Dünya
Fikir Mimarları serisinden,
Öne Çıkan Yayın
28 Aralık 2018 Cuma
23 Aralık 2018 Pazar
Altını çizdiklerim_Üç Büyük Usta -Balzac, Dickens, Dostoyevski- (Stefan Zweig)
Zweig'in Dünya Fikir Mimarları Serisinden,
"Stefan Zweig, üç büyük yazarın yaşam
öyküleri üzerinden, okurlarını dünya tarihine, edebi dehanın sınırlarına bir
yolculuğa çıkarıyor. ‘Toplumun romanının yazan’ Balzac; ‘ailenin romanını
yazan’ Dickens ve ‘bireyin romanını yazan’ Dostoyevski, Zweig’ın eserinde bir
arada. ''Üç Büyük Usta'', roman sanatının bu üç büyük yazarı üzerinden bir
dönem portresi veriyor."
Balzac
v
Bu
üç romancıdan her birinin kendine ait bir alanı vardır. Balzac toplum
dünyasını, Dickens aile dünyasını, Dostoyevski bireyin ve insanlığın dünyasını
anlatır. S. 2
v
Çünkü
ilk deneyimler ve alın yazısı, aslında sadece aynı şeyin iç ve dış yüzeyleri
değil midir? S. 3
v Ama
dünyayı fethetmek Balzac’ın gençlik rüyasıydı ve hiçbir şey gerçekleşen
çocukluk hayallerinden daha müthiş değildir. Napolyon’un bir resminin altına
şunu yazması boşuna değildir: “Ce qu’il n’a pu achever par l’épée je
l’accomplirai par la plume.” (Onun kılıçla sona erdiremediğini ben kalemle
tamamlayacağım.) s. 9
v
Kahramanları
da tıpkı onun gibidir. Hepsinde dünyayı fethetme arzusu vardır. S. 9
v
Balzac
insanlarını her zaman olaylar tarafından yoğrulmaya, kaderin elinde kil gibi
şekillenmeye bırakmıştır. İnsanlarının isimleri bile bir birliği değil, bir değişimi
içerir. S. 12
v Çünkü o, o istenç sihirbazı Balzac, başkalarına ait olanı eriterek kendine mal eder, rüyayı yaşam haline getirir. Onun gençken çatı katında kuru ekmekten ibaret yemeğini yerken, sadece iradi telkin yoluyla en pahalı yemeklerin tadını hissetmek için masanın üzerine tebeşirle tabaklar çizdiği, orta yerine en sevdiği yemeklerin adını yazdığı söylenir. Burada nasıl tatları hissetmek istemiş ve nasıl gerçekten hissetmişse, şüphesiz hayatın bütün zevklerini kitaplarının iksiri içinde dizginlenemez bir şekilde içmiş, böylece kendi yoksulluğunu zenginlikle, ırgatlarının müsrif yaşantılarıyla kandırmıştır. S. 20
v Çünkü o, o istenç sihirbazı Balzac, başkalarına ait olanı eriterek kendine mal eder, rüyayı yaşam haline getirir. Onun gençken çatı katında kuru ekmekten ibaret yemeğini yerken, sadece iradi telkin yoluyla en pahalı yemeklerin tadını hissetmek için masanın üzerine tebeşirle tabaklar çizdiği, orta yerine en sevdiği yemeklerin adını yazdığı söylenir. Burada nasıl tatları hissetmek istemiş ve nasıl gerçekten hissetmişse, şüphesiz hayatın bütün zevklerini kitaplarının iksiri içinde dizginlenemez bir şekilde içmiş, böylece kendi yoksulluğunu zenginlikle, ırgatlarının müsrif yaşantılarıyla kandırmıştır. S. 20
v
Her
zaman borçlu olan ve alacaklıları tarafından kovalanan Balzac şunu yazdığında
kesinlikle neredeyse duyusal bir haz hissediyordu: “Yüz bin frank emeklilik
geliri.” S. 21
v
Hiçbir yazar kahramanlarının hazlarına bu
kadar ortak olmamıştır. S. 21
v
(Yazar
kadınlardan uzak durmalıdır, onlar onun zamanını heba eder, insan kendini
onları yazmakla sınırlandırmalıdır, bu kişinin üslubunu güçlendirir) diye
söyletmiştir. S. 23
v
paranın
en soylu, en zarif ve en manevi duyulara kadar sızdığını binlerce örnek
üzerinde gösteren ilk ve en cesur kişi Balzac’tır. Onun bütün kahramanları
bizim hayatımızda istemsiz olarak yaptığımız gibi hesaplar yaparlar. S. 32
Dostoyevski
