Öne Çıkan Yayın

19 Kasım 2020 Perşembe

Kısa Kısa...

🌿 Kendi bahçeni yeşertme üzerine...

Hayatta bazen mutluluğun, başarının veya sevginin peşinden o kadar hırslı koşuyoruz ki asıl meseleyi kaçırıyoruz. İşte üç farklı çağdan, üç dev ismin bizlere bıraktığı o ortak hayat dersi:

🦋Mário Quintana der ki; "Kelebek peşinde koşarak zamanını boşa harcama, güzel bir bahçe inşa edersen kelebekler bahçene konacaktır. Günün sonunda hiç kelebek gelmese bile, elinde hâlâ harika bir bahçe olacaktır."

🌸 Veronica A. Shoffstall ekler; "Birinin sana çiçek getirmesini beklemek yerine, git kendi bahçeni dik ve kendi ruhunu kendin süsle."

🌍 Voltaire ise tüm bu felsefeyi kahramanı Candide'in ağzından şu şekilde genişletir: "Her ne olursa olsun, biz kendi bahçemizi yeşertmeliyiz. Bu iş, üç büyük kötülük olan can sıkıntısını, ahlaksızlığı ve yoksulluğu bizden uzak tutar."

Yani kısaca; dolanma, bahçeni ek.



Kierkegaard aslında şöyle yazmıştı günlüğüne: 
"Felsefenin söylediği gayet doğrudur: Yaşam geriye doğru anlaşılır. Gelgelelim öbür önermeyi unutuyorsun: Fakat ileriye doğru yaşanır."


"Zalimlerin öteki dünyada yanmasının bu dünyada zulüm gören insanlara ne faydası olduğu hala belli değil."

                                                                    Friedrich Nietzsche


"İyi okumak;
  yavaşça, 
  derinlemesine,
  ihtimam ve ihtiyatla,
  ardındaki niyeti düşünerek,
  açık kapılar bırakarak,
  nazik parmak ve gözlerle
  okumak demektir..."
                                                          Friedrich Nietzsche

[Morgenröte (Tan Kızıllığı), KSA 3: 17]



"Beni ilk kez aldattığında sana, ikinci kez aldattığında bana yazıklar olsun."
                                                        Çinli Bilge Sun Tzu


There exists a field, beyond all notions of right and wrong. I will meet you there.
"iyinin ve kötünün ötesinde bir yer var seninle orada buluşacağız"
                                                                                                                                                                                                            Mevlana

"Pain is inevitable. Suffering is optional. The world doesn’t stop for your grief. Life just goes on." 
                                    Haruki Murakami (Japanese novelist)


Pederem ravza-i Rıdvân be-du gendum bifurûht 
Nâ-halefbâşem eger men be-ceî nefrûşem. 
                                                                    Hafız-ı Şirazi

"Atam Âdem, Rıdvan'ın mübarek bağlarını iki buğday tanesi mukabilinde elden çıkardı; ben de eğer o kutsal mirası bir arpa tanesi karşılığında terk etmezsem, soyumun namına leke sürmüş, hakir bir varis sayılayım."
                                               M. Kaplan tarafından çevrilmiştir.



Arthur Schopenhauer’in kirpi ikilemi: 

“Soğuk bir kış sabahı çok sayıda oklu kirpi, donmamak için birbirine bir hayli yaklaştı. Az sonra oklarının farkına vardılar ve ayrıldılar. Üşüyünce birbirlerine tekrar yaklaştılar. Oklar rahatsız edince yine uzaklaştılar. Soğuktan donmakla, batan okların acısı arasında gidip gelerek yaşadıkları ikilemi, aralarındaki uzaklık, her iki acıya da tahammül edebilecekleri bir noktaya ulaşıncaya kadar sürdü. İnsanları bir araya getiren, iç dünyalarının boşluk ve tekdüzeliğidir. Ters gelen özellikler ve tahammül edemedikleri hatalar onları birbirinden uzaklaştırır. Sonunda, bir arada var olabilecekleri, nezaket ve görgünün belirlediği ortak noktada buluşurlar.”



 "Giydiğin şu gömleği
      yırtıp atmalısın önce;
      cehalet elbisesini,
      kötülüğün temelini,  
      çürümenin bağlarını,  
      karanlık zindanı,  
      canlı ölümü,  
      duyumsayan ölüyü,  
      taşıyadurduğun mezarı..."  


[Corpus Hermeticum, 7: 2] @Kaan_H_Okten


“Bazı hayatların daha değersiz olduğu düşüncesi, dünyadaki bütün kötülüklerin kaynağıdır.”
Paul Farmer

-Ludwig van Beethoven, 10 yaşındaki bir kız çocuğuna yazdığı mektubunda:
"Hayatın boyunca bilim ve sanatla uğraş. Çünkü ancak bunlar, insanı tanrı katına yükseltir." 

"Fahre fort, übe nicht allein die Kunst, sondern dringe auch in ihr Inneres; sie verdient es, denn nur die Kunst und die Wissenschaft erhöhen den Menschen bis zur Gottheit."

Beethoven an Emilie M. in Hamburg, Töplitz, 17. Juli 1812 (BGA 585).
Original nicht bekannt; Text nach dem Erstdruck: Thayer III, S. 205. Dort lautet die Quellenangabe: "Mitgetheilt von Herrn Matthias Sirk aus Gratz in Steiermark".

“Only art and science can raise men to the level of gods.”


"Yalan söylediklerini biliyoruz,
Yalan söylediklerini biliyorlar,
Yalan söylediklerini bildiğimizi biliyorlar,
Yalan söylediklerini bildiğimizi bildiklerini biliyoruz,
Ama hâlâ yalan söylüyorlar."
                                                Aleksandr Soljenitsin



Bir başkasının dümen suyuna nasıl kayılır?

Neden merak ederiz? Yeni ve karmaşık şeyler beyinde belirsizlik oluşturur, gerilim doğurur ve beyin, bunu sevmez. Kendini rahat hissetmek için kapasitesini bu belirsizliği ya da çelişkiyi çözmeye odaklar. Merak etmeyen ya biat tuzağına düşmüş ya da zihnini rölantiye almıştır. Meraksız insanın varacağı; bir başka meraklının dümen suyundan gitmek olacaktır. Zira başka bir varoluşu merak etmemiştir.
KARAR SÜREÇLERİ NASIL KALİTELİ HALE GELİR?

Merakın güzel yanı; giderilmesi halinde beyinin bu gayreti ödüllendirmesi ve dopamin üretmesidir. Kendini iyi hissedersin, merakını giderir, öğrenmiş olursun. Öğrenmek, beyin kapasitesini genişletir, karar süreçlerini kaliteli hale getirir, insanı hayatta tutacak yetenekler geliştirir.
Merak, insana bahşedilmiş en büyük ödüldür. Kaybetmemeye bak. Peşinden git ve daha fazla neyi merak edebileceğini gör. Kaybedersen biat ile cezalandırılacaksın ki bu da zihnine yapabileceğin en büyük zulüm olacaktır. Unutma ki biat, merakın can düşmanıdır.

Merak, öğrenmeyi tetikler. Şu gök kubbe nasıl ayakta duruyor? Ekonomi neden zor durumda? Biz niçin bu haldeyiz? Daha iyi bir hayat mümkün mü? Beni mutlu edenler nedir? Ateş böceği ışığını nasıl üretiyor? Okyanuslar kirlenirse ne olur? Rakiplerimden eksik yaptığım nedir?

Sorular sorular… Her biri merak ile üretilen sorular… Hele ki nitelikli merakın varsa, nitelikli sorular üretirsin. Nitelikli sorular, kaliteli cevaplara ulaştırır. Kaliteli cevaplar ise hayatı daha kolay, güzel, anlamlı kılar. Benim hayatımdaki en anlamlı noktalama işareti; soru işaretidir ki merakı temsil eder. Merakı kaybetme ki zihnin diri ve duru kalsın.
Şeref Oğuz

 https://www.ekonomim.com/kose-yazisi/bilinmeyenin-korkusundan-merak-ederek-uzaklas/736818



Geçti gün ferdayı ko sâat bu sâat dem bu dem.
"Dün geçti, yarın gelir mi gelmez mi belli değil; saat bu saattir, an bu an
Şeyh Galib

"In God we trust—All others must bring data."

Allah'a güvenimiz tam—Diğer herkes lütfen veri getirsin.

W. Edwards Deming


dixi et salvavi animam meam

           söyledim ve ruhumu kurtardım.



"Wege entstehen dadurch, dass man sie geht." 

                    "Yollar yürünerek oluşturulur."
Franz Kafka 


"Tatlı bir yalan söylersen 10 kişi seni alkışlar, acı bir gerçek söylersen 8 kişi sana saldırır. Ama iki kişi sorgulamaya başlar. "
O iki kişiye selam olsun!.. 
                    Aylaklığa Övgü - Bertrand Russell

"sana nasıl düşüneceğin değil ne düşüneceğin öğretildi"
                                                    Baradaran-e Leyla





                                                                                                                    @Kaan_H_Okten


"Wer nicht von dreitausend Jahren sich weiß Rechenschaft zu geben, Bleib im Dunkel unerfahren, Mag von Tag zu Tage leben."

Üçbin yıllık geçmişinin hesabını yapamayan insan, karanlıkta kalms,  günübirlik yaşayan insandır.
                                                        Johann Wolfgang von Goethe

"Yaşamda yapılacak o kadar çok hata var ki aynı hatada ısrar etmenin anlamı yok." 
                                                            Jean-Paul Sartre


-------

Ve insanlar,
ah, benim insanlarım,
yalanla besliyorlar sizi,
halbuki açsınız,
etle, ekmekle beslenmeğe muhtaçsınız.
Ve beyaz bir sofrada bir kere bile yemek yemeden doyasıya,
göçüp gidersiniz bu her dalı yemiş dolu dünyadan.

Nazım Hikmet Ran

--------

Prusya ordu geleneklerine göre yetişmiş bir general olan Kurt von Hammerstein-Equord şöyle demiştir: Subaylarımı dört sınıfa ayırırım: zekiler, çalışkanlar, tembeller ve aptallar. Her subay daima bu niteliklerden ikisine sahiptir.  Zeki ve çalışkan olanları karargaha atarım. Aptal ve tembel olanlardan belirli koşullar altında faydalanılabilir. Zeki ve tembel olan adam, en yüksek liderlik pozisyonlarına hak kazanır. Zor kararlar için gerekli ve zihinsel açıklığa sahiptir. Burada zeki ve tembel olan subayın işleri en etkin bir şekilde yaptığı ve zeki olduğu için de nerede risk alıp yakalanmadan tembelliğe devam edeceğini nerede risk almaması gerektiğini bildiği vurgulanmaktadır. Hammerstein, "kim aptal ve çalışkansa ondan kurtulmak gerekir, çünkü o çok tehlikelidir" demiştir. General McArthur da benzer şeyler söylemiştir: "Zeki ama tembel bir adamı stratejist olarak, zeki ama enerjik bir adamı Kurmay başkanı olarak kullanabilirsiniz, ama enerjik ve aptal bir adamınız varsa Tanrı yardımcınız olsun." @TuncSatiroglu

-------------------------

“Şans hazırlıklı zihinlerden yanadır”  Pasteur

Candide, Türk'e: "Çok geniş, çok bereketli bir toprağınız olmalı," dedi. Türk: "Yalnızca yirmi dönümlük bir yerim var," diye yanıtladı; burasını çocuklarımla birlikte eker biçerim; bu iş, üç büyük kötülük olan can sıkıntısını, ahlaksızlığı ve yoksulluğu bizden uzak tutar." Candide çiftliğine dönerken, Türk'ün söyledikleri üzerine derin derin düşündü. Pangloss'la Martin'e: "Bana bu iyi yürekli yaşlı adamın, birlikte yemek yediğimiz altı kralın hayatına değişilmiyecek bir hayatı var gibi geliyor" dedi. 
                                                                     Voltaire, Candide

--------------------

“İçimizde şeytan yok ... İçimizde acizlik var, tembellik var. İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç olan bir şey; hakikatleri görmekten kaçma eğilimi var.” Sabahattin Ali

--------

“Yalanlamak ve reddetmek için okuma. İnanmak ve her şeyi kabul etmek için de okuma. Konuşmak ve nutuk çekmek için de okuma. Tartmak, kıyaslamak ve düşünmek için oku.”
                                Francis Bacon

