birkaç yılı içinde rakiplerinden daha iyi hale gelmişler ve Avrupa'da güçlü bir konum elde etmişlerdi bile. 1380'lere gelindiğinde Bizans İmparatorluğu'nun acınası kalıntılarına kabadayılık ediyorlardı ve 1396'ya kadar Hıristiyanlığı öylesine ürkütmüşlerdi ki, Roma ve Avignon'un aralarında didişen papaları kısa süreliğine onlara karşı bir Haçlı ordusu göndermek üzere güçlerini birleştirmeye bile karar verdiler. S. 514

v  1402'de Timurlenk Osmanlıları yenilgiye uğrattı ve padişahı kafese kapattı; padişah orada teşhir edilerek utanç içinde can verdi. Fakat arkasından Hıristiyanların umutları suya düştü. Timurlenk, geri kalan Müslüman toprakları yakıp yıkmak üzere kalmak yerine, uzaktaki Çin'in imparatorunun kendisine hakaret ettiğine karar verip atlılarının yönünü oraya çevirdi. 1405'te bu saygısızlığın intikamını almak üzere Doğu'ya at sürerken öldü. S.515

v  Tarihte ilk ve son kez olarak Konstantinopolis'in surları yıkıldı. Panik halinde binlerce Bizanslı, kâfirler kiliseye saldırdığı zaman elinde kılıcıyla bir meleğin inerek Roma İmparatorluğu'nu yeniden kuracağı şeklindeki bir kehanete inanarak –Gibbon'ın "yeryüzündeki cennet, ikinci asuman, meleklerin arabası, Tanrı'nın yüceliğinin tahtı," diye tanımladığı– Ayasofya'nın içine doluştu. Melek filan gelmedi: Konstantinopolis düştü. Gibbon'a göre, onunla birlikte Roma İmparatorluğu da nihayet tarihe karıştı. S. 516

v  Türkler ilerledikçe, Avrupa kralları kâfire karşı olduğu kadar birbirleriyle savaşlarında da giderek sertleştiler ve gerçek bir silahlanma yarışı başladı. Topçuları daha kalın namlulu toplar döken, barutu daha hızlı tutuşan taneler haline getiren ve taş yerine demir gülleler kullanan Fransa ve Burgonya 1470'lerde başı çekiyordu. Sonuç, daha eski silahları demode yapan daha küçük, daha güçlü ve daha kolay taşınabilir toplar oldu. Yeni toplar, kürekle değil yelkenle seyreden pahalı yeni gemilere yüklenebiliyordu; bu gemilerde top namlularının yuvaları, demir topların düşman gemilerinin hemen su seviyesindeki kısımlarında gedik açabilmesi için güvertenin alt tarafına yerleştirilebiliyordu. Bu çeşit teknolojinin masraflarını karşılamak krallar dışında kimsenin yapamayacağı bir işti ve yavaş yavaş ama kesin bir biçimde Batı Avrupalı hükümdarlar yeni silahlardan satın alarak bunları, birbiriyle çakışan karışık yetki alanları evvelce Avrupa devletlerini bunca zayıf kılmış olan lordları, bağımsız kentleri ve piskoposları yıldırmakta kullanmaya koyuldular. Atlantik Okyanusu kıyısı boyunca, kraliyet emirlerinin, çok uzaktaki aristokrat klanlar veya halkın sadakatinde Roma'daki papaların ilk söz sahibi olmayacağı şekilde her yere ve ulusa egemen olduğu daha büyük, daha güçlü devletler –Fransa, İspanya ve İngiltere– kurdular. Ve lordlarını kenara iter itmez, krallar bürokrasilerini kurmaya, halkı doğrudan doğruya vergilendirmeye ve daha çok silah satın almaya başlayabildi; ki bu da, elbette komşu kralları daha çok silah satın almaya zorladı ve herkesten daha çok vergi almaya itti. Bir kez daha geri kalmışlığın avantajları ortaya çıktı ve mücadele Batı'nın ağırlık merkezini sürekli olarak Atlantik Okyanusu'na doğru çekti. S. 517

