Öne Çıkan Yayın

23 Şubat 2015 Pazartesi

Eşşeğin Direnci

Köylü Ahmet eşeğini satmaya karar vermiş.

   Kıymeti taş çatlasa 50 milyon lira etmeyen eşşek için pazarlık payı da ekleyerek 100 milyon lira fiyat koymuş.

   Komşu köyden acilen eşşeğe ihtiyacı olan Mehmet ağa 100 milyon ödeyip eşşeği pazarlıksız satın almış. Köylü Ahmet eşşeğini satmasına satmış ama akşam da gözüne bir türlü uyku girmemiş. Gece boyunca düşünüp, durmuş.

   "Mehmet ağa 50 milyon liralık eşşeğe niye 100 milyon lira verdi?"!!!!!... diye.

   İçi rahat etmeyince ertesi gün eşşeğini geri almaya karar vermiş.

   Pazara gitmiş Mehmet ağayı bulmaya. Bir de ne görsün eşşek 200 milyon liradan satışa Çıkarılmış...

   Bi kere içi rahat etmemiş, geri alacak eşşeğini...

   200 milyon lira ödeyip geri almış eşşeğini (pazarlıksız.).

   Aynı olay bu defa Mehmet ağa'nın başına gelmiş, o da uyuyamamış.

   "Allah Allaaaah, Ahmet niye 100 milyona sattığı eşşeği 200 milyona geri aldı var bu işin içinde bir iş..." diye gece boyunca düşünüp, durmuş.

   O da ertesi gün eşşeği geri almaya karar vermiş. 400 milyon lira vererek geri almış eşşeği...

   Bu alışveriş her gün fiyat arta arta devam etmiş. Bir kaç gün sonra pazara bir başka köyden Hüseyin gelmiş. Hüseyin pazardaki kalabalığın arasına dalınca bir de ne görsün ;

   "Al, al, al, sat, sat, sat" bağrışmaları arasında bir yaşlı eşşek ve bu eşeğin tam 1.000.000.000 TL satış fıyatı...

   Yanındakine sormuş, "Hemşehrim, nedir bu? Bu yaşlı eşşek 1 milyar lira eder mi yahu?"

   Adam hemen yanıtlamış;

   "Valla grafikler ortada, bu eşşeğin fiyatı bir haftada 50 milyon liradan başladı, 950 milyon liraya geldi. Şöyle bir teknik analizine bakarsan görürsün. Eşşeğin fiyatı 1 milyardaki direncini bi kırarsa, 1.5 milyara kadar yolu var."

12 Şubat 2015 Perşembe

Tezatname-Hayatın Çelişkisini Yakalayan Sözler

Dr. Mardy Grothe, insan hayatının çelişkilerini çarpıcı bir dille ortaya koyan sözleri bir kitapta topladı. “Tezatname-Hayatın Çelişkisini Yakalayan Sözler” adlı kitapta, siyaset, edebiyat, felsefe ve sanat dünyasından ünlü kişilerin, ilk anda yanlış, çelişik ve hatta saçma gibi gelen, ama düşünüldüğünde derin anlamı olan ünlü sözlerine yer veriliyor. 
Kitapta yer verilen ünlülerin “tezat” sözlerinden bazıları şöyle:

*Winston Churchill: Dünyada ortalıkta dolaşan bir sürü berbat yalan var, en kötüsü de yarısının doğru olması...

*Georg Hegel: Tarihten aldığımız ders, tarihten ders almadığımızdır.

*Simon Cameron: Dürüst politikacı, bir kere satın alınınca taraf değiştirmeyen politikacıdır.

*Doly Parton: Bu kadar ucuz görünmenin, ne kadar pahalıya mal olduğuna inanamazsınız.

*Mark Twain: Hiç bir zaman okulumun eğitimimi engellemesine izin vermedim.

*Kennedy: ABD, yerinde saymak için bile çok hızlı ilerlemelidir.

*Bacon: Bütün vaktinizi çalışmaya adamak tembelliktir.

*Zsa Zsa Gabor: Bir kız aşk için evlenmeli ve onu bulana kadar evlenmeye devam etmelidir.