v Ama alnının çıkık yuvarlaklığı bembeyaz parlayan kemerli bir kubbe gibi yükselir bu dar, köylü yüzün üzerinde; gölgeden ve karanlıktan çıkarak çekiçle yontulmuş gibi parlamaktadır zihnin bu muhteşem katedrali: Etin yumuşak balçığının, kıllardan oluşan ıssız çalılıkların üstünde sert bir mermer gibi durur. Bu çehrenin bütün ışığı yukarı akar ve onun resmine baktığımızda sadece onu, o geniş, heybetli, krallara has alnı görürüz; yaşlanan çehre hastalığın kederine gömüldükçe ve yıprandıkça daha parlak bir ışık saçan ve giderek genişliyormuş gibi görünen o alnı. Düşkün bedeninin kırılganlığı üzerinde bir gök kubbe gibi, dünyevi acının üzerinde zihinsel bir hale gibi yüksek ve sarsılmaz bir şekilde durur. S. 67
v Ama ne zaman Dresden’de sokaklarda dolaşsam, herhangi alçak tavanlı, pis bir evin yanından geçsem, onun orada, Saksonya’lı küçük esnaf ve işçilerin arasında, dördüncü katta, tek başına, kendisine yabancı bu keşmekeş arasında, sonsuz bir yalnızlık içinde oturup oturmadığı düşüncesinden kurtulamam. S. 77
v Ama ne zaman Dresden’de sokaklarda dolaşsam, herhangi alçak tavanlı, pis bir evin yanından geçsem, onun orada, Saksonya’lı küçük esnaf ve işçilerin arasında, dördüncü katta, tek başına, kendisine yabancı bu keşmekeş arasında, sonsuz bir yalnızlık içinde oturup oturmadığı düşüncesinden kurtulamam. S. 77
v
Goethe
Antik-Apollon’culuğu, Dostoyevski ise Bakkhos’çuluğu hedef almıştı. O Olympos
sakini olmak, Tanrı’ya benzemek istemiyor, bilakis sadece güçlü insan olmak
istiyordu. Onun ahlakı klasik olana, normlara değil, yoğunluğa yöneliktir.
Doğru yaşamak onun için şu anlama geliyordu: Güçlü yaşamak ve her şeyi yaşamak,
iyiyi ve kötüyü, her ikisini birden yaşamak ve her ikisini de en güçlü, en
sarhoş edici biçiminde yaşamak. Bu yüzden Dostoyevski hiçbir zaman bir norm
aramadı, o her zaman sadece bolluğun peşindeydi. Yanı başında Tolstoy eserinin
orta yerinde tedirgin bir şekilde ayağa kalkıyor, duruyor, sanatı bırakıyor ve
ne iyi, ne kötü, doğru mu yaşıyorum yanlış mı diye hayat boyu kendine acı
çektiriyordu. Bundan ötürü Tolstoy’un hayatı didaktiktir, bir okul kitabı, bir
risaledir; Dostoyevski’ninki ise bir sanat eseri, bir trajedi, bir kaderdir. S.
92
v
Dostoyevski
kendini yargılamak, değiştirmek, iyileştirmek istemiyor, tek bir şey istiyor:
Kendini güçlendirmek. Kötüye karşı, doğasının tehlikeli yanına karşı bir direnç
göstermez, tam tersine, o içindeki tehlikeyi bir itki olarak sever, pişmanlık
uğruna suçunu, tevazu uğruna gururunu tanrılaştırır. Bu yüzden onun eserindeki
şeytani yanı (tanrısal olana bu kadar akraba olan şeyi) gizlemek, onu ahlaki
açıdan “suçsuz” hale getirmek ve ölçüsüzlüğün asıl güzelliğine sahip olanı
burjuva ölçülerinin küçük ahengi için kurtarmak çocukça olurdu. S. 93
19 Aralık 2018 Çarşamba
Altını Çizdiklerim-- Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar (Stefan Zweig)
Zweig'in Dünya
Fikir Mimarları serisinden,
“Pek
çok açıdan birbirinden farklı üç yazarın, Casanova, Stendhal ve Tolstoy'un
hikayesini anlatıyor; bu üç ayrıksı ismin yaşamlarına, biyografik, duygusal,
felsefi ve insani bir sondaj yapıyor. İlk bakışta Casanova gibi rahat, ahlak
kurallarına uymayan bir çapkınla, yaptığı ve yapmadığı her davranışın kökenini
kendi Ben'inde arayan bir yazar olan Stendhal ve ahlak savunucusu, gerçek bir
sanatçı olan Tolstoy'un yaşam öykülerini aynı kitapta bulmak okuru şaşırtsa da,
Zweig bu üç ismi "Kendi Ben'lerinin dünyasını evrene açmayı, sanatlarının
en önemli görevi olarak görmüş olmak" ortak paydasında buluşturuyor.
Türkçeye
ilk kez orjinal dili Almanca'dan çevrilmiş olan Kendi Hayatının Şiirini
Yazanlar'da, okuru, bu üç önemli ismin içine doğdukları coğrafya ve çağın
portresinin yanı sıra, Zweig'in bütün eserlerine hakim olan derin bir edebiyat
ve felsefe tadı bekliyor.”