v  İmparatorların yasadışı ticarete ilişkin yasalarını bu kadar sık yenilemek zorunda kalmış olması, insanların bu yasalara pek uymadığını düşündürür. S. 521

v  En popüler yanıt, işlerin böyle yürümesinin nedeninin, 15. yüzyıl Çin imparatorları artık gemilerini denizaşırı yolculuklara göndermeye ilgi duymazken, Avrupalı kralların (en azından bazılarının) buna çok ilgi duymasıdır. S. 529

v  Yongle'nin standartlarıyla bakıldığında, Portekiz keşif gezileri gülünç derecede küçük (binlerce değil birkaç düzine adam) ve onursuz (büyük prenslerden hediyeleri değil, tavşanlar, şeker ve köleleri içeren) yolculuklardı; ama bugünden geriye baktığımızda, 1430'ları Batı hâkimiyetinin mümkün hale geldiği nokta, dünya tarihinin en belirleyici anlarından biri –belki de anı– diye görmemek zordur. Denizcilik teknolojisinin okyanusları anayollara dönüştürerek bütün gezegeni birbirine bağladığı anda prens Henrique imkânları görürken, imparator Zhengtong hepsini geri çevirdi. Eğer "büyük adam ve beceriksiz ahmak" diye tarihsel bir kuram varsa, tam burada pek çok şeyi açıklıyor gibi görünür: Gezegenin yazgısını bu iki adamın verdiği kararlar belirledi. S. 531

v  Belki bazı prensler ve imparatorların neden şu değil de bu seçeneği tercih ettiklerini sormak yerine, tam da Çin'e içe yönelen bir muhafazakârlık çökerken neden Batı Avrupalıların riski kucakladıklarını sormalıyız. Tenochtitlán'a Zheng'i değil de Cortés'i gönderen, belki de büyük adamlar ile beceriksiz ahmaklar arasındaki fark değil de kültür farkıydı. S. 532

v  "Şu anda tekrar genç olmayı istiyorum neredeyse," diye yazmıştı Hollandalı düşünür Erasmus 1517'de bir dostuna, "bunun yegâne sebebi de bir altın çağın çok yakın olduğunu düşünmem." Bugün biz bu "altın çağı" Fransızların verdiği isimle Rönesans, "Yeniden Doğuş" olarak tanıyoruz. S. 532

v  Vaktiyle saygın olan aileler bile servet ve seçkinlik için can atıyor... Suçlamalar yapmaktan zevk alıyor, kendi davaları için baskı yapmakta nüfuzlarını o kadar güçlü kullanıyorlar ki, çarpık çurpuk olan ile doğru dürüst olan arasında ayrım yapamıyorsunuz. Savurganlığa ve zarif tarza düşkünlükleriyle, beyaz ipekli kıyafetlerini yerde sürüyerek etrafta öyle bir kurumla dolaşıyorlar ki, kimin onurlu kimin alçak olduğunu söyleyemiyorsunuz. S. 563

v  Eylemci imparatorlar tam bir bürokratik bataklığa saplanmıştı. Bazen sonuçlar komik bile oluyordu; tıpkı 1517'de imparator Zhengde Moğollara karşı bir ordunun başına geçmek için üstelediğinde, Büyük Çin Seddi'nden sorumlu memur, imparatorların Pekin'de kalması gerektiği gerekçesiyle kapıları açmayı reddettiği zaman olduğu gibi. S. 566

v  Fakat Asurlulardan bu yana tüm yayılmacı devletler gibi Osmanlılar da bir savaşı kazanmanın sadece bir diğerini başlatmaya yarayacağını öğreneceklerdi. S. 570

v  Voltaire'in 1750'lerde çok bilinen deyişiyle, Kutsal Roma İmparatorluğu "ne kutsal ne Romalı ne de imparatorluktu." s. 571