*Shakespeare: En sahici şiir, uydurma olandır.

*Margaret Mead: Bir eşiniz daha olmadığını asla unutmayın. Tıpkı diğer herkes gibi.

*Woody Allen: Ölmekten korktuğumdan değil, sadece gerçekleştiğinde orada olmak istemiyorum.

*Alan Bennett: Çok sıkı bir şekilde denetlendiği sürece, özgür ifadeden yanayım.

*Niels Bohr: Kuantum fiziği kafanızı karıştırmadıysa onu tam olarak anlamamışsınız demektir.

*Bob Hope: Bankalar, paraya ihtiyacınız olmadığını kanıtladığınızda size borç veren kurumlardır.

*W. Somerset Maugham: Emin olduğum tek bir şey varsa, o da insanın emin olabileceği çok az şey olduğudur.

*Elisabeth Marbury: Arkadaşlarınız ne kadar zenginse, o kadar pahalıya patlar.

*Coco Chanel: Bir kadının çıplaklığa en yakın olduğu an, en şık olduğu andır.

*Napolyon Bonaparte: Aşkta zafer kazanan, kaçıp giden erkektir.

*Charles Bukowski: Tabii ki bir insanı sevebilirsiniz, eğer onu yeterince tanımıyorsanız.

*Soren Kierkegaard: Mükemmel aşk, insanın kendisini mutsuz edecek kişiyi sevmesidir.

*Lionel Strachey: İstediğin kadını elde etmenin cezası, onu elinde tutmak zorunda olmandır.

*Finley Peter Dunne: İyi kocalar bekar kalır, evlenemeyecek kadar düşüncelidirler.

*Molly Mcgee: Bir erkek hiç neden yokken karısına çiçek getirmişse, bir nedeni vardır elbet.

* Sır denilen şey, kendiniz tutamadığınızdan tutması için başkasına verdiğiniz şeydir.

Para karşılığında seks ile bedava seks arasındaki en büyük fark, para karşılığında seksin genelde daha ucuza mal olmasıdır. 

 
Aşk karşısında hiçbir şey güçlü değildir, güçsüzlükten başka. 

 Evlenmeye ya da bekar kalmaya karar vermeniz bir şey değiştirmez; her iki durumda da pişman olursunuz. 

* Ebeveynler, yeryüzünde çocuk sahibi olması gereken son insanlardır.

Kaynak: Dr. Mardy Grothe, “Tezatname-Hayatın Çelişkisini Yakalayan Sözler”

Ölüm ırmağının giriş yerleri çok ama çıkışı yoktur...

Bu konuşma (hutbe) M.S. 600 yılında Ukaz meydanında meşhur Arap hatiplerinden Kuss b. Sâide tarafından irat edilmiştir. 

Ey insanlar!
Geliniz, dinleyiniz, öğreniniz ve ibret alınız. Her yaşayan ölür, ölen fena bulur. Olacak her şey olur. Yağmur yağar, otlar biter, çocuklar doğar, büyür, analarının, babalarının yerini tutar. Sonra hepsi yol olup gider. Olayların ardı arkası kesilmez, birbirini takip eder. Kulak veriniz, dikkat ediniz, iyi dinleyiniz. Gökte haber, yerde ibret alınacak çok şey var. Yeryüzü bir sarayın döşemesi, gökyüzü yüksek bir tavan. Yıldızlar yürür, denizler durur, gelen kalmaz, giden gelmez. Acaba vardıkları yerden memnun olupta mı kalıyorlar? Yoksa orada bırakılıp uykuya mı dalıyorlar?
Yemin ederim, Allah'ın bir dini vardır ki, şimdi bulunduğunuz dinden daha sevgilidir ve Allah'ın gelecek bir peygamberi vardır ki gelmesi pek yakındır. Gölgesi başımızın üstüne geldi. Ne mutlu o kimseye ki O'na inanacak, O da doğru yolu gösterecek. Ne yazık o talihsize ki O'na isyan edecek ve karşı gelecek. Yazıklar olsun ömrü gafletle geçen ümmetlere!