-------

Kendine yardım etmeye niyeti olmayan birine yardım etmeniz zorlayıcı, anlamsız ve gereksizdir. Hem sonuç alamazsınız hem de o kişiyle aranızın bozulma ihtimali yükselir.
Muhatabın hazır hale gelmesini beklerken sadece bilgilendirmek yeterlidir.
Bir İngiliz atasözü şöyle der: “Atı suyun kenarına götürebilirsiniz ama ona zorla su içirtemezsiniz.” 
                                            Mümin Sekman, Ataleti yenmek

"İnsan potansiyeli üzerinde yapılan çalışmalar insanların 'yapabileceklerinin limitini' eğitim ve yetenek düzeylerinin, 'yaptıklarının limitini' ise moral ve motivasyon seviyelerinin belirlediğini gösteriyor."  Mümin Sekman, Ataleti yenmek
--------
“Tembellik iki çocuklu bir annedir; kızının adı açlık, oğlunun adı hırsızlık.” Victor Hugo
--------
“Tanrı bize iki yuvarlak organ verdi; biri oturmak, diğeri
düşünmek için. Başarımız hangisini daha çok kullanacağımıza bağlı!”  Ann Landers
-------
“Tembellik vücudun aptallığı, aptallık da zihnin tembelliğidir.”
                                                            William Shakespeare
---------------
“İnsan ruhunun acımayı bilmesi, Tanrı’nın istemine sığınması, gerçeğin ekseni çevresinde dönmesi, hiç kuşkusuz yeryüzünde erişilmiş bir cennettir.”                                  Francis Bacon

“İnsan her zaman kahraman olmaz ama her zaman insan olabilir,” 
                                                                            Francis Bacon

Francis Bacon'a göre, yanlış kararlar vermemize neden olan zihnimizin 4 tür putu vardır. Bunlar:

“Idola tribus”= “Soy Putları”: Algıya körü körüne güvenme, genelleştirme, kanıtları görmezlikten gelme ve sonuca sıçrayış. 
“Idola specus”= “Mağara putları”: Kişisel eğilimler, alışkanlıklar, çevre ve okumanın biçimlendirdiği davranış kalıpları. 
“Idola fori”= “Çarşı putları”: Zihni bulandıran soyut sözcükler, dayanağı olmayan kavramlarla hayatı tanımlama.
“Idola theatri”= “ Tiyatro putları”: Eski öğretilere sorgusuz teslim oluş, yıllarca benimsenmesinden dolayı basmakalıp kuramlara bağlılık. 

------------------
“Kötü yönetilen bir ulus için ilk ilaç enflasyondur, ikincisi ise savaştır. İkisi de geçici bir refah sağlar ama kalıcı bir yıkım getirir. İkisi de politik ve ekonomik fırsatçıların sığınağıdır.”
                        Ernest Hemingway
-----
"Bir hata yapıp bunu düzeltmeyen kişi ikinci bir hata yapar."
Konfüçyüs
-------
''Çünkü insan babasının değil, alışkanlıklarının çocuğudur.''
                  İbn Haldun, Ahmet Arslan

------
Savoir pour prévoir,
prévoir pour pourvoir
                                   Bilmek, öngörmek için,
                                   öngörmek, hükmetmek için.... 
                                                                                    Auguste Comte

-------

"... zira vicdan kaskatı olunca dini neyin üzerine inşa edeceksiniz?"
                                                                Kant

“Rotterdam’lı Erasmus, hangi yandandır, öğrenmek istedim.
Ama bir tacir şu karşılığı verdi bana:
Erasmus est homo pro se, Erasmus kendinden yanadır.”
                                      Stefan Zweig, ‘Rotterdamlı Erasmus’un Zaferi ve Trajedisi'

                                                            
“Nemo in sese tentat descendere”.
                    Ama kimse kendi içine inmeye çalışmaz.
                                                                          Romalı şair Persius

Bana göre, yalınlığı ve açıklığı hedeflemek tüm entelektüellerin ahlaki görevidir: açıklık eksikliği günahtır ve gösteriş suçtur.
 Karl Popper

Toplumlar üstesinden gelemeyecekleri sorunları gündeme getirmezler.
Karl Marx


“THE MULTITUDES remained plunged in ignorance… and their leaders, seeking their votes, did not dare to undeceive them.”
"Kalabalıklar cehalet içinde kaldı, onların oyunu isteyen liderleri, onları uyandırmaya cesaret edemedi."
Winston Churchill

Yan yana yürümeyelim diye dar yapılmıştı kaldırımlar/ ve yine yan yana yürümeyelim diye dar kafalıydı insanlar/ Ve sırf dardı diye kafalar düşünmeyi bırakıp sevmeyi denedik. Sarılmak yakar bizi deyip aşkı hep uzaktan sevdik.     C.Bukowski

Çekip giderken bu dünyadan
sana ne armağan alsam
giderayak gönlün olsun diye?
Gökçe çiçeklerini mi ilkyazın,
yaz boyu öten guguk kuşlarını mı, 
sarı yapraklarını mı sonbaharın?


Bekle beni, döneceğim ben.
Çok çok, bıkmadan bekle!
Sarı yağmurların
Hüznü basınca,
Kar kasıp kavururken,
Kızgın sıcaklarda - bekle.
Uzak yerlerden mektuplar kesilince
Bekle beni.
Birlikte bekleyenlerin beklemekten
Usandığına bakma, bekle...... Konstantin Mihavloviç Simonov


"The past is never dead, it is not even past." 
"Geçmiş asla ölmüş değildir, geçmiş geçmiş bile değildir." William Faulkner

Her insan mutlu olamaz...Çünkü; gereğinden fazla özler dünü,Hak ettiğinden fazla düşünür yarını...Ve hiç hak etmediği kadar bilinçsizce yaşar bugünü...


Her insan mutlu olamaz...Çünkü; gereğinden fazla özler hayatından çıkanları. Hak ettiğinden daha büyük umutla bekler hayatına girecekleri. Ve asla göremez yanı başındakileri...Erich Fromm
insan fırsatların gelmesini bekler,fırsatlar da insanın gelmesini...fırsatlar bekler, insanlar bekler;kazanan hep mazeret olur...

"Yalnız kalmaktan daha kötü şeyler de vardır hayatta ama genellikle bir ömür alır bunun farkına varmak... o zaman da çok geçtir ve çok geçten daha kötü bir şey yoktur hayattta."  C. Bukowski

Hiç bir zaman okulumun eğitimimi engellemesine izin vermedim. 
[Mark Twain]

Güvenilir bir dost aramaya adasam da ömrümü/ Hoşgörüm oyaladı durdu beni yollarda/ Beldeler ve halkları suret değiştirmişlerdi/ Sanki insanları insan değildi... Divan, İmam Şafii

Dilden çıkan da ateşe benzer. Manasız yere gah hikaye yoluyla, gah laf olsun diye çakmak taşıyla demirini birbirine vurma!
Zira ortalık karanlıktır, her tarafta pamuk dolu. Pamuk arasında kıvılcım nasıl durur? Zalim onlardır ki gözlerini kapamışlar, söyledikleri sözlerle bütün alemi yakmışlardır.
Şeker gibi söz söylemek istersen sabret, haris olma...[Mesnevi I.Cilt'den, Mevlana]

"Akropolis'te Sokrates'le tartıştık. Bana varolmadığımı ispat etti. Moralim çok bozuk..." [Woody Allen]

Gökyüzünde kuşlar vardı. / Hiç görmemiştim onları cıvıl cıvıl ötüşürken / hayır, kesinlikle görmemiştim. / Ta ki seninle tanışıncaya kadar/Tam çeyrek yüzyıl.
Ne çabuk geçiyor bu hayat!

Duyan Yok, Söyleme Başında Bin Türlü Bela Olsa/
Emin Olma Ki Her Şahsa, Hatta Evliya Olsa/
Sokar Akrep Gibi Fırsat Bulunca, Akraban Olsa/
Bütün Ebnay-i Adem Zehirli Mare Dönmüştür [Kazancı Bedih - Ağarmış saçların]

Büyük kalarak yaşamanın şartı odur ki her küçüğün kim olduğunu bilesin. [Sadi Şirazi]

Paran varsa range rover, paran yoksa game over [amerikan atasözü] 

Sana gelip aleyhime söyleyecek olanlar bilmiyorlar ki dostluğumuzun cinsi onların anlayacağı bir neviden değildir. Havada, ziyada, suda ve semada aynı şeyleri sevmiş olmanın yapacağı dostluğu bilmiyorlar. Heyhat ki bu türlü dostluğun kudretini sen de bazen unutur gibi oluyorsun.[Ahmet Haşim'in Yahya Kemal'e yazdığı mektuptan]


Küllü makamun makal, küllü ormanın çakal. ( Her makamın uygun bir sözü ve üslubu olduğu gibi her ormanın da bir çakalı mutlaka vardır.)[Arap atasözü]

Elalem harman kaldırırken, vaktiyle tohum ekmemiş olmak ne büyük gevşekliktir...

Onlar ki verir lâf ile dünyaya nizâmât
Bin türlü teseyyüp bulunur hânelerinde 
(Onlar ki dünyaya lâf ile düzen vermeye çalışırlar. Onların evlerine gidip bakın, hânelerinde bin türlü ihmal ve düzensizlik görürsünüz.) [Ziya Paşa]

Saçları beyazlatmışsın diyenlere: "Çatıda kar varsa eğer, ocakta kor vardır".

Gel derse Fuzuli ki güzellerde vefa var/
Aldanmaki şair sözü elbette yalandır. Fuzuli


Güzellerde vefa olmaz demek yanlış ey Bakî
Olur vallahi billahi hemen parayı görsünler [Bakî]

Bu akşam anladim ki, bir insan diğer bir insana bazan hayata bağlandığından çok daha kuvvetli bağlarla sarılabilirmiş. Gene bu akşam anladım ki, onu kaybettikten sonra, ben dünyada ancak kof bir ceviz tanesi gibi yuvarlanıp sürüklenebilirim. [Kürk mantolu Madonna, Sabahattin Ali]

Eşeğini parçalayıp kaçan kurdun arkasından bakan köylü demiş ya "Sen de bir gün öleceksin ama neyleyim ben yaya kaldım!"...

Bütün sevgileri atıp içimden,
Varlığımı yalnız ona verdim ben,
Elverir ki bir gün bana derinden
Ta derinden bir gün bana "GEL" desin. [Ahmet Kutsi Tecer]


kahır çölünün zirve yokuşuna yükselerek
Oradan,
Oradan düşmek, ölmek istiyorum
Hüsran ve ümitsizliğin tanıdık boşluğuna... [Ahmet Haşim]


Akıl ve edep sahibine rahat yok oturmakta
Bırak memleketi, garip ol, sefere çık
Ayrıldıklarına bedel bulacaksın karşılık
Ve gayret et, gayrettir hayatın tadı
 Suyu durgunluk bozar; aksa temizdir, pislenir dursa
 Avlanamazdı aslanlar ayrılmasa
 Ve isabet etmezdi ok yayından çıkmasa 
İmam Şafii, Şafii Divanı, A Ali Ural

"...Böyle kimseleri gördüğümüz zaman çok kere kendi kendimize sorarız: "Acaba bunlar neden yaşıyorlar? Yaşamakta ne buluyorlar? Hangi mantık, hangi hikmet bunların yeryüzünde dolaşıp nefes almalarını emrediyor?" Fakat bunu düşünürken yalnız o adamların dışlarına bakarız; onların da birer kafaları, bunun içinde, isteseler de istemeseler de işlemeye mahkum birer dimağları bulunduğunu, bunun neticesi olarak da kendilerine göre bir iç alemleri olacağını hiç aklımıza getirmeyiz."
Kürk Mantolu Madonna- Sabahattin Ali



Her şey nasıl da bütündü bir zaman
şimdi bahçe eksik, güllerse yarım
Kar yağar, hüzün bile yok ve nerdesiniz
Ah, evet nerdesiniz yoksaydıklarım? [A. Hamdi Tanpınar]

Sokma güneşle arana, İmkânsızın parıltısını!
Ve tanımadan, hiç tanımadan sev insanları!
Değişmenin ebedî olduğu yerde
Güzeldir hayat!  [tanpınar]

Böyle nice yolculuklara çıktım,
büsbütün dönmüş de sayılmam
gittiğim çoğu yerden. [Cevat Çapan]

"Bir kere yanlış trene bindiyseniz; koridordan ters tarafa yürümenin hiçbir faydası yoktur !" 
[ Friedrich Nietzsche]

G. Koreli Samsung'un patron Lee Kun-hee 1993'te Frankfurt'taki toplantida yöneticilerine şunu diyor:
"Karınız ve çocuklarınız hariç her şeyinizi değiştireceksiniz". Sene 2013 ve Samsung dünyanın en büyük şirketlerinden biri haline geliyor. Sahi G. Koreli bir şirket toplantısını niye Frankfurt'ta yapar? şirketin yöneticileri de aynı soruyu sormaktaydılar.