CASANOVA
v Kleist
için söylediklerini, kendisi için de tekrarlamak mümkündür: -Goethe gibi güçlü
ve hayatın efendisi olan kişilerin yanında, bazen, ölmeyi beceren ve ölümden,
zamanı aşan bir şiir yaratabilen biri de bulunmalıdır. S. 14
v -Bu
kadın, senin tek şansının, insanların budalalığı olduğunu biliyor mu?-
(Casanova'dan, kağıt oyununda hile yapan Croce'ye) s.42
v Carpe
diem, (Latin şairi Horatius'un -Hayat kısadır, ondan yararlanmaya bakalım-
anlamına gelen sözleri.) s.61
v Ancak
gagasıyla ve tırnaklarıyla eşeleyerek en iyi olan şeyi arayıp bulmak, işte
bütün bilgelik buradadır; insan yalnız kendisi için filozof olmalı, insanlık
için değil; ve bu da, Casanova için güçlü olmak, açgözlü olmak, ahlaki bir
rahatsızlık duymamak ve bir saat sonrasını bile düşünmeden dalgaların oyunu
içerisinde, geçmekte olan anı hızla yakalamak ve sonuna kadar tüketmek anlamına
gelir. S. 65
v Böylece
Casanova, aşkı, duygusal aşıkların çıkartmış olduğu yüksekliklerden ve
gökyüzünden alarak insanların arasına indirmiştir: Cesareti ve zevk duyma isteği
olan herkes, her kadında aşkı bulabilir ve Rousseau'nun, Fransızlar için aşkta
duygusallığı, Werther'in ise Almanlar için tutkuda hüznü icat ettiği bir
sırada, Casanova, coşkulu hayatı ile, dünyanın yükünü azaltmak için her zaman
gerekli olan en iyi, en uygun araç olarak -paien- aşkın verdiği huzuru ve
rahatlığı göklere çıkarmıştır. S. 100
v Yaşlanmak,
onun için, yeni bir döneme geçmek değil, hiçliğe ulaşmaktır; acımasız bir
alacaklı gibi davranan hayat, şiddetli duyularla çok erken ve çok çabuk
harcanmış olan şeyleri faiziyle birlikte geri ister. S. 103
STENDHAL
v -Çirkinsin,
ama anlamlı bir yüzün var.- (Gagnon dayıdan, genç Henri Beyle'e) s. 139
v -Arrigo
Beyle, Milanolu, visse, scrisse, amo- (yaşadı, yazdı, sevdi). S. 169
v Hepimiz
kendimize itiraf etmek istediğimizden çok daha büyük ölçüde --ve bilinçdışı
olarak-- başkalarının etkisi altında kalırız: Çağımızın havası ciğerlerimizin,
hatta kalbimizin en derin katlarına kadar girer, yargılarımız ve görüşlerimiz,
onlarla birlikte var olan bir sürü başka görüş biçimi ile sürtüşürler, onların
etkisiyle, fark edilemeyecek şekilde aşınırlar ya da körelirler; kamuoyunun
telkinleri, tıpkı radyo-elektrik dalgaları gibi, görülmeksizin, atmosferi
katederler; demek ki, insanın tabii tepkisi kişiliğini gerçekleştirmek değil,
kendi görüşünü, içerisinde yaşamış olduğu çağın görüşüne uydurmak, büyük
çoğunluğun duygusu önünde eğilmek, onunla uzlaşmak, ona teslim olmaktır. Eğer
insanların ezici bir çoğunluğu bu derece hareketsiz bir uyumluluk
göstermeseydi, milyonlarca insan içgüdüsüyle ya da tembellik yüzünden kendi
fikirlerinden, kişisel görüşlerinden vazgeçmeseydi, şu dev makine çoktan durmuş
olurdu. Demek ki, kendi iradesini, milyonlarca atmosferin manevi baskısına
karşı koyabilmek için, insanın özel bir güce, başkaldırabilecek bir cesarete
sahip olması gerekir ve ne kadar az insanda vardır bu! Hatta üstün bir enerjiye
de sahip olmak gerekir. Bir insan, orijinalliğini savunabilmek için eşine çok
az rastlanan ve iyice geliştirilmiş birtakım güçleri kendinde toplamış
olmalıdır: Dünya hakkında güvenilir bir bilgi, çarçabuk kavrayan bir zeka,
mezhepleri ve partileri şiddetle küçümseme, pervasız ve ahlak-dışı bir
kayıtsızlık ve her şeyden önce de cesaret, üç kat cesaret, sarsılmaz ve sağlam
bir cesaret, kendi görüşüne sahip olma cesareti. Tıpkı birçok yarışmaya girmiş,
usta ve kurnaz bir eskrimci gibi kendi benliğinin savunmasında korkusuz ve
kusursuz bir şövalye olan Stendhal, herkesten daha ben'ci --bütün ben'cilerden
daha ben'ci-- olan bu adam, bu cesarete sahipti. S. 183
TOLSTOY
v Gelecek
kuşaklar yalnızca kendi çağlarının bir kenara ittiği insanlara büyük bir
istekle atılırlar ve ruhun en küçük, en ince titreşimleri, zaman içerisinde en
uzun dalgaların oluşumuna yol açarlar. S.226
v Çağımızın
bir insanda görmüş olduğu en keskin ve ruhun dünyasına en fazla girebilmiş bir
bakıştır onunkisi. Sözle anlatılması mümkün olmayan bir şeye karşı bu derece
büyük bir güçle savaş açan birine hiçbir zaman rastlanmamıştır; kaderin
insanoğlunun önüne koyduğu probleme, kendi kaderini sorgulayan insanlığın problemine
hiç kimse bu derece kararlı bir şekilde karşı koymamıştır. S. 229
v -Ölümden
korkmak iyi değildir; ölümü istemek de iyi değildir. İnsan terazinin kolunu
öyle ayarlamalı ki, ibre hep dikey dursun ve iki kefeden biri ağır basmasın.