v  Luther Karl'ın kendisini destekleyeceğini ummuştu; ama Karl Hıristiyan âlemine çobanlık etmenin bölünmemiş, tek bir Kilise gerektirdiğine inanıyordu. Luther'e "tek bir keşiş bütün Hıristiyanlık anlayışına karşı duruyorsa, hata kendisinde olsa gerektir," dedi. "Krallıklarım ve topraklarımla, dostlarımla, bedenimle, kanım, canım ve ruhumla, var gücümle buna saldırmaya kararlıyım." Ve böyle de yaptı; fakat tamamı Habsburglara karşı veya onlarla birlikte silaha sarılmış bir Avrupa'yla, Hıristiyan âlemindeki anlaşmazlıkları yadsımanın felaketle sonuçlanacağı ortaya çıktı. S. 573

v  Düşmanlarının Deccal'ın temsilcileri olduğuna inanan insanlar nadiren uzlaşmaya yanaşır; bu yüzden küçük çatışmalar büyük çatışmalara dönüştü, büyük çatışmalar bir türlü sona ermedi ve maliyetler katlanarak tırmandı. S. 573

v  Sömürgeciler, çekirdekler kendi kaynaklarını tüketmeye başladığı için ortaya çıktı. S. 577

v  İspanyollar Madrid'deki emperyal hükümranlarının yetersizliklerini "ölüm İspanya'dan gelecek olsaydı ebediyen yaşardık" sözleriyle alaya almaktan hoşlanıyorlardı; s. 593

v  1450 sonrası nüfus arttığı zaman da insanlar Avrasya'nın her yerinde statü kaybetme, kıtlık çekme, hatta açlıktan ölme korkusuyla harekete geçtiler. Fakat 1600'den sonra Atlantik ekonomisinin ekolojik çeşitliliği, ucuz taşımacılık ve açık pazarlar bir küçük lüksler dünyasını Kuzeybatı Avrupa'nın sıradan halkının erişimi dahiline getirdikçe, açgözlülük de tembelliği alt etmeye başladı. 18. yüzyılda, cebinde küçük bir nakit parası olan bir adam, sadece fazladan bir dilim ekmek alabilmenin ötesine geçiyordu artık; çay, kahve, tütün ve şeker gibi ithal mallara veya kil pipo, şemsiye ve gazete gibi ülkeye özgü mucizevi yeniliklere ulaşabiliyordu. S. 598

v  İngiltere'nin önde gelen şairi Alexander Pope şöyle yazmıştı: Doğa ve Doğa'nın yasaları yatıyordu gecede saklı, Tanrı buyurdu, Newton olsun! Ve her şey Işık oldu. S.602

v  Rönesans'ı baş aşağı çevirmek yerine Çinli entelektüeller bir İkinci Rönesans'ı seçmişlerdi. Birçokları parlak âlimlerdi, ama bu tercih yüzünden hiçbiri Galileo veya Newton olamadı. İşte Voltaire'in yanıldığı yer burasıydı. S. 607

v  Avrupalılar dinamizm, akıl ve yaratıcılığı antik Yunan'dan öğrenmiş ve şimdi hocalarını bile geride bırakmışken, Çin zamanın durduğu bir diyardı. S. 608

v  Cicero'nun söylediği gibi, O tempora, O mores! ("Ah zamanlar! Ah âdetler!"). s. 617

v  Huysuz samuray savaşçıları bile münakaşalarını sadece kılıç oyunlarıyla çözmeye razı oldular; bu oyunlar 1850'lerde Japonya'ya zorla giren Batılıları şaşırtıyordu. "Bu insanların ateşli silahları kullanmayı bile bilmedikleri anlaşılıyordu," diye hatırlıyordu biri. "Bu, çocukluğundan itibaren çocukların bile ateş ettiğini gören bir Amerikalıya, silahlar konusundaki bilgisizliğin, ilkel masumiyetin ve kırsal bir cennetin yalınlığının göstergesi olan bir anomali olarak çok garip görünüyor." S. 619