"Öyle bir havada gel ki, vazgeçmek mümkün olmasın." demiş ya Orhan Veli, şuan dışarda öyle bir hava var...

“Roman okumayanlar, kendilerinden çıkamaz, kendilerini başka kimsenin yerine koyamazlar. Bir tek yaşayışları vardır, ömürlerine bin bir kişinin yaşayışını sıkıştıramazlar. Roman okumayanların acıdıkları olur ama, acımak da iki türlüdür. Biri üstünlükten gelen acıma ki gururla, bir çeşit bayağı sevinçle karışıktır; öteki ise karşımızdaki kimsenin acısını kendimizde imiş gibi duyarak acımak.” [Nurullah Ataç, Karalama Defteri]

Girdiği hamamın suyunun pis olduğunu gören Diyojen, “Burada yıkandıktan sonra nereye gidip temizlenmeli!” diye feryat etmişti.
ve gene bir gün ahlaksız bir adamın ev kapısının üzerindeki “Fenalık adına hiçbir şey bu kapıdan girmesin!” kitabesini okuyunca, “O halde ev sahibi nereden girsin!” demişti Diyojen.

Ekmeyen biçmedi bu mezrada elhasıl
Kime lazım ekmek, ona lazım ekmek. [Akbıyık Sultan]


Diyojen'e sormuşlar: 
- Öldüğün zaman seni nasıl gömelim? 
- Yüzü koyun. Çünkü yakında nasıl olsa her şey alt üst olacak!

"Balık düşünmez, çünkü o herşeyi bilir" [Arizona Dream, 1993]

'' Psikopatlıkla alakası yok. Senin dalını kıranın ağacını kökünden sökeceksin.'' [Donnie Brasco - 1997]

Uzun bekleyişlerin kalbe yansıyan ihtilalleri olur. [İskender Pala]

Nerden bilirdik, çalışmaktan
Kocayacağını sevgililerin,
Yaşamanın güzelliği kadar
Hoyratlığını, bezginliğini...
Biz kaldık, koyup gitti bahar,
Her şeyi nerden bilirdik. [Cahit Külebi]

Sosyo-ekonomik olarak avantajlı öğrencilere daha fazla öğretmen ve eğitim olanakları veren tek ülke Türkiye'dir. [OECD]

"Harami var deyu korku salarlar, benim ipek yüklü kervanım mı var? [Karacaoğlan]

Kendini başkalarıyla kıyaslarsan ya mutsuz ya kibirli olursun. Çünkü her zaman senden iyi ve kötü durumda birilerini bulursun. [Şeyh Edebali]

Kişilere değil, ilkelere güvenin. Onlar sizi asla hayal kırıklığına uğratmaz.

Geçmiş geleceğe ışık tutmuyorsa, akıl karanlıklar içinde yürümeye başlamış demektir. [Tocqueville]

Bir Fransız atasözü der ki, “Mezarlıklar vazgeçilmez insanlarla doludur." Bence doğrusu "vazgeçilmez olduğunu sanan insanlarla doludur" olmalıdır.

Beyaz adam toprağa, ağaca ve nehire, alıp satılacak, yağmalanacak bir şey gözüyle bakar. Onun bu ihtirasıdır ki, toprakları çölleştirecek ve her şeyi yiyip bitirecektir. Bir gün son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu, anlayacak... [Kızılderili Şef Seattle - 1853]

Eğer birgün çok büyük bir derdin olursa; Rabbine dönüp 'Büyük bir derdim var' deme. Derdine dönüp 'Büyük bir Rabbim var' de !

“Maddiyata (paraya) tapanlar, deniz suyu içenlere benzerler, içtikçe susuzlukları artar.” [Muhyiddin İbn-i Arabi]


AKŞAM
‘Akşam benim kitabım, ışıldar,
Damaskodan pırıl pırıl kapakları,
Açarım altın tokasını,
Acele etmeden, serin ellerle.
Ve okurum ilk yaprağını
Mesut, samimi havasından.
İkincisini okurum, sessiz
Rüyalarımda görürüm
üçüncü sayfasını…’ [Rainer Maria Rilke]


Hayatta sadece iki trajedi vardir, birincisi istedigine sahip olamamaktir, öbürü sahip olmaktir. [Oscar Wilde]

Genellikle bütün büyük yanlışların altında gurur yatar."[ Ruskin]

"Zaman her şeyin ilacıysa, fazlası intihara girmez mi?" [Oğuz Atay]

"Şımardıysan, artık başka bir düşmana ihtiyacın kalmamış demektir." [Dücane Cündioğlu]

"Dil sürçmesi yoktur; bilinç altında saklanılan bir gerçeğin, bilinçsiz bir anda ağızdan kaçırılması vardır.”
[Sigmund Freud]


Tek yüzün görmiyeyim, var Mısır’a sultan ol! [Necâtî]


bir finlandiyalının dev şantiye haline gelen istanbul gözlemi: "1453'te almışsınız ama hâlâ yerleşememişsiniz..."


"Kendi ahlakını düşmanından dinle, dostundan değil; dostun gözünde her yaptığın iyidir" [Sadi Şirazi]

Evrensel ahlaksızlık zamanlarında gerçeği söylemek devrimsel bir davranıştır [George Orwell]

Ve hiçbir şey istedigim yok
Senden felek
Ama yine de
Ucuz olsun ekmek
Ve pahalı olsun insan hayatı
Resul HAMZATOV

Yılda bir kurbân keserler halk-ı âlem îyd için
Dem be dem sâat be sâat ben senin kurbanınam [Fuzuli]

Vicdan azabı dedikleri şey, ancak bir hafta sürer. Ondan sonra en aşağılık katil bile yaptığı iş için kâfi mazeretler tedarik etmiştir.[Sabahattin Ali]

Yıl 1990. Moskova’da Kızıl Meydan’da Ekim Devrimi’nin yıldönümü için yapılan resmi geçit. “O yılki törenlerin de bir yıl öncekinden farkı yoktu, 1989’dakinden, 1979’dakinden. Etrafta huzursuzluklar vardı ama bu Meydana yansımıyordu, rejim ayaktaydı. İşte o törenden tam 23 gün sonra Sovyetler dağıldı.


Bir evin çatısı ne kadar büyük olursa üstüne sıçan kuş o kadar çok olur. [Çin Atasözü]

“Eğer yüksek taş bir duvar ile o duvara çarpıp kırılan bir yumurta varsa, duvar ne kadar ‘doğru,’ yumurta ne kadar ‘yanlış’ olursa olsun, ben yumurtadan yanayım. Çünkü hepimiz yumurtayız. Kırılgan kabuğumuzun içinde nadide birer ruhuz hepimiz. Ve hepimizin karşısında bir duvar var. Bu, birey olarak asla yapmayacağımız şeyleri yapmaya bizi zorlayan sistemin duvarıdır. Ruhlarımızın birlikteliğiyle, kelimelerimizin kudretiyle o duvara karşı çıkmalıyız." [Haruki Murakami, Japon romancı]

Bir keresinde bugünkü petrol devlerinin çoğunu bünyesinden çıkaran standart Oil’in kurucusu Rockefellere, başarısının sırrını sormuşlar. Şöyle cevap vermiş:
“Çok kolay. Bütün yapmanız gereken erken kalkmak, geç saatlere kadar çalışmak ve petrol bulmak“

Örümcek ağları birleşince, bir aslanı kıskıvrak bağlayabilir.
Etiyopya Atasözü
,
“Gerçekleşmesi zaman alacak diye hayalinizden vazgeçmeyin, zaman nasıl olsa geçecektir.” [Earl Nightingale]

Bilmek yeterli değildir, uygulamak da gerekir. İstemek yeterli değildir, yapmak da gerekir. 
Es ist nicht genug zu wissen, man muss auch anwenden; es ist nicht genug zu wollen, man muss auch tun
 [Johann Wolfgang von Goethe]

Bir ülkenin kalıcı refah artışı sağlayabilmesinin yolu o ülkenin yükte hafif pahada ağır teknolojik mallar satmasından bunun yolu da o ülke insanlarının teknolojiye katkı yapacak buluşlar geliştirmesinden geçiyor. Bunu yapabilmenin ise tek bir yolu var: Bilime dayalı, ama yalnızca bilime dayalı eğitim.[Mahfi Eğilmez]


Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, o ülkede insanların nasıl öldüğüne bakın! [Albert Camus]

Geçmiş ile gelecek suyun suya benzedigi gibi birbirine benzerler. [İbn Haldun, Mukaddime]


Sen ki ey gül, çayırda kızarıp
kurumlanıyorsun
kıpkırmızı, bürünmüş allara
kır şen ve hoş 
ama mutsuz olacaksın
nice güzel olsan da.
Juana Ines de la Cruz
 [Umberto Eco, Gülün Adı]

Her gerçeğin dört köşesi vardır. Bir öğretmen olarak ben sana birini veriyorum, diğer üçünü bulmaksa senin işin...”  demiş Konfüçyus. 

"- Onların gerçek düşmanlarıyla savaşmadıklarının doğru olup olmadığını sordum."
- İnsanın gerçek düşmanları çok güçlü olursa daha güçsüz düşmanlar seçmek gerektiği yanıtını verdi.
[Umberto ECO, Gülün Adı]

"Bir ağacın tabiatı acı olunca onu götürsen cennet bahçesine diksen, cennet ırmağının suyu ile sulasan, dibine bal, halis şeker şerbeti döksen neticede yine aslına cinsine çeker, yine acı meyve verir." [Firdevsi]

“Savaşta asıl hüner her muharebeyi kazanmak değildir, düşmanı daha savaşmadan mağlup etmektir.” [Sun Zi]

Sertlik, bir çeşit ahmaklıktır. [Paul Valery] Zekânın en çok görülen işaret ve belirtisi neşedir. [Montaigne]

"sterben"
Almancada "ölmek" demek. 
Kelime kökünde "kaskatı olmak, hareketsiz kalmak, gözleri sabitleşmek" var. 
Yaşamak diri olmaktır...


"Yemek yemeye niyetin varsa aşçıyı kızdırma." [Çin Atasözü]

"Acının şiddetli oluşu değil, sürekli oluşu yoruyor bizi.." [Oğuz Atay]

Farsça bir mesel var, şöyle der:
"Katre derya içreyse deryadır. Katre derya içre değil ise, katre katredir derya da derya."
Yani “Su damlası okyanustur. Eğer okyanus içindeyse. Yok, su damlası okyanus içinde değilse, bir su damlası bir su damlasıdır, okyanus da okyanus.”
Velhasılıkelam değerli insanlarla birlikte olmak lazım.
 [@keskinismail]

Asıl ticareti gerçekleştirecek olan kentlinin, memur, yönetici ve toprak sahiplerine sürekli boyun eğmesi ve bunlara bağlı olması, Mezopotamya’nın büyük uygarlıklarından bu yana, yani M.Ö. 3000’lerden beri, Ortadoğu toplumlarının belirgin özelliği olmuştur. Böyle bir ortamda yenilikçi düşüncelerin ve zenginlik biriktirecek ticaretin yeşerecek toprak bulamayacağı herhalde doğrudur. [Oral Sander, Anka'nın Yükseleşi ve Düşüşü (Osmanlı Diplomasi Tarihi Üzerine Bir Deneme) ]

"Hayatımda dört hafta mutlu olmuşumdur." demiş Goethe 75 yaşında. Öyle işte... "İnsan olmak acı çekmektir."