İyi yaşamanın en iyi şartları bunlardır. S. 254
v -Yaratmanın
verdiği zevkten başka gerçek bir zevk yoktur. İster kalem yapılsın, isterse
çizme, ekmek veya çocuk, yaratma olmadan gerçek bir zevk duymaya imkan yoktur;
yaratmanın dışında, hiçbir zevk yoktur ki, endişeyle, acıyla, vicdan azabı ve
utançla karışmamış olsun.- (Tolstoy'un mektubu) s. 255
v Çünkü,
nasıl ki, daha soğuklar başlamadan çok önce, hayvanların bedeni birdenbire
sıcacık bir kış kürkü ile kaplanıyorsa, yaşlılığın gelmek üzere olduğunu
bildiren ilk belirtilerde de, en yüksek nokta aşılır aşılmaz, insan ruhu yeni
bir koruyucu kılığa bürünür, manevi bir giysiyle, koruyucu bir kılıfla örtülür:
Akşam vaktinde güneşin ışığının yavaş yavaş çekilmeye başladığı bir sırada
üşüyüp de donmasın diye... s. 292
v -Düşünceye
karşı zora başvurmak, güneşi balçıkla sıvamaya benzer: Güneşin ışıklarını neyle
örtmeye çalışırsak çalışalım, her zaman üste çıkacaklardır. S. 305
v Tolstoy
da, kendi bunalımının bencil korku çığlığını şiddetlendiriyor: -Halim ne
olacak?- çığlığı çok daha güçlenerek -Halimiz ne olacak?- haline geliyor. Kendi
inatçı ruhunu ikna edemediği için, başkalarını ikna etmek istiyor. Kendini
değiştiremediği için, insanlığı değiştirmeye çalışıyor. Bütün çağlarda bütün
dinler böyle doğmuştur; s. 309
v Mülkiyeti
elde edebilmek için olduğu kadar, sahip olunan şeyleri arttırmak ve onları
savunmak için de şiddet zorunludur. Bunun içindir ki, mülkiyet, kendini korusun
diye, Devleti yaratmış, Devlet de, kendi varlığını güvenlik altına almak için,
laik gücün organize şekillerini, orduyu, adaleti, -yalnızca mülkiyeti korumaya
yarayan bütün bu baskı sistemlerini- yaratmıştır; kendini Devlete bağımlı kılan
ve onu tanıyan bir insan, ruhunu bu kuvvet ilkesine teslim etmiş demektir. S.
312
v -Zaferi
kazanan parti hangisi olursa olsun, otoritesini devam ettirebilmek için
yalnızca bugün için geçerli olan şiddet yollarına başvurmakla kalmayacak,
yenilerini de icat etmek zorunda kalacaktır-). S. 314
v Ruslarda,
düşünür, şair ve eylem adamı, biz Avrupalılar gibi ılımlı düzeltmelere, yumuşak
önlemlere başvurmaz; tersine, problemlere, kocaman baltasını sallayan
oduncuların şiddetiyle ve tehlikeli deneyimlerin vermiş olduğu bir cesaretle
saldırır. S. 315
v Tolstoy'un
ciddiliği ve ağırbaşlılığı, bizim kuşağın vicdanını eşi benzeri görülmemiş
derecede derinleştirmiştir; oysa insanın ruhunu çökerten teorileri, yaşama
sevincine yapılan görülmemiş bir suikasttir; kültürümüzü yeniden
canlandırılması mümkün olmayacak ilkel bir Hıristiyanlığa kadar geri götürmek
isteyen münzevi bir keşişin eğilimini dile getirmektedir ve artık Hıristiyan
olmayan, dolayısıyla Hıristiyanlığı aşmış olan bir ruhun hayal ürünüdür. S. 324
v Öbür
dünyadaki mutluluğumuz için, bugünkü hayatımızın göz kamaştırıcı zenginliğini,
ne idiği belirsiz, dar ve sınırlı bir basitlikle değiş-tokuş etmek istemiyoruz.
İlkel olmaktansa -günahkar olmayı, budala olup İncil'in istediği gibi namuslu
ve dürüst olmaktansa tutkulu olmayı tercih ediyoruz. Bunun içindir ki, Avrupa,
Tolstoy'un sosyolojik teoriler yığınını edebiyatla ilgili eski belgelerin
bulunduğu dolaba tıkıvermiştir. Çünkü en yüksek dini şekliyle bile, hatta bu
derece büyük bir deha tarafından sunulmuş olsa bile, gerileme ve gericilik
hiçbir zaman yaratıcı olamaz ve tek bir insanın ruhundaki kargaşadan doğan şey,
hiçbir zaman evrensel ruhtaki kargaşalığı çözemez. Bir kere daha ve kesin
olarak tekrarlayalım: Çağımızın en güçlü tenkitçisi olan Tolstoy, tenkitleriyle
açmış olduğu tarlaya, Avrupa'nın geleceği için tek bir tohum bile ekememiştir
ve bu bakımdan tam bir Rustur o, kendi ırkının ve kendi soyunun dehasıdır. S.