v  Batı Avrupalılar planlı olmaktan çok tesadüf eseri yeni okyanus imparatorlukları kurdular ve yeni Atlantik ekonomileri toplumsal gelişmeyi tırmandırdıkça tümüyle yeni zorluklar yarattı. S. 646

v  Pekinliler Floransalılardan çok da kötü durumda değildi, ama Londralılardan daha yoksuldular. Çin ve Japonya'da (ve Güney Avrupa'da) emeğin bu kadar ucuz olması Boulton'ın buradaki muadillerinin makineye yatırım yapma dürtüsünü azalttı. S. 649

v  Yeni hafif motorları sağlam yeni şasilerle birleştirmek, arabaları ve uçakları yarattı. 1896'da otomobiller hâlâ öyle yavaştı ki, Amerika'nın ilk araba yarışında hoşnutsuzlar sürücülere "git de kendine bir at al!" diye laf attılar; s. 659

v  Aslında, gittikçe artan şekilde, din bütünüyle daha az önemli bir mesele gibi görülüyordu ve sosyalizm, evrimcilik, milliyetçilik gibi yeni inanışlar, dinin onca zamandır işgal ettiği yeri doldurmaya başlamıştı. S. 663

v  Pazar uyumuyordu, uyuyamazdı; genişlemek her zamankinden daha çok faaliyeti bütünleştirmek zorundaydı, aksi takdirde gözü dönmüş sanayi canavarı ölürdü. S. 665

v  Stalin eşitlik vaaz ediyordu, ama yoldaşlarının milyonlarcasını imparatorluğunun orasına burasına zorunlu olarak gönderen, bir diğer milyonunu da gulag'larda hapseden merkeziyetçi bir ekonomi inşa etti. İdeolojik olarak şüpheli etnik gruplar ve sınıf düşmanları (çoğu zaman aynı şey) tasfiye edildi. Ve başarısızlığa uğrayan kapitalist ekonomilerin tersine başarılı Sovyetler Birliği, 10 milyon uyruğunun açlıktan ölmesine izin verdi. Gene de Stalin açıkça bir şeyleri doğru yapıyordu. Zira kapitalist sanayi 1928 ile 1937 arasında çökerken, Sovyet çıktısı dört katına yükseldi. S. 684

v  Gazeteci Lincoln Steffens'ın Sovyetler Birliği'ni ziyaret ettikten sonra Amerikalı okurlarına söylediği şu söz çok ünlüdür: "Geleceği gördüm ve çalışıyor." S. 684

v  Benim gözümde, durumun vahametini olduğundan hafif göstermenin tarihe geçecek en büyük örneğini vererek, halkına şu bilgiyi verdi: "Savaşın durumu, Japonya'nın lehine olduğu söylenemeyecek şekilde gelişmiştir." S. 686

v  Ardından Amerikan maliyecileri kapitalizm için yeni bir uluslararası para sistemi üzerine tartışıp, belki de kayıtlı en aydınlanmış kişisel çıkar belgesi olan Marshall Planı'nı ortaya koydular. Eğer Avrupalıların ceplerinde paraları olursa, diye hesaplamıştı Amerikalılar, Amerikan gıdalarını satın alabilir, kendi sanayilerini yeniden inşa etmek için Amerikan makinelerini ithal edebilir ve –hepsinden de önemlisi– komünizme kaymaktan uzak durabilirlerdi. Böylece Amerika, 1948 üretiminin tamamının yirmide biri olan 13,5 milyar dolarlık tutarı çıkarıp onlara verdi. S. 687