"Krallar kendilerini halklarının çobanları olarak betimliyorlardı, ama sürülerini korumaktan ziyade yünlerini kırkmakla meşguldüler, en büyük dertleri emeği denetimleri altına alıp insanları kendi inşaat projelerinde çalışmaya zorlamaktı. Büyük umutlarla Mısır’a göç etmiş Yakup’un oğullarının çok sonraki kuşakları olarak firavunun kentlerinde didinip duran İbraniler, her milletten olan kölelerin en tanınmışlarıydı sadece." [Ian Morris, Dünyaya Neden Batı Hükmediyor (Şimdilik)]

Kanaat oluşturucular, Aydınlanma’nın Avrupa çapında yayılarak, asırlardır  batıl inançla gölgelenmiş karanlık köşelere ışık saçtığından söz etmeyi seviyorlardı. Fakat Aydınlanma ne demekti? Alman düşünür Immanuel Kant sözünü sakınmıyordu:” Bilme cüretinde bulunmak! Kendi anlayış gücünüzü kullanma cesaretine sahip olmak!” 
[Ian Morris, Dünyaya Neden Batı Hükmediyor (Şimdilik)]

Tolstoy’un ünlü bir sözüdür: “Bütün mutlu aileler birbirine benzer, oysa her mutsuz  ailenin mutsuzluğu kendine özgüdür.” İmparatorluklar da öyle. İmparatorlukların çözülüp dağılmasının sayısız nedeni vardır; kaybedilen muharebeler, hoşnutsuz valiler, denetim altında tutulamayan soylular, çaresiz köylüler, yetersiz bürokratlar. Oysa bir arada kalmanın yolu tektir: uzlaşmak
[Ian Morris, Dünyaya Neden Batı Hükmediyor (Şimdilik)]

“Yeni hafif motorları sağlam yeni şasilerle birleştirmek, arabaları ve uçakları yarattı. 1896'da otomobiller hâlâ öyle yavaştı ki, Amerika'nın ilk araba yarışında hoşnutsuzlar sürücülere "git de kendine bir at al!" diye laf attılar. 
[Ian Morris, Dünyaya Neden Batı Hükmediyor (Şimdilik)]

İnsanlar, hep söylenildiği gibi sürü halinde düşünür, sürü halinde çıldırırlar, ancak akıllanmaları tek tek ve yavaş yavaş olur.” [Charles Mackay]

"Vicdan, ahlak, ideal, ilkeli olmak, yaşamın amacı, bu sözler ağzından hiç eksilmedi. Birini küçük düşürmek incitmek karalamak istediğin zaman hep böyle sözler söylersin. Ama bence bir insan bu kelimeleri bu kadar fazla kullanıyorsa esas ondan şüphe etmek lazım. " [Kış Uykusu, N. Bilge Ceylan]


Köyden kente göçte ağalar ve marabalar inşaatlarda buluştu. Ağalar mütahit, marabalar amele oldu. Mimarlara bu düzende yer yoktu! [Nevzat Sayın]



"Vicdan; güçlüleri korkutmak için düşünülmüş, korkakların kullanmış olduğu bir sözcükten başka bir şey değildir. Bizim vicdanımız güçlü kollarımız, kılıçlarsa yasalarımızdır…"
#NadirSarıbacak #HalukBilginer #KışUykusu #WinterSleep #Shakespeare #NuriBilgeCeylan




* "Ancak gerçekten çalışan insan dinlenmenin keyfini sürebilir" (Heidi)



* "şu akıp giden kum seline bak;
ne durması var, ne dinlenmesi
bak birdenbire nasıl bozuluyor dünya.
nasıl atıyor bir başka dünyanın temelini." 
 {Mevlana Celaleddin Rumi}

* Bir zamanlar, İstanbul’da, Mahmut Efendi diye biri yaşarmış. Bir gün, bir komşusu, Mahmut Efendi’yi sokakta çıplak dolaşırken görmüş. Komşu, biraz şaşkınlık ve biraz da kızgınlık içerisinde, Mahmut Efendi’ye, “Neden çıplak dolaşıyorsun?” diye çıkışmış. Mahmut Efendi de; “Soyunmuş bulundum bir kere!” diye cevap vermiş.

* Anladım ki  bilgelikte büyük üzüntü yatıyor. Ve insanın bilgisi arttıkça acısı da artıyor. [Vikings 4Sx14B]

* “Savaşta asıl hüner her muharebeyi kazanmak değildir, düşmanı daha savaşmadan mağlup etmektir.” [Sun Z]

* Hayatımın en mutlu anıymış,bilmiyordum. Bilseydim,bu mutluluğu koruyabilir,her şey de bambaşka gelişebilir miydi? Evet, bunun hayatımın en mutlu anı olduğunu anlayabilseydim, asla kaçırmazdım o mutluluğu. [Orhan Pamuk / Masumiyet Müzesi]

18 Kasım 2020 Çarşamba

Bir Felsefe Antolojisi - Sofi'nin Dünyası (Jostein Gaarder)

 


Sofi'nin Dünyası (Jostein Gaarder)


YUNAN FELSEFESİ

 v  Üçbin yıllık geçmişinin hesabını yapamayan insan günübirlik yaşayan insandır. "Goethe" (s.4)

 v  İsadan önce 700 yıl arında Yunan mitlerinin çoğu Homeros ve Hesiodos tarafından yazıya geçirildi. Bu yeni bir durumun ortaya çıkmasına neden oldu, çünkü mitler yazılır yazılmaz onları tartışmak da mümkün hale geldi. (s.35)

 

v  "Her şey akar," diyordu Herakleitos. Her şey hareket etmektedir ve hiçbir şey kalıcı değildir. Bu yüzden "aynı dereye iki kez girmek mümkün değildir". Çünkü dereye bir kez daha girdiğimde hem dere hem de ben değişmişizdir. (s.45)

 

v  Sokrates'ten birkaç yüz yıl sonra yaşamış Romalı filozof Cice-ro şöyle diyordu: "(O) felsefeyi gökyüzünden Dünya'ya indirip şehirlerde barındırdı. Felsefeyi evlere sokup insanları hayat ve töreler, iyilik ve kötülük üzerine düşünmeye zorladı." (s.84)

 

v  Üçüncü iyi devlet biçimi de Aristoteles'in politeia demekle kastettiği demokrasidir. Ancak bu yönetim biçiminde de varolan tehlike, bir demokrasinin kolayca bir ayaktakımı egemenliğine dönüşebilmesidir. (s.146)

 

v  Aristoteles İ.Ö. 322 yılında öldü. Bu dönemde Atina da öncülük rolünü kaybetti. Bunda hiç kuşkusuz Büyük İskender'in (356-323) fetihlerinin yarattığı büyük politik değişimlerin önemli rolü olmuştu. Yunan kültürü ve Yunan dilinin egemen olduğu yeni bir dünya oluşur. Yaklaşık olarak 300 yıl süren bu döneme Helenizm diyoruz. (s.160)

 

ROMA DÖNEMİ

v  İ.Ö. 50 yıllarında askeri ve politik güç Roma'nın eline geçti. Bu yeni süper güç sırayla tüm Helenistik kentleri zaptetti ve böylece Batı'da İspanya'dan Asya'nın içlerine kadar Roma kültürü ve Latince geçerli oldu. Bu döneme de Roma dönemi ya da Geç Antik Çağ diyoruz. (s.160)

 

v  Geç Antik Çağa genel olarak dinsel şüpheler, kültürel çözülüşler ve karamsarlık damgasını vurdu. "Dünya eskidir," dendi. Bu yeni dünya toplumunda da en önemli felsefi proje etik oldu. Soru, gerçek mutluluğun ne olduğu ve bunun nasıl elde edileceği sorusuydu. (s.162)

 

v  Sokrates'in bir gün pazarda bir tezgâhın önünde durup şöyle dediği anlatılır: "Ne kadar çok şey var hiç mi hiç işime yaramayan!" Bu sözler Atina'da İ.Ö. 400 yıllarında Anthisthenes tarafından kurulan kinik felsefeyi çok güzel özetler. Kinikler arasında en çok tanınmış olanı Anthisthenes'in öğrencisi Diogenes'dir (s.163)

 

v  Stoacılığın kurucusu aslen Kıbrıslı olup bir deniz kazasından sonra Atina'daki Kiniklere katılan Zenon'dur. Zenon derslerini sütunlu bir yolda verirdi. "Stoacı" terimi Yunanca sütunlu yol anlamına gelen stoa sözcüğünden türemiştir. (s.165)

 

v  Herakleitos gibi Stoacılar da tüm insanların ortak bir dünya mantığının ya da "logos"un bir parçası olduğunu savunuyorlardı. Her bir insan minyatür bir dünya; "makro kosmos"un "mikro kosmos", "büyük evren"in "küçük evren" olarak yansımasıydı. Stoacılara göre tek insanla evren arasında bir fark olmadığı gibi, "ruh" ile "madde" arasında da bir fark yoktu. (s.165)

 

v  Zamanının tipik örnekleri olan Stoacılar gerçek anlamda birer "kozmopolittiler. Çağdaş kültüre "fıçı filozoflarından" (Kiniklerden) çok daha açıktılar. İnsanın toplum içindeki yaşamına önem verip politikayla uğraşıyorlardı. Pek çokları, örneğin Roma imparatoru Marcus Aurelius (121-180), devlet görevlerinde yer alıyorlardı. Cicero (İ.Ö 104-43) başta olmak üzere bir çok Stoacı, Roma'da Yunan kültürü ve felsefesinin yayılmasına katkıda bulundular. "Hümanizm" yani değer ölçüsü olarak insanı koyma kavramının kurucusu da Cicero'dur. Stoacı Seneca (İ.Ö.4 - İ.S. 65) da bundan birkaç yıl sonra "insan, insan için kutsaldır" demiştir. Bu deyiş o günden bu yana Hümanizmin sloganı olagelmiştir. (S.166)

 

v  Stoacılar ayrıca tüm doğal süreçlerin -örneğin hastalık ve ölümün- doğanın müdahale edilemeyen yasalarını izlediğini söylerler. İnsan bu yüzden kaderine boyun eğmeyi öğrenmelidir. Hiçbir şey rastlantıya dayanmaz. Her şey zorunluluktan doğar, kaderden şikâyet etmek hiçbir işe yaramaz, derler. Hayâtın güzel yanları da sakin olarak karşılanmalıdır. Bu noktada Stoacılar, dış özelliklere itibar etmeyen Kiniklerle benzeşirler. Günümüzde de hâlâ duygularına kapılıp gitmeyen birinden bahsederken "Stoacı dinginlik" deyimi kullanılır. (S.166)

 

v  Sokrates'in Aristippos adında bir başka öğrencisi daha vardı ki o, yaşamın amacının mümkün olduğunca çok haz almak olması gerektiğine inanıyordu. "En üstün iyilik nazdır" ve "en büyük kötülük acıdır" diyordu. Böylece her türlü acıdan uzak durmaya yönelik bir yaşama sanatı geliştirmek istiyordu. İ.Ö. 300 yıllarında Epikuros (341-270) Atina'da bir felsefe okulu kurdu (Epikurosçuluk). Epikuros Aristippos'un hazcı ahlakını geliştirip bunu Demokritos'un atom öğretisiyle birleştirdi. (S.167)

 

v  Epikuros, gayet basit bir şekilde, "ölüm bizi ilgilendirmez," diyordu. "Biz varolduğumuz sürece, ölüm yoktur; ölüm olunca da, biz artık yokuz." (Bu anlamda kimse kendi ölümünden acı çekemez.) Epikuros kendi kurtuluşçu felsefesini "dört ilaç" adını verdiği şu dört noktada özetledi: Tanrılardan korkmamız gerekmez. Ölümden kaygı duymamız gerekmez. İyiyi elde etmek kolaydır. Korkunç olana katlanmak kolaydır. (S.168)

 

DOĞU

 

v  Batı Mistisizminde -yani Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlıkta- Gizemci, karşılaştığı Tanrı'nın kişisel bir Tanrı olduğunu vurgular. Tanrı doğada ve insanın ruhunda bulunmakla beraber, dünyanın çok üstündedir de. Doğu Mistisizminde -yani Hinduizm, Budizm ve Çin dininde- ise Gizemcinin Tanrı'yla ya da "evrensel ruh"la tam bir birleşme gerçekleştirdiğini vurgulamak yaygındır. "Ben evrensel ruhum," der Gizemci ya da "ben Tanrı'yım". Çünkü Tanrı dünyadadır ve başka bir yerde değildir. (S.173)