325
v Elle
tutulabilen, gözle görülebilen gerçeğimizin bir parçacığını, bir -taneciğini-
bile bırakmak istemiyoruz, hele bizi steplere ve düşünce bakımından zayıflamaya
--ahmaklığa-- götürecek, geriletecek ve ruhumuzu çökertecek bir sistem için
hiçbir şeyimizden vazgeçmek istemiyoruz. S. 325
v Tolstoy
da, Dostoyevski de, önlerinde bir uçurum gibi açılan nihilizmden duydukları
korkudan kurtulabilmek için, ilkel bir endişeyle, dini bir cevaba
sarılmışlardır; her ikisi de, kendi içlerindeki uçurumun dibine düşmemek için,
Hıristiyanlığın haçına bir köle gibi sımsıkı tutunmuşlardır; ve Nietzsche'nin
yıldırımının eski korkuların yarattığı bütün tanrıları parça parça ederek
havayı temizlediği ve Avrupalının eline, kutsal bir çekiç gibi, kendi gücüne ve
hürlüğüne olan inancı tutuşturduğu bir sırada, Tolstoy ve Dostoyevski, Rus
dünyasını bulutlarla örtmüşlerdir. S. 326
v Akıl
almaz bir görünüm: Kendi vatanlarının en güçlü düşünürleri olan Tolstoy ve
Dostoyevski, her ikisi de, birdenbire korkuya kapılmışlardır; her ikisi de
esrarlı bir ürpertiyle eserlerinde aynı haç'ı, Rus haç'ını, havaya
kaldırmışlar, her ikisi de İsa'yı --farklı bir İsa'yı-- çöken bir dünyaya
yardım edecek bir Koruyucu ve Kurtarıcı olarak imdada çağırmışlardır. S. 326
v Ama
belki de bu andan itibaren Tolstoy, doktrininin, gerçeğin karşısında boş ve
yararsız olduğunu, bir duman gibi dağılıp gideceğini, vahşi ve gürültülü
tutkunun, insanlar arasında, kardeşçe bir iyilikten her zaman daha güçlü
olacağını anlamıştı. S. 329
v -Felsefe
üzerinde on cilt kitap yazmak, bir tek ilkeyi uygulamaktan daha kolaydır.-
(Tolstoy, Günlüğünden, 1847) s. 329
v -İnsan
öldü, ama dünya karşısında takınmış olduğu tavır insanları etkilemeye devam
ediyor ve yalnızca hayatta olduğu zamanki gibi de değil, daha da büyük bir
güçle; ve sağlığında ne derece akıllı ve sevgiyle dolu idiyse, etkisi de o
kadar fazla oluyor ve her canlı şey gibi durmadan, sonsuza dek gelişiyor.
(Tolstoy'un mektubu) s. 371
v Çünkü
insanlık, uçup giden zamanın içerisinde, her zaman, ebediliği arayan ahlak
duygusunun simgesi haline getirebileceği bir örnek, bir sembol bulmaya çalışır
ve kendi gücünü kanıtlamak için de kalabalığın içerisinden hepsinden daha güçlü
olan birini seçer. İradesini, ancak çaba gösteren ve tutkuyla araştıran bir
insanla birleştirir; bilimi ve gerçeği; ancak gerçeği arayan bir insanda
bulabilir. S. 372
v İçini
çekiyor ve sevgili kağıtlarını tekrar çekmeceye gizliyor; para ile iş gören bir
sekreter gibi, sessiz ve keyifsiz, felsefi incelemelerini yazmaya başlıyor,
alnı kırış kırış ve çenesini öylesine eğmiş ki, beyaz sakalı da tıpkı kalemi
gibi, hışırtılı bir şekilde kağıtların üzerinde gidip geliyor. S. 350
17 Aralık 2018 Pazartesi
Altını çizdiklerim-- Anka'nın Yükseleşi ve Düşüşü-Osmanlı Diplomasi Tarihi Üzerine Bir Deneme (Oral Sander)
v
Asıl
ticareti gerçekleştirecek olan kentlinin, memur, yönetici ve toprak sahiplerine
sürekli boyun eğmesi ve bunlara bağlı olması, Mezopotamya’nın büyük uygarlıklarından
bu yana, yani M.Ö. 3000’lerden beri, Ortadoğu toplumlarının belirgin özelliği
olmuştur. Böyle bir ortamda yenilikçi düşüncelerin ve zenginlik biriktirecek
ticaretin yeşerecek toprak bulamayacağı herhalde doğrudur. S. 83
v
Kurulan
askerî devlette Osmanlılar yalnız dört meslek tanıyorlardı: Yöneticilik, savaş,
din ve tarım. Sanayi ve ticaret, miras aldıkları sanatlarına devam eden
fethedilmiş Müslüman olmayan halka bırakılmıştı (Lewis, 1970: 35). S. 83
v
İslâm
dünyasının duraklamasının ikinci önemli nedeni, kuzeyde Rusya’nın güçlenmesi ve
bunun yol açtığı gelişmelerdir. S. 84
v
Duraklamanın
üçüncü nedeni, İslâmiyetin Sünni ve Şii yorumu arasındaki farkların büyük
çatışmalara varacak kadar abartılması ve bunun yıkıcı sonuçlarıdır. S. 85
v
Karlofça
antlaşması, Osmanlıların askerî gücünün önemli ölçüde zayıfladığını ortaya
koydu ve Avrupa üzerinde yüzyıllar süren Türk gücünün artık eskisi gibi
olmadığını ve hatta silinmeğe yüz tuttuğunu gösterdi (Uzunçarşılı, 1973). S.
