Öne Çıkan Yayın

22 Eylül 2019 Pazar

Balzac'ın Bir Günü, Stefan Zweig



Balzac’ın günümüze ulaşan resimlerinin dörtte üçünün portre değil karikatür olması, çağdaşlarının onun hakkında iki bine yakın anekdot kaydedip doğru düzgün bir hayat hikâyesi yazmamış olmaları tesadüf değildir. Tüm bunlar Parislilerin Balzac’ı bir deha olarak değil, daha çok merkezin dışında kalan bir insan olarak algıladığını açıkça göstermektedir. Ama belki de çağdaşları onu böyle görmekte haklıydılar.
Balzac yalnızca bu ölçüyle değerlendirilebilir, onun asıl dünyası eserlerinde ortaya çıkar. Çağdaşlarının deli gözüyle baktığı bu insan, gerçekte dönemin en disiplinli sanat dehasıdır; ölçüsüz bir savurgan olmasıyla alay edilen bu adam, bir çilekeşin dayanıklılığına sahip bir münzevi, modern edebiyatın en muhteşem işçisidir.
Balzac’ın gerçek yaşamındaki tek bir gün –tıpkı binlercesi ve on binlercesi gibi– işte bu nedenle birbirinin hep aynıdır.

"Düşüncelerim, tıpkı bir fıskiyenin suları gibi zihnimden fışkırmalı"
Akşam saat sekiz: Diğer insanlar işlerini çoktan bitirmiş, bürolarından, dükkânlarından, fabrikalarından çıkmış, arkadaşlarıyla, aileleriyle ya da tek başlarına akşam yemeklerini yemişler. Artık eğlenmek için sokaklara dökülüyorlar. Bulvarlarda gezip tozuyor, kafelerde oturuyor, salonlara ve tiyatrolara doluşmadan önce süslenmek için aynalarının karşısına geçiyorlar – Balzac ise on altı on yedi saat boyunca çalışmaktan bitap düşmüş, karanlık odasında uyuyor.
Saat on bir: Temsiller sona ermiş, partilerde, salonlarda hizmetkârlar son misafirleri evlerine uğurlamaktalar, restoranlar ışıklarını söndürüyorlar, dolaşmaya çıkanlar ortadan kaybolmuş, sadece evine dönen son bir insan dalgası gürültüyle bulvarlardan geçiyor, onlar da küçük yan sokaklarda kayboluyorlar – Balzac hâlâ uyuyor.
Nihayet – gece yarısı: Paris sessizliğe gömülmüş. Milyonlarca göz kapanmış, binlerce, ama binlerce ışık sönmüş. Diğerleri dinlendiğine göre, Balzac için artık çalışma zamanı, diğerleri rüyalar görmeye başladığına göre, Balzac için artık uyanma zamanı gelmiştir. Dünya için gün sona erdiğine göre, şimdi onun günü başlayacaktır. Şimdi hiç kimse ve hiçbir şey, ne onu sıkacak bir ziyaretçi ne de huzurunu kaçıracak bir mektup gelip onu rahatsız edebilir. Kırılgan bronzu eritip kırılmaz demir haline dönüştüren yüksek fırınların soğumaması gerektiğini bildiği gibi, içindeki hayallerin heyecanının da sönmemesi gerektiğini bilir Balzac. Onunkisi gibi kusursuz bir hayal gücü ateşli yolculuğuna ara vermemelidir.
"Düşüncelerim, tıpkı bir fıskiyenin suları gibi zihnimden fışkırmalı" Tam anlamıyla bilinçsiz bir süreç bu.
Her büyük sanatçı gibi Balzac da sadece işinin yasalarını tanımaktadır:
"Ara vermem ve dışarı çıkmam gerektiğinde çalışmam imkânsız hale geliyor. Hiçbir zaman bir ya da iki saat çalışmakla kalmadım."
Sadece gece, sınırsız, kesintisiz gece bölünmeden çalışmasına olanak sağlar; işi uğruna zamanın ibresini geri alır ve kendi evreninin yaratıcısı olarak geceyi gündüze, gündüzü de geceye dönüştürür.
Uşağın kapıya yavaşça vurmasıyla uyanır. Balzac kalkar ve keşişlerinkini andıran cüppesini giyer. Uzun yıllar sonunda edindiği deneyimle, bu giysiyi kendisi için çalışmaya en uygun giysi olarak seçmiştir. Savaşçının zırh, dağcının deri kıyafetler seçmesi gibi yazar da mesleğinin şartlarına uygun olarak kışın kaşmirden, yazınsa ketenden yapılma uzun, beyaz bir cüppe giymeyi, her harekete müsait olduğu, nefes alırken boğazı sıkmadığı, aynı anda hem sıcak tutup hem de insana çok sıkıntı vermediği için seçmiştir.
Çevresinde artık gerçekliğe ilişkin hiçbir şey olmamalıdır ve duvarlardaki kitaplar, duvarlar, kapılar, pencereler ve bunların ardında ne varsa, hepsi, şimdi çepeçevre, odanın zifiri karanlığında boğulup gitmektedir. Şimdi sadece kendi yarattığı insanlar konuşmalı, hareket etmeli ve yaşamalıdır; şimdi sadece onun dünyası, onun kendi dünyası oluşmakta ve var olmaktadır.