 

v  Hint-Avrupa bölgelerinde birbirine benzer sözcükler olarak karşımıza çıkar. Birkaç örnek vereyim: Eski Hintliler gökyüzü tanrısı Dyaus'a taparlardı. Bu tanrının Yunancadaki adı Zeus, Latincedeki adı luppiter (aslı lov-peder, yani "Baba lov") olup Norön mitolojisinde de Tyr olarak karşımıza çıkar. Yani Dyaus, Zeus, lov ve Tyr aynı sözcüğün değişik "lehçe"lerde söylenişidir. (s.186)

 

v  Hint-Avrupalılarda en önemli duyunun görme olduğunu söylemiştik. Samî kültürler içinse duymak çok önemlidir. Yahudi inanç bildiriminin "Duy, ey İsrail!" sözleriyle başlıyor olması bir rastlantı değildir. (S.191)

 

v  Hint-Avrupalıların tanrıların resim ve heykellerini yaptıkların-dan söz etmiştik. Samîler içinse aynı ölçüde tipik olan şey "resmi yasaklamalarıdır. Tanrı'nın ya da "kutsal olanın resmini ya da heykelini yapmak yasaktı. Peki ama nasıl oluyor da Hıristiyan kiliseleri Tanrı'nın ve İsa'nın resimleriyle dolu oluyor, diye sorabilirsin. Çünkü işte bu Hıristiyanlığın Yunan-Roma kültüründen etkilenişine bir örnek. (Ortodoks kilisesinde, yani Yunanistan ve Rusya'da, İncil'de anlatılan öykülerden yola çıkarak "oyma" putlar ya da heykeller veya İsa'nın haç üstünde resmini yapmak hâlâ yasaktır.) (s.192)

 

v  Krallar başa geçmeden önce halk onları yağlardı. Bu yüzden de onlara "yağlanmış" anlamında Mesih denirdi. (s.194)

 

v  Hıristiyanlığa göre de yaşamış tek dürüst insan İsa'dır. O da buna rağmen ölüme mahkum edilmiştir. Hıristiyan inanışına göre o insanlık uğruna ölmüştür. İsa'nın "ızdırabı" deyişiyle kastedilen de budur. (s.199)

 

v  İyice basitleştirecek olursak, Yeni Platonculuğun batıda, Platon'un doğuda ve Aristoteles'in Araplarda yaşamaya devam ettiğini söyleyebiliriz. (S.217)

 

v  Sonuç olarak bu üç kol, Ortaçağ biterken Kuzey İtalya'da buluştu. Arap etkisi İspanya'daki Araplardan, Yunan etkisi de Yunanistan ve Bizans'dan geliyordu. Böylelikle "Rönesans" ya da başka bir deyişle antik kültürün "yeniden doğuşu" başladı. Dolayısıyla antik kültür de uzun bir Ortaçağdan hayatta kalarak çıkmış oluyordu. (S.217)

 

v  Augustinusla beraber Atina'daki Hümanizmden bir parça uzaklaşmış oluyoruz. Öte yandan insanları bu şekilde ikiye bölen Augustinus değildir. O bu konuda yalnızca İncil'de yazılanlara başvurur. Augustinus, tüm insanim tarihinin "Tanrı devleti" ile "yeryüzü devleti" arasındaki mücadeleden ibaret olduğuna inanır. Bu iki "devlet" birbirinden tamamen ayrı iki politik devlet değildir. İkisi de her bir insanın içinde gücü ele geçirmek için savaşır. Yine de "Tanrı devleti"nin kilisede, "yeryüzü devleti"nin de politik devlet aygıtında (örneğin Augustinus'un yaşadığı dönemde dağılan Roma İmparatorluğunda) vücut bulduğu söylenebilir. Augustinus'un 'Tanrı devleti" kilise kurumuyla özdeşleştirildi. Ancak 1500'lü yıllardaki Reformasyon hareketi sırasında, Tanrı tarafından kurtarılmanın yolunun Kiliseden geçmek zorunda oluşu eleştirilmeye başlandı. (S.223)

 

v  Geç Ortaçağın ilk ve en önemli filozofu, 1225 ile 1274 yılları arasında yaşamış olan Aquino'lu Thomas'dır. Thomas'a "filozof diyorum, ancak o filozof olduğu kadar teologdu da aynı zamanda. Zaten bu dönemde "felsefe" ile "teoloji" arasında bir fark da yoktu. Kısaca, Augustinus'un Ortaçağın başında Platon'u "Hıristiyanlaştırışı" gibi Aquino'lu Thomas'ın da Aristoteles'i Hıristiyanlaştırdığını söyleyebiliriz. (s.226)

 

RÖNESANS

 v  Rönesansla, 14. yüzyıl sonlarında başlayan kapsamlı bir kültürel patlamayı kastediyoruz. Kuzey İtalya'da başlayan bu olay, 15 ve 16. yüzyıllarda kuzeye yayıldı. (s.247)

 

v  Bu üç şey, pusula, barut ve kitap basma sanatı, Rönesans dediğimiz bu yeni çağın önemli unsurları. (s.249)

 

v  Kitap basma sanatı da Rönesans Hümanistlerinin fikirlerini yaymak açısından önemliydi. Kitap basma sanatının yaygınlaşması, kilisenin bilgi üzerindeki tekelinin ortadan kalkmasına katkıda bulundu en azından. (s.249)

 

v  Hümanistleri insana ve insanın değerine inandılar. Bu, insanın günaha yatkın yanının tek taraflı bir biçimde vurgulandığı Ortaçağ insan görüşüyle taban tabana zıt bir görüştü. İnsan sonsuz büyük ve sonsuz değerli bir varlık olarak görüldü. (S.250)

 

v  Rönesans Hümanizmi bireyciliğe Antik Çağ Hümanizminden çok daha fazla önem veriyordu. Yalnız insan olmakla kalmayıp, özgün birer bireydik de aynı zamanda. Bu düşünce insan dehasına sınırsız bir tapınmaya yol açıyordu. İdeal bir tip olarak görülüyordu "Rönesans insanı". Bu insan yaşamın, sanatın ve bilimin her alanında yer alan bir insandı. (S.251)

 v  Francis Bacon "Bilgi güçtür!" diyordu. Bacon böylece bilginin pratik bir faydası olduğunu dile getiriyordu ki bu düşünce de insanlık için yeni bir düşünceydi. (s.256)

 

v  Rotterdam'lı Erasmus gibi birtakım Hümanistler, Luther'i insana yeterince değer vermemekle eleştirdiler. Çünkü Luther insanın günahkâr olduğu için mahvolmaya mahkûm olduğunu söylüyordu. İnsan ancak Tanrı'nın affıyla "meşrulaşabilirdi". Çünkü günahın sonu ölümdü. (s.270)

 

Barok Dönem

 v  Şimdi 17. yüzyıldan ya da bir başka deyişle "Barok dönemi"nden bahsedeceğiz. Barok" sözcüğü aslında "düzgün olmayan inci" anlamına gelir. Basit ve uyumlu Rönesans sanatının tersine Barok döneminin sanatına egemen olan şey de birbirine uymayan biçimlerdi. Genel olarak 17. yüzyıla damgasını vuran' şey uzlaşmaz karşıtlıklar arasındaki gerilimdi. (s.284)

 

v  Barok döneminin en ünlü deyişlerinden biri "carpe diem", yani "günü yakala"dır. Sonraları çok kullanılan bir başka Latince deyiş de "memento mori", yani "öleceğini hatırla"dır. (s.285)

 

v  Jeppe bir hendekte uyuya kalır. Uyandığında kendini baronun yatağında bulur. O zaman yoksul bir köylü olduğunu rüyasında gördüğünü sanır. Sonra yeniden uykuya daldığında onu yine hendeğe taşırlar. Bu sefer de uyandığında rüyasında baron olduğunu gördüğünü sanır. (s.288)

 

v  'Tüm ülkeler yok olsa yine Tanrı Tanrı'dır, insanların tümü ölse yine Tanrı Tanrıdır. ." (s.289)

 

v  Kimine göre varoluşumuz tamamen ruhsal bir temele sahipti. Bu görüşe Düşüncecilik (İdealizm) diyoruz. Bunun tam karşıtı görüşe de Özdekçilik (Materyalizm) diyoruz. Özdekçiliğe göre, etrafımızdaki her şey somut ve elle tutulur bir özden kaynaklanır. (s.289)

 

v  Bunların içinde en etkin olanı, İngiliz filozof Thomas Hobbes idi belki de. Hobbes'a göre insan ve hayvanlar da dahil olmak üzere her şey yalnız ve yalnız maddesel parçacıklardan oluşmaktaydı. İnsan aklı ya da ruhu da beyindeki küçücük parçacıkların hareketi sayesinde vardı. (s.290)

 

v  Rus bir beyin cerrahıyla yine Rus bir astronot din konusunda tartışıyorlardı. Beyin cerrahı dindar, astronotsa dindar bir kişi değildi. "Uzayda çok dolaştım," diye övünerek konuştu astronot, "ama ne Tanrı'yı gördüm ne de meleklerini!" Cerrah cevap verdi: "Ben de çok zeki beyinler ameliyat ettim, ama tek bir düşünce görmedim!" (s.291)

 

v  Leibniz'e göre, maddesel olanla ruhsal olan şey arasındaki fark, maddesel olanın kendinden küçük parçalara ayrılabilir oluşudur. Ruhsa ikiye, üçe bölünemez. (s.292)

 

v  Descartes uzun çalışmalardan sonra Ortaçağdan gelme bilgilere yüzde yüz güvenilemeyeceği sonucuna vardı. Bu açıdan Descartes, Atina'daki meydanlarda hüküm süren görüşlere inanmayan Sokrates'e benzetilebilir. (s.293)

 

v  Descartes öncelikle, açık ve seçik algılamadan bir şeyin doğru olduğunu söyleyemeyeceğimizi vurgular. Bunu başarabilmek içinse, bileşik bir problemi olası en küçük bileşenlerine ayırmak gerekebilir. Sonra bu soruların en basitinden yola çıkarak işe koyulabiliriz. "Ölçülebilen her şeyin ölçülmesi, ölçülemeyenin de ölçülebilir kılınması gerekir" diyen Galilei gibi, her bir düşüncenin iyice "tartılıp biçilmesi" gerektiğini söyleyebilirsin. (s.296)

 

v  Uyanık durumumuzda rüyadan ayırt edebilecek tek bir özellik göremiyorum," der Descartes. Ve devam eder: "Tüm yaşamının bir rüya olmadığından nasıl emin olabilir insan?" Her şeye rağmen emin olduğu bir şey vardı, bu da şüphe ettiğiydi. Şüphe etmesi düşünüyor olduğu, düşünüyor olması da düşünen bir canlı olduğu anlamına gelirdi. Ya da kendi deyişiyle: "Cogito, ergo sum." (s.298)

 

SPİNOZA

 v  Spinoza Amsterdam'daki Yahudi cemaatinin bir üyesiydi. Ancak çok geçmeden düşüncelerinden ötürü afaroz edildi. (s.309)

 

v  Spinoza'nın felsefesindeki ana noktalardan birisi de şeyleri "sonsuzluk açısından" görmektir. (s.310)

 

v  Spinoza varolan her şeyin doğanın kendisi olduğunu söylemekle kalmayıp Tanrı ile doğa arasında benzerlik gözetti. Tanrının her şey olduğunu ve her şeyin Tanrı'da varolduğunu söyledi. Spinoza için Tanrı dünyayı yaratan ve dolayısıyla dünyanın dışında olan bir varlık değildi. Onun için Tanrı dünyanın ta kendisiydi. Bazen bunu başka türlü dile getirdiği de olur. Dünya Tanrıdadır da der.  (s.311)

 

v  Spinoza Descartes gibi "îkici" bir gerçeklik anlayışına sahip değildi. O, "Birci" idi. Yani tüm doğayı ve varolan her şeyin tüm koşulunu bir ve tek bir töze indirgiyordu. (s.313)