112
v
Osmanlı
devletinin teokratik bir nitelik göstermesi, yani devletin din. dinin de devlet
işlerine karışması, reform ve yenilik hareketlerini baltalamıştır. Ayrıca,
İslâmiyetin o zamanki dini öğretisi, insana çevresini araştırıp, her alanda
etkin bir yaşam sürdürmekten çok, iç dünyasını zenginleştirmeyi öğütlemekteydi.
Tarihçi Enver Ziya Karal’ın deyişiyle, ""İslâm eğitimi, tabiat ve
cemiyet olaylarım çözmeyi hedef tutmaktan çok, kişinin iç alemini, din ve
edebiyat bilgileriyle süslemekteydi... (Avrupa insanı, 18. yüzyılda doğanın
yasalarını bulup, bunları üretime uygulamağa başlarken) medreselerde yetişen ve
ulema adım taşıyan Osmanlı bilginleri, Aristo devrini bir saman çöpü geçmemiş
durumda idiler”. S. 141
v
Avusturya
Başbakanı Metternich de Osmanlı devletinin gerilemesini farklı bir yerde
aramamaktadır. 1834 yılında şunları söylüyor: "Türk imparatorluğunun
tarihi incelendiğinde, çok temel ve sürekli bir zayıflık kaynağına sahip olduğu
kolaylıkla görülüyor. Bu imparatorluk, geniş topraklan yönetmektedir ama güçlü
değildir. Çok verimli topraklara sahiptir ama zengin değildir. Coğrafi konumu
çok uygundur ama ticareti yoktur. Askerleri ölmeyi bilir ama savaşmayı
bilmemektedir. Nasıl olur da hükmetmek isteyen Müslüman gururunun artık
hükmedecek gücü yoktur?... Siyasal düşünceler bu soruya cevap veremiyor.
Toplantı salonları ve askeri büyük birlikler çok az şeyi açıklıyor; aslında
bozukluğun kökeni çok derinlerde. Islâmiyette temel bir durgunluk ve
dolayısıyla çürüme vardır. Türk imparatorluğunda insan zekâsı, lüks ve fizik
zevkler tarafından ortadan kaldırılmıştır... Türk imparatorluğu Türk olduğu
için değil, Müslüman olduğu için çökmektedir. Onun yerine bir Arap
imparatorluğu koysanız da bir şey değişmez. Aynı çürüme kaynakları devam
edecektir” (Sauvigny, 1962: 247-8). S. 142
v
Osmanlı
topraklarının paylaşılması ile ilgili olarak St. Petersburg’da 1853 yılının ilk
aylarında Çar I. Nikola ile İngiliz Büyükelçisi Sir Hamilton Seymour arasında
başlayan gizli görüşmelerin temeli, 1844 yılının yazında Rusya ile İngiltere
arasında varılan gizli görüş birliğidir. Bu görüş birliğinin amacı, Osmanlı
devletinin Avrupa topraklarının parçalanması söz konusu olduğu zaman, bu
toprakların barışçı ve Avrupa güç dengesini bozmayacak bir biçimde el
değiştirmesinde İngiltere ile Rusya’nın işbirliği yapmalarıydı. S. 189
13 Aralık 2018 Perşembe
"Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!" W. Shakespeare / Hamlet
Olmak ya
da olmamak, işte bütün mesele bu!
Düşüncemizin
katlanması mı güzel
Zalim
kaderin yumruklarına, oklarına
Yoksa
diretip bela denizlerine karşı
Dur,
yeter demesi mi?
Ölmek,
uyumak sadece!
Düşünün
ki uyumakla yalnız
Bitebilir
bütün acıları yüreğin,
Çektiği
bütün kahırlar insanoğlunun.
Uyumak,
ama düş görebilirsin uykuda, o kötü.
Çünkü, o
ölüm uykularında
Sıyrıldığımız
zaman yaşamak kaygısından
Ne düşler
görebilir insan, düşünmeli bunu.
Bu
düşüncedir felaketleri yaşanır yapan.
Yoksa kim
dayanabilir zamanın kırbacına?