Ey İyad topluluğu!
Hani babalarınız ve dedeleriniz? Hani süslü köşkler, taştan konforlu evler yapan Âd ve Semûd milleti? Hani dünyevî varlığına aldanıp da başında bulunduğu milletine:
"Ben sizin en büyük Rabbiniz değil miyim?" diyen Firavun ile Nemrut? Onlar zenginlik ve kuvvet bakımından sizden daha fazla değiller miydi? Bu toprak onları da değirmenin de öğütüp toz etti, yedi bitirdi. Kemikleri bile çü-rüyüp dağıldı. Evleri yıkıldı, ıssız kaldı. Yerlerini, yurtlarını şimdi köpekler şenlendiriyor. Sakın onlar gibi gaflete düşmeyin! Onların yolundan gitmeyin! Her şey geçicidir. Kalan yalnızca Cenâb-ı Hak'tır, ki birdir, eşi ve benzeri yoktur. Tapınmaya layık olan ancak O'dur. Doğmamış ve doğurmamıştır.
Evvelce gelip geçenlerden bizim ibret alacağımız şeyler çoktur. Ölüm ırmağının giriş yerleri çok ama çıkışı yoktur. Büyük, küçük hep göçüp gidiyor, giden geri gelmiyor, iyice inandım ki, herkese olan bana da olacaktır."


Kaynak: Ahmet Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya, 1/74

Birisi sana; "Günes nasıldır?" diye sorarsa, ona yüzünü göster de; "Tıpkı böyledir!" de! [Mevlana'dan]

Birisi sana; "Günes nasıldır?" diye sorarsa, ona yüzünü göster de; "Tıpkı böyledir!" de! Eger sana ay'dan bahsederse, damın üstüne çık, ona seslen; "Tıpkı böyledir!"de!
• Kim peri kızı görmek isterse, ona yüzünü göster; miskten bahsederse, saçlarını çöz; "Iste böyledir!" de!
• Kim sana; "Acaba ay bulutların içinden nasıl sıyrılır çıkar?" diye sorarsa, kaftanının dügmelerini birer birer, yavasça çöz, ona kendini göster de; "Tıpkı böyle çıkar!" de!
• Birisi sana; "Acaba Hz. Isa ölüyü nasıl diriltti?" diye sorarsa, dudaklarını uzatıp onun önünde bize bir öpücük ver ve; "Iste böyle diriltti!" de!
• Kim; "Acaba ask sehidi nasıl olur?" diye sorarsa, ona bizi, bizim canımızı göster ve; "Tıpkı böyle olur!" de!
• "Can bedenden ayrıldıktan sonra nasıl olur da geri gelir ve tekrar bedene girer!" inancını inkar edenlere karsı, gel, evimize gir de; "Iste böyle olur diye göster!
• Her nerede olursa olsun, bir ask feryadı duyarsanız, Allah hakkı için biliniz ki, o feryad bizim hikayemizdir, bizim feryadımızdır! "Bizim feryadımız, iste böyledir!" demektir!

• Dostun vuslat sırrını seher rüzgarından baska kimseye açmadım, söylemedim! Seher rüzgarı da, kendi sırrının safası yüzünden; "Evet" dedi; "Tıpkı böyledir!"

Kaynak: Mevlana, Divani Kebir, Cilt III

Çocuklarımız gerektiği şekilde eğitim almazlarsa...

Ne ekerseniz, onu biçersiniz! Ne pişirirseniz, onu yersiniz!

Eğer gençliğin ruhunu ekilmeyen bir tarla gibi kendi haline bırakırsanız, orada ısırgan ve diken yetişir. Anne-babaların, çocuklarının aklını ve kalbini güzel şeyler ekmeden kendi haline bırakması, akla ve vicdana uymaz. Hatta böyle bir ihmal, ahlâksızlıktır, cinayettir. Çünkü çocukların iyi terbiye görüp görmemesi meselesi, yalnız anne-babayı ilgilendiren hir mesele olmayıp, aynı zamanda toplumu ve devleti de şiddetle ilgilendiren hayatî bir meseledir.