Balzac masaya, tıpkı bir “simyacının altınını döküm potasına atması gibi, benim de hayatımı oraya attığım” dediği bu masaya oturur.
Son bir bakış daha: Her şey hazır mı? Gerçekten fanatik her işçi gibi Balzac da işi söz konusu olduğunda kılı kırk yarmakta, araç gerecini bir askerin silahını sevdiği gibi sevmekte ve kendini savaşa atmadan önce araç gereçlerinin hazır olduğunu bilmeyi istemektedir.
Dar masanın sağ tarafında, arada bir, sonraki bölümler için aklına gelenleri ve düşüncelerini not ettiği küçük bir not defteri bulunmaktadır. Başka bir şey yoktur; ne kitapları ne yardımcı kaynaklar ne de kâğıt yığını; işine başlamadan önce Balzac, her şeyi zihninde tamamlamıştır.
Balzac arkasına yaslanır ve yazı yazdığı sağ koluna kolaylık sağlaması açısından cüppesinin kollarını sıyırır. Sonra bir arabacı atını yürütmek için nasıl dehlerse, o da benzeri bir nidayla şakayla karışık kendi kendini harekete geçirir. Bir yüzücünün kendini kafa üstü suların içine bırakmadan önce son kez kollarını iyice yukarı kaldırıp eklemlerini çalıştırması gibi bir şeydir bu.
Balzac ara vermeden, durmaksızın yazar, yazar ve yazar. Hayal gücü bir kez tutuşunca, daha da alevlenip ateşlenir, tıpkı alevlerin bir ağaç gövdesinden diğerine sıçrayarak hep daha sıcak, hep daha kızgın, hep daha hızlı yayılan bir orman yangınında olduğu gibi. Yazarken zarif, kadınsı bir ele dönüşen elinin kavradığı tüy kalem, kâğıdın üzerinde o kadar hızlı kayar ki, sözcükler onun düşüncelerine yetişemez olur, yazdıkça heceleri kısaltır Balzac, hep devam etmeli, hep yazmalı, hiç duraksamamalı, hiç yavaşlamamalıdır. Balzac kendini durduramaz, içindeki hayali bölemez ve yazarken eline kramp girinceye ya da yorgunluktan körelen bakışları yazdıklarını seçemez hale gelinceye kadar yazmayı sürdürür.
Saat bir olur, iki olur, üç olur, dört, beş, altı, hatta bazen saat yedi veya sekiz olur. Ne ara sokaklardan geçen bir araba vardır ne de Balzac’ın evinde, odasında tüy kaleminin kâğıt üzerinde kayarken çıkardığı ya da arada sırada yan tarafa konan bir kâğıdın hışırtısının dışında en ufak bir ses. Dışarıda ortalık çoktan ağarmıştır. Balzac farkında bile değildir. Onun için gündüzün anlamı, sadece bu küçük yuvarlak, daire halindeki mum ışığıdır ve yalnızca yazarken yarattığı insanlar ve yazgılar vardır. Kendi biricik evreninin dışında bir mekân, zaman, dünya yoktur.
Nihayet saat sekizde, kapı hafifçe vurulur. Uşak August içeri girer ve tepsiyle Balzac’ın kahvaltısını getirir. Balzac masasından kalkar. Gece saat on ikiden bu yana kalemini elinden bırakmamıştır; artık kısa bir mola vermenin zamanı gelmiştir.
Bitkin düşen bedenini gevşetmek ve kendisini bekleyen yeni işine zinde başlayabilmek için Balzac sıcak bir banyo yapar. Alışkanlığı olduğu üzere –bu konuda da büyük rakibi Napoléon’a benzer– bir saat boyunca küvette kalır; rahatsız edilmeden düşünebileceği tek yerdir burası.
Daha cüppesini giyer giymez, kapının önünde ayak sesleri de işitilmeye başlanır. Aynı anda değişik işler yetiştirdiği matbaaların getir götürcüleri gelmiştir; muharebe sırasında karargâhla emirleri uygulayan taburlar arasında teması sağlayan Napoléon’un atlı habercileri gibi. İlki, yeni müsveddeleri, o gece yazdığı yeni, mürekkebi henüz tam olarak kuramamış müsveddeleri istemektedir. Çünkü Balzac’ın yazdığı her şey hemen baskıya girmek zorundadır; bunun tek nedeni, gazetecilerin ve yayıncıların vadesi dolan borçları bekledikleri gibi –Balzac bütün romanlarının parasını henüz yazmadan almış ya da en azından avansını almıştır– müsveddeleri de beklemeleri değildir, başka bir nedeni de trans halinde hayallerine biçim kazandırırken Balzac’ın ne yazıp ne yazmadığını bilmemeleridir.