Zorbanın
kahrına, gururunun çiğnenmesine
Sevgisinin
kepaze edilmesine
Kanunların
bu kadar yavaş
Yüzsüzlüğün
bu kadar çabuk yürümesine
Kötülere
kul olmasına iyi insanın
Bir bıçak
saplayıp göğsüne kurtulmak varken?
Kim ister
bütün bunlara katlanmak
Ağır bir
hayatın altında inleyip terlemek
Ölümden
sonraki bir şeyden korkmasa
O
kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya
Ürkütmese
yüreğini?
Bilmediğimiz
belalara atılmaktansa
Çektiklerine
razı etmese insanları?
Bilinç
böyle korkak ediyor hepimizi:
Düşüncenin
soluk ışığı bulandırıyor
Yürekten
gelenin doğal rengini.
Ve nice
büyük, yiğitçe atılışlar
Yollarını
değiştirip bu yüzden
Bir iş,
bir eylem olma gücünü yitiriyorlar.
W. Shakespeare
/ Hamlet
10 Aralık 2018 Pazartesi
Altını Çizdiklerim-- Montaigne (Stefan Zweig)
v
“Düşünen
insanın en güzel mutluluğu, araştırılabileni araştırmak, araştırılamayana ise
huzur içinde saygı duymaktır.” GOETHE, Maximen und Reflexionen (Özdeyişler ve
Düşünceler) S. 58
v
Kanımca
kitaplar, insanın hayat yolculuğunda yanına alabileceği en iyi besinlerdir. S.
58
v
Montaigne
için kitaplar, sıkıntı veren, gevezelik eden, kurtulunması zor insanlar gibi
değildir. Çağrılmadıkları sürece gelmezler; insan canı hangisini çekiyorsa,
onun kapağını açabilir. “Kitaplığım, benim krallığımdır ve burada mutlak bir
kral gibi saltanat sürmeye çalışıyorum.” S.58
v
Montaigne,
kitapların kendisi için en yararlı yanının, “okumanın o çeşitliliği içinde her
şeyden önce düşünme yeteneğini körüklemesi” olduğunu söyler. “Kitaplar, yargı
gücümü belleğimle birlikte çalışmaya zorluyor. ”S. 61
v
Kendine
belli bir hedef saptamayan akıl, kendi kendisini yitirir. Her yerde olmak
isteyen, hiçbir yerde olamaz. Belli bir limana dümen kırmayanı hiçbir rüzgâr
desteklemez. S. 62
v
“Yeni
ve amaca daha uygun bir yerlere varılabiliyorsa, bir şeyleri çalmaktan,
değiştirmekten, başka kılığa sokmaktan mutluluk duyarım.” S. 63
v
Montaigne’in
asıl zevki bulmak değil, bu arama eylemidir. Montaigne bilgeliğin sırrını,
amaca uygun formülleri arayan filozoflardan değildir. Herhangi bir dogmayı ya
da öğretiyi istemez; katı iddialardan hep korkar: “Hiçbir şeyi serinkanlılıkla
iddia etmemek, hiçbir şeyi de bir çırpıda yadsımamak.” Montaigne, hiçbir hedefe
doğru ilerlemez. Onun pensée vagabonde’una, yani avare düşünüşüne uygun düşen
her yol, aynı zamanda doğru olan yoldur. Bu nedenle Montaigne asla filozof
değildir ya da ancak en sevdiği düşünür olan Sokrates kadar filozoftur; en çok
onu sever, çünkü Sokrates arkasında hiçbir şey bırakmamıştır, ne bir dogma ne
bir öğreti, ne de yasa ve sistem. S. 70
v
“Buradakiler
benim öğretim değil, bilgi uğruna harcadığım çabalardır; bilgelik ise
başkalarının değil, benim bilgeliğimdir.” S.76
v
Özgürlük
ortamında düşünülmüş olan, hiçbir zaman bir başkasının özgürlüğünü
sınırlayamaz. S. 76
v
İnsanlar
ders verilerek bilgilendirilemez, yalnızca kendilerini aramaya, kendi
gözleriyle görmeye yönlendirilebilir. Gözlük ve hap diye bir şey yoktur. S. 77
v
“Dünyanın
en önemli şeyi, insanın kendi kendisi olmayı bilmesidir.” S.79
v
Böyle
kargaşa dönemlerinde hepimizin yaptığı gibi, Montaigne de kendine şöyle der:
Dünyayla ilgilenme. Çünkü onu ne değiştirebilirsin ne de daha iyi kılabilirsin.
Sen kendinle ilgilen ve kendi içinde kurtarılabilecek ne varsa, onu kurtar.