İstediğiniz kadar kusursuz anayasalar yapın, seçim hususunda halka dilediğiniz kadar haklar tanıyınız. Eğer çocuklarınız gerektiği şekilde eğitim almazlarsa hayata bir hiç olarak atılırlarsa, parlementolar ve bütün hukuk düzeni yerli yerinde olmasına rağmen sosyal hayat yine de sorunlarla dolacaktır.
Bu nesilden gelen memurlar vurdumduymaz, devlet adamları ise siyasi cambaz olur. Milletvekilleri çıkar peşinde koşar.
Okullar yeni neslin kafasını ve kalbini kurutan, kavuran yerler olur. Basın, sokaklarda kendini satışa çıkaran, allı pullu kadınlara döner.
Tok veya aç olan halk kitleleri ise, kendilerine yabancı olan her şeye, özellikle varlıklı sınıfa mensup insanlara karşı nefret, kıskançlık ve intikam duygulan beslemeye başlarlar.

Kaynak: Grigory PETROV, Beyaz Zambaklar Ülkesinde

9 Şubat 2015 Pazartesi

Milliyetçiliği Kim İcat Etti?

Şam'dan yönetilen Emevi Devleti, yıldırım harekatıyla 7. milâdî asırda Kuzey Afrika'nın tamamını ele geçirmiş, 8. yüzyıl başlarında Cebelitarık Boğazı'nı geçerek İber yarımadasına çıkarak burada, merkezden çok uzakta bir devlet kurmuştu. 750 yılına kadar Emeviler, İber'deki varlığını merkezden gönderilen valilerle yönetti; Abbasilerin yönetimi ele geçirmesiyle Şam'dan bağımsız bir kamu idaresi kuruldu.

Bu devlet İber yarımadasında 780 sene varlığını sürdürdü; neredeyse 8 asır. İşin dikkat çekici tarafı, Endülüslü Müslümanların bu esnada kendi çağlarının en ileri entelektüel, sanat ve bilim hareketini geliştirmeleri kadar siyasî varlıklarını başarıyla korumaları oldu; öyle ki Endülüs Müslümanları, Şam, Kahire, Bağdat gibi İslam merkezlerinden mesafe itibarıyla çok uzak kaldıkları için sanatta, hüsn-i hatta, mimarlıkta bilim ve felsefe çalışmalarında kendi üsluplarını geliştirmeyi başarabildiler. İslâm dünyası buna benzer bir yeniden canlanmayı pek az gösterebilmiştir.

Yıldırım gibi alınan topraklar adım adım geri verilerek Endülüs devleti adım adım küçülmüş, geriye bir tek Elhamra kalesi kalmıştı. Endülüs İslam Devleti'nin son emiri Ebu Abdullah Muhammed'di. İspanyolların yanlış telaffuz nedeniyle "Boabdil" ismini verdiği son emir. Anlatılanlara göre İspanya'nın güneydoğusundaki Elhamra kalesini İspanyol kuşatmacılara savaşmadan teslim ederken dönüp son kere bırakıp gittikleri yurda bakmış ve ağlamış. Derler ki, beraberindeki annesi Ayşe Hatun oğlunun gözyaşlarını görünce şu kelimelerle hayıflanmış,
-Uğrunda savaşmayıp bir erkek gibi savunamadığın memleket için şimdi kadınlar gibi ağla!
Boabdil'in hıçkırıklara boğulduğu bu yere şimdi İspanyollar "Suspiro del Moro", yani "Mağriplinin hayıflandığı yer" adını vermişler.