 “Bir işi yaparken diğerinin yorgunluğunu atıyorum”
Matbaalardan, gazeteden ya da yayınevinden gelen diğer getir götürcüler, Balzac’ın iki gün önce yazdığı ve önceki gün matbaaya verdiği müsveddelerin yeni provalarını ve aynı zamanda da önceki provaların da provalarını getirirler. Henüz basılmış, hâlâ nemli kucak dolusu kâğıt, iki, üç ve beş ila altı düzine kadar prova baskı masanın üzerini istila edip kaplar, tekrar ve bir kez daha gözden geçirilmek üzere, beklemeye başlarlar.
Saat dokuz: Mola sona erer. “Bir işi yaparken diğerinin yorgunluğunu atıyorum”; üretiminin insanı dehşete düşüren telaşı ve sürekliliği sırasında Balzac, ancak yaptığı işin türünü başka türde bir işle değiştirmekle güç kazanır.
Ama düzeltilerin okunması, başka yazarların çoğu için olduğunun aksine, Balzac için daha kolay bir iş, sadece daha iyi hale getirme ve üslubu iyileştirme işi değildir, aksine tamamıyla bir dönüştürme ve yeniden yaratma sürecidir. Düzeltileri okumak ya da daha ziyade onları düzelterek yeniden yazmak, Balzac için ilk çalışmasındaki gibi nihai bir yaratma eylemi anlamına gelmektedir; çünkü Balzac aslında basılmış provaları düzeltmemekte, aksine basılmış bu ilk örneği sadece elinin altında bulunsun diye kullanmaktadır. Hayalperestin hummalı bir telaşla çılgıncasına karaladıklarını, şimdi sorumluluk sahibi sanatçı gözden geçirmekte, değerlendirmekte, değiştirip dönüştürmektedir. Balzac metninin yavaş yavaş, katman katman esneklik kazanmasından başka hiçbir şey için bu kadar çok çaba ve güç harcamamış, tutku duymamıştır. Başka zamanlarda savurgan ve cömert olan doğası, işi söz konusu olduğunda zorba ve titiz olduğundan, matbaalardan gelen prova baskılar onun özel talimatlarına uygun olarak teslim edilmiş olmalıdır.
Artık iş başına! Balzac hızla önündeki sayfaya göz atar –kendi yarattığı Louis Lambert gibi aynı anda altı-yedi satırı birden kavrama yeteneğine sahiptir– ve kalemi kavrayan eli öfkeyle oynamaya başlar. Balzac memnun değildir. Dün, önceki gün yazdıkları kötü, hepsi kötüdür, anlamı belirsiz, cümleler karmakarışık, üslup yanlışlarla dolu, kurguysa fazla hantaldır! Her şey başka türlü, daha iyi, daha belirgin, daha açık olmalıdır; çılgınca bir öfkeye kapılır; kaleminden mürekkep sıçramasından, boydan boya tüm yaprağı kaplayan vahşi yırtıklardan ve çizgilerden anlaşılmaktadır bu. Bir süvari birliği gibi şiddetle kare şeklinde basılmış sütuna saldırır. Bir köşeye kalemiyle bir pala darbesi indirir, bir cümleyi olduğu yerden çıkarıp sağa kaydırır, soldaki bir sözcüğe süngüsünü saplar, paragrafları aslan pençesi vurulmuşçasına olduğu gibi çıkarıp atar, yerlerine yenilerini yerleştirir. Bir süre sonra –o kadar çok düzeltme yapar ki– dizgiciye verdiği alışılmış talimat işaretleri yetmez olur. Yenilerini bulması gerekir. Böylece numaralanmış ve karalanmış metin katman katman oluşur, baskının arasına elyazısı girer; prova baskı –önceki müsveddelerden yüz kez daha anlaşılmaz ve okunmaz bir şekilde– tam bir keşmekeş halinde matbaaya döner.
Balzac düzeltilerinin başında üç saat, dört saat çalışır, onları değiştirir, düzeltir; kendisinin şaka yollu faire sa cuisine littéraire (edebî mutfak) olarak adlandırdığı bu çalışma, her seferinde onun tüm sabahını alır ve tıpkı gece çalışması gibi aralıksız, amansız ve tutkuyla geçer. Ancak öğlene doğru Balzac bir şeyler atıştırmak, bir yumurta, tereyağlı bir ekmek ya da hafif bir börek yemek için kucak dolusu sayfayı kenara iter.
Doğası gereği zevkine düşkün bir insandır, Touraineli olmasından dolayı yağlı ve ağır yiyecekleri, lezzetli  çıtır çıtır horozları, kırmızı sulu eti seven ve memleketinin koyu ve açık şaraplarını bir müzisyenin klavyesini tanıdığı gibi tanıyan bu adam çalışırken kendini her türlü zevkten mahrum bırakır. Yemek yemenin yorgunluk yarattığını bilir, onunsa yorgun düşmek için zamanı yoktur. Dinlenmeyi göze alamaz, göze almak da istemez. Koltuğunu yine küçük masasına doğru çeker ve düzeltiler ya da taslaklar ya da notlar ya da mektuplar üzerinde çalışmaya, işine ara vermeksizin, hiç kesintisiz devam, devam, devam eder.
Nihayet saat beşe doğru Balzac kalemi ve bununla birlikte kendisini önüne katıp koşturan kırbacı bir kenara atar. Yeter! Balzac bütün gün boyunca –ve çoğu kez haftalar boyunca– insan yüzü görmemiş, pencereden hiç dışarı bakmamış, hiç gazete okumamıştır. Aşırı güç harcamış bedeni, aşırı ısınmış beyni nihayet şimdi dinlenebilecektir. Uşak akşam yemeğinin servisini yapar. Bazen yarım ya da bir saatliğine davet ettiği bir yayıncı ya da bir arkadaşı gelir. Ertesi güne ne yapması gerektiğini düşünüp taşınarak ve şimdiden bunu düşleyerek çoğunlukla yalnız kalır. Hiç ya da neredeyse hiç sokağa çıkmaz; bu denli olağanüstü bir çalışmadan sonra aşırı yorgun düşmüştür. Saat sekizde, artık diğer insanların dışarı çıkmak için sabırsızlandıkları bir zamanda yatağa yatar ve deliksiz, rüyasız, derin bir uykuya dalar; uykusu da yaptığı diğer işler gibidir: Başkalarından çok daha ölçüsüz ve derin uyur. Yaptığı bütün işlerin kendisini ertesi gün, ondan sonraki gün ve yaşamının son anına kadar yapması gereken işlerden kurtarmayacağını unutmak için uyur. Uşağın tekrar içeri girdiği, mumları yaktığı ve bir kez daha çalışmaya koyulduğu gece yarısına kadar uyur.