v  Bir fıkra ağızdan ağza dolaşmaya başladı. Eski Sovyet liderlerini taşıyan bir tren bozkırlardan geçiyormuş. Ansızın tren durmuş. Tam beklenebileceği gibi, Stalin ayağa fırlayıp bağırmaya başlamış: "Makinisti kırbaçlayın!" Makinist kırbaçlanmış ama tren hareket etmemiş. O zaman Kruşçev emir vermiş: "Makinisti rehabilite edin!" Bu da yapılmış, trende hâlâ hareket yok. Derken Brejnev gülümseyerek önermiş: "Haydi, hepimiz tren gidiyormuş gibi yapalım." S. 698

v  (bir diğer Sovyet şakası: "Bir Lada'nın84 değerini nasıl ikiye katlarsın? Yanıt: Benzin deposunu doldurarak." S. 707

v  Sovyet kalemi yazmayınca, Gorbaçov bir CNN kameramanının kalemini ödünç almak zorunda kaldı. Batı'nın Savaşı'nı ABD kazanmıştı. S. 709

v  Mart 1992'de, Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sadece 3 ay sonra hazırlanan raporun ilk taslağı, çok gözü kara bir yeni vizyon sunuyordu: İlk hedefimiz, ister eski Sovyetler Birliği topraklarında olsun, ister başka bir yerde, vaktiyle Sovyetler Birliği'nin yarattığı tehdidi yöneltecek yeni bir rakibin yeniden ortaya çıkışını önlemektir. Bu... her türlü düşman gücün, takviyeli bir denetim altında küresel güç yaratmaya yetecek kadar kaynağı olan bölgelere hâkim olmasını önlemeye çalışmamızı gerektiriyor. Bu bölgeler arasında Batı Avrupa, Doğu Asya, eski Sovyetler Birliği toprakları ve Güneybatı Asya yer almaktadır. S. 709

v  Karl Marx 150 yıl önce sözün özünü söylemişti: "İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama kendi keyiflerine göre değil, kendi seçtikleri koşullar içinde değil; doğrudan karşı karşıya kaldıkları, belirlenmiş olan ve geçmişten gelen koşullar içinde yaparlar. S. 735

v  Gerçek açıklama, sanırım, 1700'den beri birçok Müslümanın, tıpkı 13. ve 14. yüzyılda birçok Çinli Konfüçyüsçünün yaptığı gibi, askeri ve siyasi yenilgilere tepki olarak içe dönmüş olmasıdır. S. 742

v  Batı egemenliğinin gerek uzun gerek kısa vadeli nedenleri, coğrafya ve toplumsal gelişmenin aralıksız değişen etkileşiminde yatar, ama Batı egemenliğinin kendisi ne kilitlenmiştir ne de rastlantısaldır. Onu, olasılıkları coğrafyanın Batı'nın lehine istiflediği bir oyunda, büyük bölümü itibariyle tarihin olması en mümkün sonucu şeklinde adlandırmak daha doğru olur. Batı egemenliğinin çoğu zaman yüksek bir bahis olduğunu söyleyebiliriz. S. 743

v  Bu kitapta iki genel iddiada bulundum. İlkin, biyoloji, sosyoloji ve coğrafyanın birleşerek, toplumsal gelişme tarihini açıkladığını söyledim: Biyoloji gelişmeyi yukarıya iterek; sosyoloji gelişmenin nasıl yükseleceğini (veya yükselmeyeceğini) biçimlendirerek; coğrafya da gelişmenin nerede en hızlı yükseleceğini (veya düşeceğini) belirleyerek. İkincisi, coğrafyanın bir yandan toplumsal gelişmenin nerede yükseleceğini veya düşeceğini belirlerken, toplumsal gelişmenin de coğrafyanın anlamını değiştirdiğini söyledim. S. 768

v  Nobel ödüllü kimyacı Richard Smalley'in söylediği gibi, "bilim insanı bir şeyin mümkün olduğunu söylediğinde, muhtemelen bunun ne kadar zaman alacağı konusunda biraz düşük tahmin yapar. Ama bir şey imkânsız dediğinde muhtemelen yanılıyordur." S. 770