 

v  Spinoza'ya göre Tanrı -ya da doğa yasaları- olan biten her şeyin içsel nedenidir. Tanrı dışsal bir neden değildir, çünkü ifadesini yalnız ve yalnız doğa yasaları aracılığıyla bulur. Tanrı ipleri çekerek olan biteni belirleyen bir kukla oynatıcısı değildir. Kukla oynatıcısı kuklaları dışarıdan yönetir, dolayısıyla kuklaların hareket etmesinin "dışsal nedeni"dir. Ama Tanrı dünyayı böyle yönetmez. Tanrı dünyayı doğa yasaları aracılığıyla yönetir. (s.316)

 

LOCKE, HUME, BERKELEY

 v  Locke yakın dönemin cinslerin eşitliği konusuyla ilgilenen ilk filozoflarından biridir. Kadın-erkek eşitliği konusunda önemli bir rol oynayan, adaşı John Stuart Mili üzerinde büyük etkisi olmuştur. (s.330)

 

v  Locke, genel olarak, 18. yüzyıl Fransız Aydınlanma Çağı'nda serpilip gelişen pek çok düşüncenin babası olmuştur. Örneğin güçlerin ayrımı ilkesinden ilk söz eden o olmuştur. (s.330)

 

v  1711-1776 yıl arında yaşamış olan Hume'un felsefesi, en önemli Empirisizm felsefesi olarak görülür. Böyle önemli görülmesinin bir başka nedeni de büyük filozof Immanuel Kant'ı kendi felsefesini oluşturmak konusunda esinlendiren bir filozof olmasıdır. (s.331)

 

v  Hume, insanın iki tür algılayış biçimine sahip olduğunu söyleyerek işe başlar. Bunlar izlenim ve fikirlerdir. "İzlenim" dış gerçekliğin anlık algılanışıdır. "Fikir" ise bu tür bir izlenimi yeniden anımsamaktır. - Birkaç örnek veriniz lütfen! - Sobaya değip elini yakarsan, o an bir "izlenim" edinirsin. Bir zaman sonra elini yaktığını hatırlarsın. Hume'un "fikir" dediği de budur. Bu ikisi arasındaki fark, izlenimin, izlenimi anımsayan fikirden çok daha güçlü, çok daha canlı olmasındadır. (s.334)

 

v  Buddha'ya göre yaşam, insanı sürekli dönüştüren bir zihinsel ve fiziksel süreçler dizisidir. Çocuklukla büyüklük aynı şey değildir; dünkü benle bugünkü ben aynı şey değildir. "Hiçbir şeye bu 'benimdir' diyemem," der Buddha ve devam eder: "hiçbir şeye bu 'benim diyemem." Yani "ben" diye bir şeyden, değişmeyen ve hep aynı kalan bir kişilikten söz edilemez. (s.339)

 

v   Hume, yalnızca varlığını kesin bir şekilde duyumsadığı şeylerin gerçek olduğuna inanırdı. Bunun dışındaki şeyler konusunda ise her şeye açıktı. Ne Hıristiyanlığı, ne de mucizeleri reddediyordu. Ancak ona göre bu iki şey tam da inançla ilgili, bilimle ya da akılla ilgisi olmayan şeylerdi. İnançla bilim arasındaki son bağın Hume'un felsefesiyle sona erdiğini de söyleyebiliriz. (s.340)

 

v  Çocuklar her konuya tarafsız yaklaşırlar. Ve bu, sevgili Sofi, bir filozofun en önemli özelliğidir. Çocuklar dünyayı ne eksik ne de fazla, tam olduğu gibi algılarlar. (s.343)

 

v  Bizim yüzyılımızda yaşamış bir Empirist, Bertrand Russeli buna çok daha grotesk bir örnek verir: Her gün kümese gelen çiftçinin karısının kendisine yemek verdiğini gören tavuk, sonunda kadının kümese gelmesiyle tabağına yem konması arasında bir nedensellik bağı olduğu sonucunu çıkarır. - Oysa çiftçinin karısı bir gün kabına yem koymaz. - Oysa bir gün çiftçinin karısı gelip tavuğun boynunu koparır! - Of, ne iğrenç! - Zaman içinde bir şeyin bir başka şeyi izlemesi, bunların arasında mutlaka bir "nedensellik ilişkisi" olduğu anlamına gelmez. İnsanları çabuk sonuçlara varmaya karşı uyarmak bir filozofun en önemli görevlerinden biridir. Aslında bunlar pek çok boş inanın da nedenidir. -Nasıl? - Yoldan geçen bir kara kedi görürsün. (s.345)

 

v  Hume'a göre neyin doğru neyin yanlış olduğunu bize söyleyen şey aklımız değildir. - Ya nedir o zaman? - Duygularımızdır. Birine yardım etmeye karar verdiğinde, yardım etmeni sağlayan şey akim değil, duygularındır. (s.347)

 

v  Örneğin bir sel afeti olsa, zarara uğrayanlara yardım etmemizi duygularımız söyler. Tamamen duygusuz olup kararı "soğuk aklımıza" bıraksaydık, aklımız bize, dünyanın nüfusunun tehlike verici oranda arttığını, bu yüzden bu sel afetinde birkaç milyon kişinin ölmesinin iyi olacağını bile söyleyebilirdi. (s.349)

 

v  George Berkeley 1685 - 1753 yıl arı arasında yaşamış olan, İrlandalı bir piskopostu (s.350)

 

v  Öte yandan Empiristlerin en tutarlısı sayılabilecek kişi de yine Berkeley idi. - Dünyada duyumsadıklarımızın ötesinde bir şey bilemeyeceğimize inanıyordu öyleyse, değil mi? (s.351)

 

v  Berkeley'e göre kendi ruhum, tıpkı rüya görürken olduğu gibi, kendi fikirlerimin nedeni olabilir; ancak "maddi" dünyamızı oluşturan fikirlerin nedeni bir başka ruh olmalıdır. " 'Her şeyin kendinde ve her şeyi içeren' nedeni o ruhtur" der Berkeley. (s.352)

 

v  "Acır, acımaz mı tohumların patlaması. ." (s.358)

 

AYDINLANMA

 v  NEYSE GÜNEŞ KARA TOPRAĞA, GERÇEK AYDINLANMA ODUR İNSANA N.F.S. Grundtvig (s.361)

 

v  Fransız Aydınlanma düşüncelerini anlatacak ve özellikle yedi önemli nokta üzerinde duracak. Bunlar: 1. Otoriteye karşı çıkış 2. Usçuluk 3. Aydınlanma düşüncesi 4. Kültür iyimserliği 5. Doğaya dönüş 6. İnsancıllaştırılmış Hıristiyanlık 7. İnsan hakları (s.388)

 

v  18. yüzyılın ilk yarısında felsefenin ağırlıklı olarak İngiltere'de, 18. yüzyılın ortalarında Fransa'da, yüzyılın sonundaysa Almanya'da hissedildiğini söylemek yanlış olmaz. (s.389

 

v  Locke Tanrı'ya inancın ve belli bazı ahlaki normların insan aklında var olduğuna inanıyordu. Aydınlanma felsefesinin temelini de bu düşünce oluşturur. (s.390)

 

v   Aydınlanma filozoflarının çoğu, Sokrates ve Stoacılar gibi Antik Çağ Hümanistleriyle aynı doğrultuda olarak insan usuna sonsuz ölçüde güveniyorlardı. (s.391)

 

KANT-- üzerimdeki gökyüzü ve içimdeki ahlak yasası

 v  Immanuel Kant 1724'de Doğu Prusya'daki Königsberg kentinde bir saracın oğlu olarak dünyaya geldi. 80 yaşında ölene dek hemen hemen tüm ömrünü burada geçirdi. Ailesi koyu Hıristiyandı. Onun da felsefesinin önemli temellerinden birini kendi dinsel inancı oluşturur. Berkeley gibi o da Hıristiyanlık inancının temel erini korumak gerektiğine inanıyordu. (s.401)

 

v  Usçular, tüm insan bilgisinin temelinde usun olduğunu öne sürüyorlardı. Empiristler ise dünya hakkındaki tüm bilgileri duyular aracılığıyla edindiğimizi söylüyorlardı. Hume, ayrıca, salt duyumsal izlenimlerle ulaşabileceğimiz sonuçların sınırlı olduğunu dile getiriyordu. (s.401)

 

v  Kant, dünyayı algılamamızda hem "duyu"ların hem de "us"un rol oynadığını söylüyordu. Usçuların usun rolünü, Empiristlerinse duyumsal izlenimlerin rolünü fazla abarttığını düşünüyordu. (s.402)

 

v   Kant, esas olarak dünya hakkındaki bilgilerimizin duyumsal izlenimlerimiz yoluyla oluştuğu konusunda Hume ve Empiristlerle aynı fikirdedir. Ancak -ki bu noktada elini Usçulara uzatır- usumuzun da etrafımızdaki şeyleri nasıl algıladığımızı büyük ölçüde belirlediğini söyler. Yani insan aklı dünyayı algılayışta önemli bir rol oynar. (s.402)

 

v  Kant'a göre insanın dünyayı algılayışını belirleyen iki tür koşul vardır. Birincisi duyularımızla algılamadan önce hakkında bir şey bilemeyeceğimiz dış koşullar ki buna bilginin maddesi diyebiliriz. İkincisi de örneğin her şeyi zaman ve uzamdaki olaylar ve kesin nedensellik yasaları içerisindeki süreçler olarak algılayışımızdaki gibi insanın içinde olan koşullar ki buna da bilginin biçimi diyebiliriz. (s.406)

 

v  Evrenin nereden geldiğini merak edip buna olası yanıtlar getirdiğimizde usumuz bir anlamda boşta çalışmaya başlar. Çünkü usun o zaman "işleyeceği" hiçbir duyu maddesi, yararlanabileceği hiçbir deneyim yoktur. Çünkü kendimizin de küçük bir parçasını oluşturduğu bu büyük gerçekliği hiçbir zaman duyumsamamışızdır. (s.408)

 

v  Kant'a göre, bu tür büyük sorulara yanıt olarak her zaman birbirinin Karşıtı görüşler ortaya çıkabilir ve insan usu bu görüşlerin ikisini de doğru, ikisini de yanlış bulabilir. (s.409)

 

v  Ne us ne de deneyim Tanrı'nın varolduğunu kanıtlamaya yetmezdi. Çünkü us için Tanrı'nın varlığı eşit derecede akla uygun ve akla aykırı. (s.410)

 

v  Kant dine yeni bir boyut kazandırdı. Deneyimin ve usun yetersiz kaldığı noktada oluşan boşluğu ancak dinsel inanç doldurabilirdi. (s.410)

 

v  Kant bu tip soruların insanın inancına bırakılması gerektiğini söylemekten daha da ileriye giderek, insanın ölümsüz bir ruhu olduğunu, Tanrı'nın varolduğunu ve insanın özgür bir iradesi olduğunu varsaymanın insan ahlakı için gerekli olduğunu öne sürmüştür. (s.411)

 

v  İnsan beyni bizim anlayabileceğimiz kadar basit olsaydı, onu anlayamayacak kadar aptal olmamız gerekirdi. (s.413)

 

v  Herkes doğru ile yanlışın ne olduğunu bilirdi; bunu yalnızca öğrendiğimiz için değil, bu bilgiyle doğduğumuz için bilebilirdik. Kant'a göre her insan "pratik bir us "a, yani ahlak açısından neyin doğru neyin yanlış olduğunu belirleyen ussal bir yeteneğe sahipti. (s.414)

 

v  Kant'a göre ahlaksal olarak doğru bir davranışı belirleyen şey niyettir, eylemin sonucu değildir. Bu yüzden Kant'ın ahlakına niyet ahlakı da denir. (s.416)

 

v  Descartes'ın beden ve düşünceden oluştuğu için insanı "ikili bir varlık" olarak görüşü gibi Kant da insanı ikiye böler. Duyusallık sahibi varlıklar olarak nedensellik kurallarına boyun eğ. mek durumundayız, der Kant. Duyumsadığımız şeylere biz karar veremeyiz; istesek de istemesek de dış nedenler duyusallığımız yoluyla bize ulaşır, bizi etkiler. Ancak insan yalnızca duyan bir varlık değil, düşünen bir varlıktır da aynı zamanda. - Bunu açıkla biraz! - Duyan varlıklar olarak doğanın düzenine tümüyle aitiz. Dolayısıyla nedensellik yasasının boyunduruğundayızdır. Bu anlamda özgür bir irademiz yoktur. Ancak düşünen insanlar olarak Kant'in "das Ding an sich" dediği şeyin, yani duyularımızdan bağımsız olarak kendinde varolan dünyanın bir parçasıyızdır. Yalnız ahlaksal seçimler yapabilmemizi sağlayan "pratik us"umuzu izlediğimiz sürece özgür bir iradeyle davranıyor oluruz. Çünkü ahlak yasasına uymak, yasayı koyan kendimize uymak demektir. S.417