"Artık okuyup yazamıyorum"
Balzac bu şekilde haftalar ve aylar boyunca ara vermeksizin çalışır ve bir eseri tamamlamadıkça, dinlenmeyi kendisine reva görmez. Bu dinlenme dönemleriyse hep kısa kesilir; “muharebenin biri bitip biri başlar”; tıpkı muazzam bir örgüde ilmek üstüne ilmek atar gibi, tüm yaşamı boyunca yarattığı eserler de birbirini izler.
Hep aynı şey: Her gece ve her gece hep yeni bir kitap daha! İnşa etmek istediğim şey, işte bu denli yüksek ve uzak...
diye inler umutsuzca. Sıkça bu çalışma biçimi yüzünden gerçek yaşamı ıskalamaktan korkar; kendi kendisine taktığı zincirleri çözmeye çalışır.
Başkalarının bir yıl ya da daha uzun bir sürede bitiremeyeceklerini benim bir ayda yaratabilmem gerekiyor.
Ama çalışmak onun için bir zorunluluk haline gelmiştir bile, çalışmayı bırakamaz.
Çalışırken acılarımı unutuyorum; çalışmak benim kurtuluşum.
Değişik şeyler üzerinde çalışması, bunların sürekliliğini bölmez.
Müsveddelerim üzerinde çalışmadığımda, planlarım üzerine düşünüyorum ve düşünmediğim ya da yazmadığım zaman da prova baskıları düzeltmem gerekiyor. Bu benim yaşamım.
İşte tüm yaşamı boyunca, kürek mahkûmları gibi ayağında işinin zincirleriyle yaşar Balzac. Kaçtığında bile, zincirler arkasından şakırdayarak sürüklenir. Yanında müsveddeler olmaksızın seyahate çıkmaz ve âşık olup bir kadının peşinden yollara düştüğünde bile, erotik tutkunun kendini bu daha yüksekte bulunan bağımlılığa tabi kılması gerekir. Madam de Hanska’ya, Cenova’daysa Castries düşesine sabırsızlıktan yanarak, arzudan kıvranarak geleceğini bildiren mektuplar yollarken, aynı zamanda akşam saat beşten önce onu hiçbir şekilde göremeyeceği konusunda da sevgilisini uyarır. Çalışma masasına ait olan on iki ya da on beş saatlik amansız bir çalışmadan sonra kendini kadınlara verir ancak. Önce eseri, sonra aşk; önce İnsanlık Komedyası, sonra dünya; önce iş, sonra –ya da aslında hiçbir zaman– zevk.
Ve bir gün ölüm döşeğinde elleri artık kalem tutamadığından karısına yazdırdığı o mektubun
Artık okuyup yazamıyorum,
hamişini eklediği o sarsıcı son belgenin dışında, eserlerinin her bir sayfasını, yazışmalarının her bir satırını kendi eliyle yazmıştır.
Kaynak: Balzac, Bir Yaşam Öyküsü, Stefan Zweig (Can Yayınları)