Bu ayrıntılar hemen her tarih kitabında vardır ama sonradan olup bitenleri pek bilmeyiz.
Müslümanları İber yarımadasında sürmeye kararlı Kastilya ve Aragon hâkimleri İzabel ve Ferdinand, Boabdil'i uzaklaştırınca, geride kalan "gayr-ı Hristiyan -hatta Katolik-" unsurların varlığına hiç aldırış etmeden İspanya'yı aynı dine bağlı tek bir etnik halk olarak bütünleştirme politikalarını uygulamaya geçtiler. Oysaki teslim müzakereleri esnasında geride kalan Müslümanların dinî hürriyetlerine saygılı kalacaklarına dair söz vermişlerdi.
Taassup galebe etti, İsabel ve Ferdinand Müslümanlarla birlikte Musevilere "Ya sev, ya terk et" makamına gelen bir teklifte bulundular. Tarihe 'Elhamra Kararnamesi' olarak geçen bu resmî belgeye göre Müslüman ve Museviler ya tanassur edip Katolik dinine geçecekler veya üç ay içinde yanlarına altın, para gibi yükte hafif pahada ağır şeyler bile almadan İspanya'yı terk edeceklerdi.

Ortaçağ Avrupa’sında halkların kardeşliği, çok kültürlü renkli hayat, barış içinde bir arada yaşama gibi kavramlar bilinmiyordu; oysaki bu kavramları hem Batılı hem de Ortadoğulu Müslümanlar yüzyıllardır uygulamaktaydılar.
Bununla yetinmedi İsabel ve Ferdinand; ardından bütün sinagog, cami ve Kur'an kursları kapatılarak rahibe manastırına dönüştürüldü. Engizisyon mahkemelerinin ağır baskısı altında kalan "gayr-ı Hristiyanlar"dan binlercesi kaçtı, kalanlar Katolikliği seçmek, kraliyete sadık kalacaklarına söz vermek zorunda kaldılar.
Bu kadarı yeterli değildi ama; İspanya'yı "ulus devlet" fikrinin öncüsü yapmaya kararlı İsabel ve Ferdinand daha fazlasını istiyordu; Arapça konuşmak ve yazmak yasaklandı. Müslüman giyim tarzı veya bu kültürün işareti sayılan her türlü ayrıntı da yasaklandı. Musevilerin Sebt günü (cumartesi) ve Müslümanların Cuması da yasaklar arasındaydı. Din değiştirenler çocuklarına Hristiyan adı vermek zorundaydı.
Yasak listesi "hamam yasağı"na kadar uzatıldı çünkü hamamın her iki dinde de önem taşıdığı düşünülmüştü.

Din değiştirenlere "Moriscos" adı verildi. Morisko'lar merkezden uzaklara dağlara çekilip rahat edeceklerini sandılar ama yanılıyorlardı. Defalarca sürgüne uğradılar. İsyanları şiddetle bastırıldı. Bazıları yeni kıta Amerika'ya, bazıları Afrika'ya, bir kısmı ise Doğu Akdeniz'in yeni egemeni Türk devletine kaçtı.
İstanbullu Museviler hala ana dil olarak İspanyolcaya yakın bir dil konuşmaktadırlar.
İspanyollar, ülkelerinden Müslüman ve Musevi dinine mensup olanların tasfiye edilmesi hadisesine "Reconquista" adı veriyorlarmış; bir nevi yeniden fetih.
Daha ilginç olan ise: Reconquista, İspanyollara da pek iyilik getirmemiş. Safkan Hristiyan ve İber doğumlu ailelerde bu defa "Acaba ecdadımızın uzak dallarından birinde Müslüman veya Sâmi kanından gelme kimse var mıdır?" paranoyası başlamış. Evlatlarını evlendirenler, "sakata gelmeyelim" endişesiyle kendilerini pekâlâ ırkçı sayılabilecek tetkiklere adamışlar.

Irkçılığı kim icat etti diyenler için ufak tefek ipuçları bunlar...
İspanyollar aristokrat kavramına bile farklı bir muhteva kazandırdılar; buna göre gerçek aristokrat "birinin oğlu" anlamına gelen "hidalgo" kelimesiyle ifade olunan bir şeydi; yani genleri Sâmi kanından, Afrikalı ve Amerikalı kanıyla kirlenmemiş kişi. Bu noktanın onlar için önemli olduğu anlaşılıyor zira nesepte en küçük bir karışıklık, o kişinin toplumsal, politik veya ekonomik kariyerinin sona ermesi anlamına gelebiliyordu.

KAYNAK: Jack Weatherford, Vahşiler, Barbarlar ve Uygarlık, Çeviri: Şen Süer