 

v  Königsberg'deki mezarındaki mezar taşında en ünlü sözleri yer alır. İki şeyin ruhunu hayranlık ve saygıyla kapladığı yazılıdır burada. Bunlar "üzerimdeki gökyüzü ve içimdeki ahlak yasa-sı"dır. İşte, Kant'ı ve felsefesini yola çıkaran büyük gizem. (s.418)

 

v  Kant "Sonsuz Barış" adlı incelemesinde, tüm ülkelerin bir "Halklar Birliği" içerisinde biraraya gelmelerini, bunun milletler arasında sürekli bir barışın güvencesi olduğunu yazar. Onun 1795'deki bu tezinden yaklaşık 125 yıl sonra, Birinci Dünya Savaşı'nın hemen ardından "Halklar Birliği" kurulmuştur. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra da bunun yerini Birleşmiş Milletler almıştır. Yani Kant'ın BM fikrinin babası olduğu söylenebilir. (s.422)

 

v  Romantiklerin pek çoğu kendilerini Kant'ın mirasçısı olarak gördüler aslında. Çünkü Kant "das Ding an sich"i tümüyle bilemeyeceğimizi söylemişti. Ayrıca bilginin oluşumunda "ben"in önemli katkısının da altını çizmişti. Öyleyse varoluşun yorumu tümüyle bireye kalmıştı. Romantikler bu "benciliği" sonuna dek kul andılar. Bu, sanatçı dehaya tapınmaya da yol açtı. (s.428)

 

v  Kant'a göre sanatçı bilme yeteneğiyle özgürce oynar, Alman şairi Schiller Kant'ın bu görüşünü daha da ileri götürür ve sanatçının etkinliğini bir oyun olarak görür. Ve insan yalnızca oyun oynarken özgürdür çünkü ancak o zaman kendi kurallarını kendi koyar. Romantiklere göre yalnızca sanat bizi "dile gelmeyen"e yaklaştırabilirdi. Bazıları daha da ileri gidip sanatçıyı Tanrı'ya benzettiler. (s.429)

 

v  Çünkü sanatçı da tıpkı Tanrı'nın evreni yaratması gibi kendi gerçeğini yaratır. (s.429)

 

ROMANTİZM  

 v  Romantizm her şeyden önce kente özgü bir olguydu. 19. yüzyılın ilk yarısında Almanya'da ve Avrupa'nın diğer ülkelerinde kent kültürü güçlü bir şekilde boy atmaya başladı. (s.430)

 

v  İlk kuşak Romantikler 1800'lü yılların gençliğiydiler. Bu yüzden Romantizm akımını Avrupa'nın ilk gençlik ayaklanması olarak adlandırabiliriz. Romantiklerle bunlardan 150 yıl sonra ortaya çıkan Hippi hareketi arasında büyük benzerlikler vardır. (s.431)

 

v  "İşsizlik dahinin ideali, tembellik Romantizmin özüdür" (s.431)

 

v  Romantik aşklardan söz ettik. Erişilmez aşk teması ilk kez 1774'de Goethe'n'ın mektuplardan oluşan romanı "Genç Wertherin Acıları'nda işlendi. Bu kısa roman Werther'in sevgilisine kavuşamadığı için kendini vurmasıyla sona erer. (s.432)

 

v  En önemli Romantik filozof 1775 -1854 yıl arı arasında yaşamış olan Schelling idi. Schelling "ruh" ile "madde" arasındaki ayrımı kaldırmaya çalıştı. Ona göre tüm doğa, yani hem insan ruhu hem de fiziksel gerçeklik, tek bir Tanrı'nın ya da "evrensel ruh"un ifadesiydi. (s.433)

 

v  "Norveç'in rüzgarla sürüklenmiş yaprağı" dediği doğa bilimci Henrik Steffens, Alman Romantizmi konusunda ders vermek üzere 1801'de Kopenhag'a geldi. O, Romantizm hareketini şu sözlerle özetliyordu: "evrenin sırrını hammaddeden yola çıkarak aramaktan yorgun düşmüş bizler, sonsuzu bulmak için yeni bir yol seçtik. Kendimize dönerek yeni bir dünya yarattık." (s.434)

 

v  - Schelling doğada, taş ile topraktan insan aklına uzanan bir "gelişme" görüyordu. Cansız doğadan karmaşık yaşam biçimlerine derece derece bir geçiş olduğunun altını çiziyordu. Romantizmde doğa bir organizma olarak görülür. Organizma da içindeki olanakları sürekli geliştiren bir şeydir. Doğa, durmadan açan bir çiçek ya da şiir üreten bir şair gibidir. (s.434)

 

v  Tiyatro nasıl Barok Döneminin gözde sanatıysa, masal da Romantizmin en önde gelen sanat türüydü. Masal yazara, yaratıcı gücünü sınırsız bir biçimde kullanma olanağı veriyordu. (s.438)

 

v  Romantizm filozofları, "evrensel ruh"u, dünyada varolan şeyleri rüyamsı bir şekilde yaratan bir "ben" olarak algılıyorlardı. Filozof Fichte'ye göre doğa, daha yüce ve bilinç ötesi bir kavrayışın sonucuydu. Scheling dünyanın "Tanrı'da varolduğunu" söylüyordu. Ona göre Tanrı birtakım şeylerin farkındaydı, ancak doğanın bazı yanları Tanrı'nın bilinç ötesi varlığının bir yansımasıydı. Çünkü Tanrı'nın da vardı "karanlık" bir yüzü. (s.438)

 

HEGEL - doğru olan tarihe direnebilen şeydir. .

 

v  Georg Wilhelm Friedrich Hegel, tam anlamıyla bir Romantizm çocuğuydu, diye sözlerine başladı. - Kendi kişisel gelişmesinin, Almanya'da Alman ruhunun doğup geliştiği döneme rastladığı söylenebilir. Stuttgart'ta 1770 yılında doğan Hegel, 18 yaşındayken Tübin-gen'de teoloji öğrenimine başlar. Romantizmin en parlak döneminde, 1799'dan itibaren çalışmalarını Jena'da Schelling ile birlikte sürdürür. Jena'da doçent olduktan sonra, Alman Ulusal Romantizminin merkezi sayılan Heidelberg'de profesör olur. 1818'den itibaren de, o sıralar Almanya'nın kültürel merkezi olmaya başlayan Berlin'de profesörlük yapmaya başlar. 1831'de koleradan öldüğünde "Hegelcilik" Almanya'nın hemen hemen her üniversitesine yayılmıştı. (s.446)

 

v  Kant'ın "das Ding an sich" dediği şeyi hatırlıyorsundur. Kant, insanların doğanın en gizli sırları hakkında kesin bir bilgiye ulaşamayacağını söylemekle birlikte, erişilemez bir "doğru"nun varolduğuna işaret ediyordu. Hegel "doğrunun öznel bir şey" olduğunu söylüyordu. Böyle diyerek de insan usunun üzerinde ya da ötesinde bir "doğru"nun varolduğunu reddetmiş oluyordu. Her türlü bilgi insana aittir, diyordu. (s.447)

 

v  Hegel'in felsefesi öyle kapsamlı ve öyle detaylı bir felsefedir ki bunu burada tümüyle ele almamıza olanak yok. Bu yüzden en önemli birkaç noktaya değinmekle yetineceğiz. Aslında Hegel'in kendi "felsefesi" olup olmadığı tartışma konusudur. Hegel'in felsefesi ile kastettiğimiz şey, tarihin gidişini anlamaya yönelik bir yöntemdir her şeyden önce. Bu nedenle ne zaman Hegel felsefesinden söz etsek, kendimizi insanlık tarihinden söz ediyor buluruz. (s.448)

 

v  Hegel'den önceki felsefi sistemlerde ortak olan şey, insanın dünya hakkında ne bilip ne bilemeyeceğine dair tespitlerde bulunmak olmuştur. Bu Descartes, Spinoza, Hume ve Kant için de geçerlidir. Bunların her biri, insan bilgisinin kaynağını araştırmışlardı. Hepsi de insanın dünya hakkındaki bilgileri üzerinde zaman-dışı birtakım etmenlerin varlığını dile getirmişlerdi. Hegel'e göre bu mümkün değildi. İnsan bilgisinin temelini oluşturan şeyler, kuşaktan kuşağa değişim gösterirdi. Bu yüzden de "mutlak doğru" diye bir şey olamazdı. Sonsuz bir us olamazdı. Felsefenin ele alabileceği tek değişmez şey tarihin kendisiydi. (s.448)

 

v  Düşünce - ya da us - tarihi de böyle bir nehir gibidir. Senden önce yaşamış insanlardan gelenek yoluyla "dalga dalga" sana ulaşan düşünceler ve kendi yaşadığın çağdaki yaşam koşulları, senin düşünce biçimini etkiler. Bu yüzden herhangi bir düşüncenin sonsuza dek ve daima doğru olacağı söylenemez. Ancak düşünce durduğun bir noktada doğru ya da yanlış olabilir. 1990 yılında köle ticaretini savunan görüşler ileri sürsen, buna herkes gülüp geçer. Oysa köle ticareti 2500 yıl önce her yanıyla gerçek bir olaydı. (s.449)

 

v  Bir filozofu ya da herhangi bir düşünceyi- tarihsel bağlamından çıkarıp değerlendirmek olmaz. Ama -şimdi yeni bir noktaya geliyorum - sürekli yeni şeylerle karşılaştığı için, us "ilerici"dir. Yani insan bilgisi sürekli gelişmekte ve "ilerlemekte"dir. (s.450)

 

v  Tarihi inceleyen biri, yeni bir düşüncenin kendinden önceki düşünceler temelinde ortaya çıktığını görür: Ve yeni bir düşünce ortaya çıkar çıkmaz, bunun karşıtı düşünce de ortaya çıkar. O zaman bu karşıt iki güç arasında bir gerilim doğar. Ancak ortaya bu iki düşünceden de birtakım yanlar alan bir üçüncü düşünce çıktığında bu gerilim yok olur. Buna diyalektik gelişme diyoruz. (s.451)

 

v  Hegel, bilginin bu üç aşamasını "tez", "anti-tez" ve "sentez" diye de adlandırır. Örneğin Descartes'ın Usçuluğunu bir tez olarak ele alırsak, Hume'un Empiristliği bunun anti-tezinioluşturur. Bu iki karşıtlık Kant'ın sentezinde aşılır, çünkü Kant bazı noktalarda Usçulara, bazı noktalarda da Empiristlere hak verir. Ayrıca haksız oldukları yanlan da gösterir. Ancak tarih Kant'la son bulmaz. Bu kez de Kant'ın "sentez"i, yeni bir üçlü düşünce dizisinin ya da "triad"ın başlangıcı olur. Çünkü her "sentez" de yeni bir "anti-tez" tarafından olumsuzlanır. (s.453)

 

v  İnsan doğunca nasıl bir dille karşılaşıyorsa, aynı şekilde belli bir tarihsel koşullar yumağıyla da karşılaşır. Ve hiç kimse bu koşullar karşısında "özgür" değildir. Devlet içinde yerini bulmayan insan, tarih dışı bir insandır. Bu düşünce Atina'nın büyük filozofları arasında da yaygındı hatırlıyorsan. Devlet vatandaşsız düşünülemeyeceği gibi, vatandaş da devletsiz düşünülemezdi. (s.458)

 

Kierkegaard

 

v  Kierkegaard'a göre Romantiklerin teklik felsefesi de Hegel'in "tarihçiliği" de bireylerin kendi hayatlarına karşı sorumluluk duymaları gerektiğini gözardı eden felsefelerdi. Bu yüzden Kierkegaard Hegel ile Romantikleri aynı kefeye koyuyordu. (s.468)

 

v  Buddha gibi Kierkegaard da dünya üzerinde çok kısa bir süre için varolduğunu duyumsuyordu. Bu kısa ömrü de bir yazı masasının arkasına geçip dünya tininin doğası hakkında fikir yürüterek geçirecek değildi ya insan! (s.471)