5 Eylül 2019 Perşembe

Rodin'den Stefan Zweig'e Bir Ders: Yoğunlaşma


Paris’te çalıştığım ve yazarlık yaptığım zamanlar yirmi beşimdeydim. Pek çok insan daha o zamanlar yayımlanmış yazınsal yapıtlarımı övgüyle karşılamıştı; bunların bazılarını ben kendim de beğenmiştim. Ama içimde derinlerde bir yerde, hatanın nerede olduğunu belirleyemememe karşın, daha iyisini yapabileceğimi duyumsuyordum. İşte o zaman büyük bir adam bana büyük bir ders verdi.
Ünlü Belçikalı yazar Verhaeren’in evinde bir akşam yaşlı bir ressam, plastik sanatlardaki gerileyiş karşısında duyduğu üzüntüyü dile getiriyordu. Genç ve kavgacı olan ben bu görüşe şiddetle karşı çıktım. Hem bu şehirde Michelangelo ile boy ölçüşebilecek bir heykeltıraş yaşamıyor muydu? Rodin’in “Düşünen Adam”ı, onun “Balzac”ı, ellerinde biçimlenerek içinden çıktığı mermer kadar kalıcı değil miydi? Öfkeli patlayışım sona erdiğinde Verhaeren arkasına yaslanıp sevecen bir şakacılıkla beni alkışladı. “Yarın Rodin’i görmeye gideceğim. Benimle gel. Bir adama bu kadar çok hayranlık duyan biri onunla tanışmayı hak eder.”
İçim sevinçle doluydu, ama ertesi gün Verhaeren beni heykeltıraşla tanıştırdığında, tek kelime bile edemedim. Eski iki arkadaş sohbete dalmışken, kendimi davetsiz bir misafir gibi hissettim. Ama en büyük adamlar kibarlıkta da büyüklüğü elden bırakmazlar. Biz oradan tam ayrılmak üzereyken, Rodin bana döndü. “Heykellerimden bir iki tanesini görmek istersin sanırım,” dedi. “Üzgünüm ki burada bir şey bulundurmam çok zor. Ama pazar günü Meudon’a akşam yemeğine gel.”

