Şam'dan yönetilen Emevi Devleti, yıldırım harekatıyla 7. milâdî asırda Kuzey Afrika'nın tamamını ele geçirmiş,
8. yüzyıl başlarında Cebelitarık Boğazı'nı geçerek İber yarımadasına çıkarak
burada, merkezden çok uzakta bir devlet kurmuştu. 750 yılına kadar Emeviler,
İber'deki varlığını merkezden gönderilen valilerle yönetti; Abbasilerin
yönetimi ele geçirmesiyle Şam'dan bağımsız bir kamu idaresi kuruldu.
Bu devlet İber yarımadasında 780 sene varlığını sürdürdü;
neredeyse 8 asır. İşin dikkat çekici tarafı, Endülüslü Müslümanların bu esnada
kendi çağlarının en ileri entelektüel, sanat ve bilim hareketini geliştirmeleri
kadar siyasî varlıklarını başarıyla korumaları oldu; öyle ki Endülüs
Müslümanları, Şam, Kahire, Bağdat gibi İslam merkezlerinden mesafe itibarıyla
çok uzak kaldıkları için sanatta, hüsn-i hatta, mimarlıkta bilim ve felsefe
çalışmalarında kendi üsluplarını geliştirmeyi başarabildiler. İslâm dünyası
buna benzer bir yeniden canlanmayı pek az gösterebilmiştir.
Yıldırım gibi alınan topraklar adım adım geri verilerek
Endülüs devleti adım adım küçülmüş, geriye bir tek Elhamra kalesi kalmıştı. Endülüs
İslam Devleti'nin son emiri Ebu Abdullah Muhammed'di. İspanyolların yanlış telaffuz
nedeniyle "Boabdil" ismini verdiği son emir. Anlatılanlara göre
İspanya'nın güneydoğusundaki Elhamra kalesini İspanyol kuşatmacılara savaşmadan
teslim ederken dönüp son kere bırakıp gittikleri yurda bakmış ve ağlamış.
Derler ki, beraberindeki annesi Ayşe Hatun oğlunun gözyaşlarını görünce şu
kelimelerle hayıflanmış,
-Uğrunda savaşmayıp bir erkek gibi savunamadığın memleket
için şimdi kadınlar gibi ağla!
Boabdil'in hıçkırıklara boğulduğu bu yere şimdi
İspanyollar "Suspiro del Moro", yani "Mağriplinin hayıflandığı
yer" adını vermişler.
Bu ayrıntılar hemen her tarih kitabında vardır ama
sonradan olup bitenleri pek bilmeyiz.
Müslümanları İber yarımadasında sürmeye kararlı Kastilya
ve Aragon hâkimleri İzabel ve Ferdinand, Boabdil'i uzaklaştırınca, geride kalan
"gayr-ı Hristiyan -hatta Katolik-" unsurların varlığına hiç aldırış
etmeden İspanya'yı aynı dine bağlı tek bir etnik halk olarak bütünleştirme
politikalarını uygulamaya geçtiler. Oysaki teslim müzakereleri esnasında geride
kalan Müslümanların dinî hürriyetlerine saygılı kalacaklarına dair söz vermişlerdi.
Taassup galebe etti, İsabel ve Ferdinand Müslümanlarla
birlikte Musevilere "Ya sev, ya terk et" makamına gelen bir teklifte
bulundular. Tarihe 'Elhamra Kararnamesi' olarak geçen bu resmî belgeye göre
Müslüman ve Museviler ya tanassur edip Katolik dinine geçecekler veya üç ay
içinde yanlarına altın, para gibi yükte hafif pahada ağır şeyler bile almadan
İspanya'yı terk edeceklerdi.
Ortaçağ Avrupa’sında halkların kardeşliği, çok kültürlü
renkli hayat, barış içinde bir arada yaşama gibi kavramlar bilinmiyordu; oysaki
bu kavramları hem Batılı hem de Ortadoğulu Müslümanlar yüzyıllardır
uygulamaktaydılar.
Bununla yetinmedi İsabel ve Ferdinand; ardından bütün
sinagog, cami ve Kur'an kursları kapatılarak rahibe manastırına dönüştürüldü.
Engizisyon mahkemelerinin ağır baskısı altında kalan "gayr-ı
Hristiyanlar"dan binlercesi kaçtı, kalanlar Katolikliği seçmek, kraliyete
sadık kalacaklarına söz vermek zorunda kaldılar.
Bu kadarı yeterli değildi ama; İspanya'yı "ulus
devlet" fikrinin öncüsü yapmaya kararlı İsabel ve Ferdinand daha fazlasını
istiyordu; Arapça konuşmak ve yazmak yasaklandı. Müslüman giyim tarzı veya bu
kültürün işareti sayılan her türlü ayrıntı da yasaklandı. Musevilerin Sebt günü
(cumartesi) ve Müslümanların Cuması da yasaklar arasındaydı. Din değiştirenler
çocuklarına Hristiyan adı vermek zorundaydı.
Yasak listesi "hamam yasağı"na kadar uzatıldı
çünkü hamamın her iki dinde de önem taşıdığı düşünülmüştü.
Din değiştirenlere "Moriscos" adı verildi.
Morisko'lar merkezden uzaklara dağlara çekilip rahat edeceklerini sandılar ama
yanılıyorlardı. Defalarca sürgüne uğradılar. İsyanları şiddetle bastırıldı.
Bazıları yeni kıta Amerika'ya, bazıları Afrika'ya, bir kısmı ise Doğu
Akdeniz'in yeni egemeni Türk devletine kaçtı.
İstanbullu Museviler hala ana dil olarak İspanyolcaya
yakın bir dil konuşmaktadırlar.
İspanyollar, ülkelerinden Müslüman ve Musevi dinine
mensup olanların tasfiye edilmesi hadisesine "Reconquista" adı
veriyorlarmış; bir nevi yeniden fetih.
Daha ilginç olan ise: Reconquista, İspanyollara da pek
iyilik getirmemiş. Safkan Hristiyan ve İber doğumlu ailelerde bu defa
"Acaba ecdadımızın uzak dallarından birinde Müslüman veya Sâmi kanından
gelme kimse var mıdır?" paranoyası başlamış. Evlatlarını evlendirenler,
"sakata gelmeyelim" endişesiyle kendilerini pekâlâ ırkçı sayılabilecek
tetkiklere adamışlar.
Irkçılığı kim icat etti diyenler için ufak tefek ipuçları bunlar...
İspanyollar aristokrat kavramına bile farklı bir muhteva
kazandırdılar; buna göre gerçek aristokrat "birinin oğlu" anlamına
gelen "hidalgo" kelimesiyle ifade olunan bir şeydi; yani genleri Sâmi
kanından, Afrikalı ve Amerikalı kanıyla kirlenmemiş kişi. Bu noktanın onlar
için önemli olduğu anlaşılıyor zira nesepte en küçük bir karışıklık, o kişinin
toplumsal, politik veya ekonomik kariyerinin sona ermesi anlamına
gelebiliyordu.
KAYNAK: Jack Weatherford, Vahşiler, Barbarlar ve Uygarlık, Çeviri: Şen Süer