 

v  Kierkegaard'dan önce pek çokları Tanrı'nın varlığını kanıtlamaya ya da en azından Tanrı'yı akıl yoluyla kavramaya çalıştılar. Oysa insan bu tür kanıtlara ya da mantıksal tezlere ulaştığını sandığında inancını ve inançla birlikte dinsel içtenliğini yitirir. Çünkü önemli olan Hıristiyanlığın doğru olup olmadığı değil, benim için doğru olup olmadığıdır. Ortaçağda aynı düşünce, "credo quia absürdüm" sözleriyle dile getiriliyordu. (s.473)

 

v  Kierkegaard'a göre üç tür yaşam biçimi mevcuttur. Kendisi bunlar için aşama deyimini kullanır. Bunlar, "estetik aşama", "etik aşama" ve "dinsel aşama"dır.-Estetik aş amada bulunan biri günü gününe yaşar ve her anından zevk almaya çalışır. Güzel olan ve keyif veren her şey iyidir bu kişilere göre. Bu aşamadaki bir insan duyularının dünyasına hapsol-muş bir şekilde yaşar. Can sıkan her şeyde olumsuz ve kötüdür. Estetik aşamada yaşamakta olan biri çok geçmeden bunaltıya ve bir boşluk duygusuna kapılabilir. Ama insan bu duyguları yaşıyorsa, yine de ümit var demektir. Kierkegaard'a göre bunaltı neredeyse olumlu bir şeydir. Bunaltı duymak "varoluşsal bir duruma gelmiş olmanın bir ifadesidir. Estetikçi bu aşamada daha yüksek bir aşamaya "sıçramayı" seçebilir. Ama bu ya gerçekleşir ya da gerçekleşemez. Tüm anlamıyla "sıçramadıktan" sonra bunun hiçbir anlamı yoktur. Ya olur ya da olmaz; ikisinin arası olamaz. Ve bu sıçramayı senin için başkası yapamaz. Seçimi senin yapman gerekir. (s.474)

 

v  Demek ki insanın yapabileceği en iyi iş, başka bir yaşam biçimi seçmek. - Böylece insan etik aşamada yaşamaya başlayabilir. Bu aşamaya damgasını vuran, ciddiyet ve etik ölçülerin ışığında alınan tutarlı kararlardır. Bu aşama bir parça Kant'in görev ahlakını hatırlatır. İnsan ahlak yasasının ışığında yaşamaya çalışır. Kant gibi Kierkegaard da öncelikle insanın duygularını ön plana çıkartır. (s.476)

 

v  Kimisi bunun sonucunda tekrar estetik aşamaya dönebilir. Ancak kimisi de dinsel aşamaya sıçrar. Bunu yapmak inancın "70.000 fersah derinlikteki sularına atlamaya cesaret etmek demektir. Bu kişiler inancı, estetik hazza ve aklın görev emrine tercih etmişlerdir. Ve Kierkegaard'ın deyişiyle "yaşayan Tanrı'nın ellerine düşmek korkunç bir şey" olsa da, insan ancak bu aşamada kendisiyle ödeşir. (S.477)

 

v  20. yüzyılda bu Danimarkalı düşünürden esinlenerek geniş çaplı bir "Varoluşçuluk felsefesi" oluştu. (s.477)

 

MARX

 

v  Hem Kierkegaard hem de Marx'ın felsefesinin çıkış noktasında Hegel vardır. Her ikisi de Hegelci düşünce yöntemini benimsemekle beraber, Hegel'in "dünya tini"ne ya da bir başka deyişle onun İdealizmine katılmazlar. (s.485)

 

v  Hegel'den sonra felsefe yepyeni bir yola girmiştir ve büyük kurgusal sistemlerin yerini "Varoluşçu" ya da "Eylemci" felsefeler almıştır. "Amaç dünyayı anlamak değil, onu değiştirmektir" derken Marx'ın kastettiği de budur. İşte onun bu sözleri felsefe tarihinde çok önemli bir değişimi simgelemektedir. (s.486)

 

v  Ona göre insanların düşünce biçimlerini belirleyen, toplumda geçerli olan maddi ilişkilerdi. Bu tür maddi ilişkiler tarihin gidişini de belirlemekteydi. S.487

 

v  Bir toplumda geçerli olan politik ve ideolojik ilişkileri belirleyen şey üretim biçimidir. Eskinin feodal toplumlarından daha farklı düşünmemizin, daha farklı ahlaki değerlere sahip olmamızın nedeni budur. S.490

 

v  Marx'a göre ahlaksal doğrular toplumun altyapısının bir ürünüydü. S.490

 

v  Marx ayrıca neyin doğru neyin yanlış olduğunu toplumu yöneten sınıfların belirlediğini söyler. Çünkü tüm tarih, sınıf mücadelelerinin tarihidir. Yani, tarih herşeyden önce üretim araçlarına kimin sahip olacağı meselesidir. S.491

 

v  1848'de Engels'le birlikte Komünist Manifesto'yu yayımladı. Manifesto'nun ilk cümlesi şöyledir: "Avrupa'da bir hayalet dolaşıyor- komünizmin hayaleti!" - Korktum doğrusu. - Burjuvazi de korkuyordu. S.494

 

v  Marx'a göre kapitalist üretim biçiminin özünde pek çok çelişki yatmaktaydı. Kapitalizm akılcı bir yönetim barındırmadığı için zamanla kendi kendini yok etmeye mahkûmdur. S.495

 

v  Marx'tan sonra sosyalist hareket Sosyal Demokrasi ve Leninizm olarak ikiye bölündü. Sozyalizme aşamalı olarak ve barışçıl yollarla ulaşmayı hedefleyen Sosyal Demokrasi Batı Avrupa'nın seçtiği yol oldu. S.498

 

Natüralizm

 v  Natüralist bir akımdan söz ediyoruz. "Natüralizm" doğadan ve duyularla algılanan dünyadan başka bir gerçeklik tanımayan bir gerçeklik anlayışını dile getirir. Natüralist bu yüzden insanı da doğanın bir parçası olarak görür. Her şeyden önemlisi, Natüralist bir araştırmacı araştırmalarını yalnızca doğadan aldığı verilere dayandırır; aklıyla yarattığı bir takım kurgulara ya da herhangi bir şekilde kendini gösteren ilahi birtakım vahiylere değil…  Marx, insanlığın ideolojisinin toplumun maddi altyapısının bir ürünü olduğunun altını çizdi. Darwin insanlığın uzun bir biyolojik evrimin sonucu olduğunu gösterdi. Freud'un bilinçaltını incelemeleri de insanların hareketlerinin çoğu zaman "hayvansal" birtakım dürtüler ya da sezgilerden kaynaklandığını ortaya çıkardı. S.503

 

v   Yeryüzü'nde hayatın gelişmesinin ardında yatan "hammadde", ancak diğerlerinden daha güçlü olanlar hayatta kalabildiği için, tek bir tür içinde sürekli olarak meydana gelen değişimlerdir. Evrimin "işleyişi" ya da itici gücü, hayatta kalabilmek için verilen mücadelede ortaya çıkan doğal secidir. Bu secinin sonucunda yalnızca daha güçlü olanlar ya da "ortama en iyi uyanlar" hayatta kalır. S.518

 

v  Canlı, besinli bir ortamda kendini iki tane birbirinin aynı parçaya bölebilen maddedir. Bu süreç, DNA dediğimiz bir madde tarafından yönetilir. DNA diye, yaşayan her türlü hücrede varolan kromozomlara ya da kalıtımla geçen maddeye denir…. Yeryüzü'nde hayat olmadığı için atmosfer de oksijen içermiyordu. Çünkü oksijen ancak bitkilerin fotosentezi yoluyla açığa çıkan bir maddedir. İşte o zamanlar dünyada oksijen olmaması son derece önemli bir nokta. Çünkü DNA'yı oluşturan yapı taşlarının oksijen içeren bir atmosferde ortaya çıkmış olması olamayacak bir şey. - Nedenmiş o? - Çünkü oksijen son derece reaktif bir maddedir. DNA gibi karmaşık bir molekül de oksijenli bir ortamda oluşma fırsatı bulamaz, hemen "okside" olurdu. S.527

 

v  Bu yüzden de bugün hiçbir yeni canlı türünün, evet hattâ bir bakteri ya da bir virüsün bile, ortaya çıkamayacağını aynı kesinlikle söyleyebiliyoruz. Dünyadaki tüm hayat tamı tamına aynı yaşta olmak zorunda. S.528

 

v  Atmosferde oksijen olmadığı zamanlarda Yeryüzü'nün etrafında dünyayı uzaydan gelen ışınlardan koruyan bir ozon tabakası da yoktu. Bu da önemli bir nokta. Çünkü bu ışınlar ilk moleküllerin oluşumunda önemli bir rol oynamış olmalılar. Pek çok farklı kimyasal maddenin karmaşık makro-moleküller oluşturmasının nedeni böyle bir kozmik ışın olmalı…. Tekrar belirteyim: Karmaşık moleküllerin oluşabilmesi için en azından iki koşul sağlanmış olmalı: Atmosferde oksijen olmamalı ve uzaydan gelen ışınlar olmalı. S.529

 

v  Freud'un İnsan davranışının kökenindeki nedenleri bulduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu da onu, 19. yüzyılda son derece popüler olan Natüralist akımların bir sembolü haline getirmiştir. S.536

 

v  Hastalarıyla ilgili birçok deneyimlerine ve kendi rüyalarına dayanarak Freud rüyaların isteklerin gerçekleştiği yer olduğunu saptar. Bunu en açık olarak çocuklarda görmek mümkündür, der. Çocuklar rüyalarında dondurma, kiraz görürler. Ama yetişkinlerde rüyanın gerçekleştirdiği istekler kılık değiştirmiş durumda varolurlar. Çünkü uyurken de kendimize kuvvetli bir sansür uygulamaya devam ederiz. S.546

 

v  Nietzsche, güçlü olanın yaşam gücünün güçsüzlerce engellenmesine son vermek, "tüm değerleri yeniden değerlendirmek" istiyordu. Nietzsche'ye göre Hıristiyanlık ve felsefe bugüne kadar gerçek dünyaya sırtını dönmüş, "cennet"e ve "fikirler dünyası"na yönelmişti. Oysa "gerçek" diye gösterilen bu fikirler dünyası, gölge bir dünyadan başka bir şey değildi. "Yeryüzüne sadık kalın" diyordu, "ve size öte dünya umutlarından söz edenlere kanmayın." S.567

 

v  Sartre fiziksel şeylerin "kendinde", oysa insanın aynı zamanda "kendi için" olduğunu söyler. Yani insan olmak bir şey olmaktan başka bir şeydir. Sartre bundan sonra, insanın varoluşunun buna dair her türlü fikirden önce geldiğini söyler. Yani varoluşum, ne olduğumdan önce gelir. "Varoluş özden önce gelir," der Sartre. - Bu oldukça zor bir cümle. - "Öz" bir şeyi oluşturan şey, bir şeyin "doğasıdır. Sartre'a göreyse insanın doğuştan böyle bir "doğası" yoktur. İnsan bu yüzden bu doğayı kendisi oluşturmak zorundadır. Önceden varolmadığı için kendi doğasını ya da kendi "öz"ünü kendisi yaratmalıdır. (s.568)

 

v  Rönesans Hümanistlerinin insanın özgürlüğü ve bağımsızlığı konusunda zafer çığlıkları attıklarını hatırlıyorsundur. Sartre ise bunun aslında lanetli bir özgürlük olduğu kanısındadır. "İnsan özgürlüğe mahkûm edilmiştir" der. "Kendini kendisi yaratmadığı halde özgür olduğu için. Kendisi seçmeden dünyaya getirilip sonra yaptığı her şeyden sorumlu olduğu için." (s.570)

 

v  Gerçek filozofların gözleri açık olmalı. Şimdiye dek hiç beyaz bir karga görmemiş olsak da, bu o kargayı aramaktan vazgeçmemiz gerektiği anlamına gelmez. Bir gün gelir, ne kadar şüpheci olursam olayım, daha önce kabul etmediğim bir şeyi kabul etmek durumunda kalabilirim. Bu kapıyı açık bırakmazsam dogmatik biri olurdum. O zaman da gerçek bir filozof olmazdım. (s.586)

 

Nisan 2020