KIR EVİ
Rodin’in gösterişsiz kır evinde küçük bir masaya oturup bir ev yemeği yedik. Çok geçmeden yumuşak gözlerinin cesaret veren bakışları, kendisindeki sadelik, utangaçlığımı giderdi. Büyük pencereli ilkel bir yapı olan stüdyosunda bitmiş heykeller ve yüzlerce küçük plastik çalışmalar—bir kol, bir el, bazen yalnızca bir parmak ya da bir eklem yeri vardı; bir zamanlar başlamış olduğu ve sonradan bıraktığı heykeller. Durup dinlenmeksizin bir yaşam boyu süren arayışın ve emeğin havası sinmişti mekâna.
Rodin üstüne bir iş gömleği giydi ve böylece görünüşüyle bir işçiye dönüştü. Bir kaidenin önünde hareketsiz durdu. Islak örtüleri kaldırarak ve kilden yapılmış bir kadın gövdesini açığa çıkararak, “Bu benim en son çalışmam,” dedi. “Neredeyse bitti, sanırım.”
Bu iri yapılı, geniş omuzlu, seyrek kır sakallı yaşlı adam eserine iyice bakmak için bir adım geri attı. “Evet, sanırım bitti.” Ama bir dakikalık dikkatli incelemeden sonra “Tam orada omuzun üzerinde, çizgi hâlâ çok sert. Excusez. . . .” diye mırıldandı.
Bisturisini aldı. Tahta yumuşak kilin üzerinden hafifçe geçti ve kadın bedenine daha zarif bir parlaklık verdi. Güçlü elleri dirilerek yaşamaya başladı; gözleri yanıp tutuştu. “Ve şurası . . . ve şurası. . . .” Yine bir şeyi değiştirdi. Geri adım attı. Sonra gırtlaktan çıkan tuhaf seslerle homurdanarak kaideye döndü. Şimdi gözleri hoşnutlukla ışıldıyordu; şimdi kaşları kızgınlıkla çatılmıştı. Bir parça kil yoğurdu, beden yapısındaki figüre ekledi, birazını sıyırarak attı.
Bu yarım saat, bir saat böylece devam etti. . . . Benimle asla tek kelime bile konuşmadı. Yaratmak istediği muhteşem şekil dışında her şeye karşı ilgisizdi. Yaradılışın ilk gününde Tanrı gibi, işiyle baş başaydı. Sonunda, ferah bir nefesle iç çekerek, bisturisini yere attı ve sevgilisinin omuzlarına bir şal örten bir adamın duyarlı özeniyle gövdenin etrafına ıslak örtüleri sardı. Sonra gitmek üzere bir kez daha arkasını döndü, iri yapılı yaşlı adam.

UNUTUŞUN ZAMANI
Kapıya varmadan hemen önce, benim orda olduğumu gördü. Uzun uzun baktı. Neden sonra anımsadı, ve kabalık yaptığını düşündüğü için açıkça şok oldu. “Pardon, Mösyö, sizi tamamen unutmuşum. Ama biliyorsunuz…” Elini tuttum ve minnettarlıkla sıktım. Belki ne hissettiğimi sezmişti, öyle ki gülümsedi ve kolunu omzuma doladı.
Meudon’daki o akşam bütün okul yıllarım boyunca öğrendiğimden daha çok şey öğrendim. O günden bu yana iyi ve değerli bir şey yapmak için insanın nasıl çalışılması gerektiğini anladım. Bir insanın zamanı ve mekânı ve dünyayı tamamen unutuşunun gerçekleştiği o zaman dilimi dışında hiçbir şey duygularımı harekete geçirerek beni bu kadar etkilemedi. Bütün sanatların ve bütün dünyevi başarıların gizini o saat kavradım—yoğunlaşma, büyük ya da küçük bir işin başarılması için insanın bütün güçlerini bir araya toplaması; kişinin iradesini bir şey üzerine yöneltme yetisi.
O zaman kendi çalışmamda şimdiye dek eksik olan şeyi fark ettim—bir insana mükemmellik arzusu dışında her şeyi unutturan o tutku. İşini yaparken insan kendini tamamen kaybedebilmeli. Bundan başka—artık biliyorum—sihirli bir formül yok.
Stefan Zweig