Başkaları yıkarlarken, sen yapmaya bak; çılgınlığın ortasında aklını korumaya
çalış. Kendini dünyaya kapa. Kendin için ayrı bir dünya kur. S.85
v
“Tarihteki
büyük fatihlerden biri, yendiği düşmanlarına da kendisini dostları kadar
sevmelerini sağlayacak ölçüde iyi davranmış olmakla övünürdü.” S.109
6 Aralık 2018 Perşembe
Altınız çizdiklerim--- Ahlat Ağacı (Nuri Bilge Ceylan)
v
Aslında
o kadar önemli biri olmadığımız ortaya çıktığında neden üzülüyoruz ki? Bunu
temel bir aydınlanma hali olarak ele alabilsek daha iyi olmaz mı? İnanmak
dediğimiz şey sonuçta insanın içinde başlattığı bir eylemdir. Ve güzelliğe,
aşka inanmak kadar ayrılığa da inanmak, hazır olmak gerekir. Yani her
güzelliğin sonunda bir kopuş, ayrılık pusuda bekler. Madem öyle, başımıza gelen
bu gibi tatsızlıklara bizi kendi bilinmeyenlerimizle yüzleştiren hayırlı
felaketler gözüyle bakmamız gerekmez mi? (Sinan)
v
İnsanları
sevmeyen bir yazar, nasıl olur ki?” (Sinan)
v
''İnsan
neden illa, en yakınında duran hayatı seçip, onu yaşamak zorundaki? Halbuki
hayatta öyle güzel şeyler var ki… Her
şey, hayat çok yakın gibi ama aslında değil. Her şey çünkü çok uzak… (Hatice)
5 Aralık 2018 Çarşamba
Altını çizdiklerim-- Dünyaya Neden Batı Hükmediyor (Şimdilik) (Ian Morris)
Altınız çizdiklerim
Dünyaya Neden Batı Hükmediyor (Şimdilik) (Ian Morris)
v
Churchill
"geriye dönünce ne kadar uzağa bakabiliyorsanız," demişti,
"ileriye bakınca da muhtemelen o kadar uzağı görürsünüz." S.28
v
"TARİH,
i. Çoğunlukla sahtekâr olan hükümdarlar ve çoğunlukla aptal olan askerler
eliyle meydana getirilen, çoğunlukla yalan olan olayların bir anlatısı." Ambrose
Bierce'nin mizahi tanımlamasına karşı çıkmak bazen zor oluyor. S.46
v
Büyük
bilimkurgu yazarı Robert Heinlein bir keresinde "ilerleme, işleri daha
kolay yapmanın yollarını arayan tembel adamlar tarafından
gerçekleştirilir," demişti. S.48
v
Sözgelişi
5000 yıl önce Portekiz, İspanya, Fransa ve İngiltere'nin Avrupa'dan Atlantik
(Atlas) Okyanusu'na doğru uzanan konumları büyük bir coğrafi dezavantajdı; bu,
bölgelerin Mezopotamya ve Mısır'daki gerçek eylemden çok ama çok uzak olduğu
anlamına geliyordu. Gelgelelim 500 yıl öncesine gelindiğinde toplumsal gelişme
öylesine ilerlemişti ki coğrafyanın anlamları değişti. S.55
v
Toplumsal
gelişme değiştikçe talep ettiği kaynaklar da değişir ve bir zamanlar pek az
önem atfedilen bölgeler geri kalmışlıklarının avantajlarını keşfedebilirler.
S.56
v
Coğrafya
toplumsal gelişmenin dünyada en hızlı nerede artacağını gösteriyordu, ama
toplumsal gelişme arttıkça coğrafyanın anlamını değiştiriyordu. Değişik anlarda
Doğu ve Batı Avrasya, Güney Çin'in zengin pirinç hududu, Hint Okyanusu'nu ve
Atlantik Okyanusu'nu bağlayan büyük bozkırların tümü hayati önem kazandı.
Atlantik Okyanusu MS 1700'de öne geçtiği esnada, ondan yararlanmak için en
uygun yerde olan halklar –ilkin başta İngilizler, ardından Amerika'daki eski
koloniciler– yeni imparatorluklar ve ekonomiler yarattılar ve fosil yakıtlarda
sıkışıp kalmış enerjinin kilidini açtılar. İşte ben Batı'nın tam da bu nedenle
hükmettiğini ileri sürüyorum. S.57
v
Daha
düzgün ifade edersek, toplumsal gelişme insanların beslenmesini, giyinmesini,
barınmasını ve çoğalmasını, çevrelerindeki dünyayı anlamlandırmalarım, kendi
toplulukları içindeki çatışmaları çözmelerini, kendi iktidarlarını diğer
toplulukların aleyhine genişletmelerini ve başkalarının iktidarlarını
genişletme çabalarına karşı kendilerini savunmalarını sağlayan bir teknolojik,
varoluşsal, örgütsel ve kültürel başarılar toplamıdır. S.193
v
"Her
komünistin şu gerçeği kavraması gerekir: 'Siyasal iktidar silahın namlusundan
doğar.'"s.201
v
Ancak,
firavunlar işi sağlama bağlamak için ayrıca güçlü bir sembolik dil de
yarattılar. MÖ 2700'den hemen sonra Kral Coser'in sanatçıları, 5000 yıl boyunca
varlığını koruyan hiyeroglifleri oymak ve tanrı-kralları temsil etmek için
üsluplar geliştirdiler. Coser ölümsüz bir varlığın ölümündeki teolojik
hassasiyetin farkındaydı ve kutsal naaşı muhafaza etmek üzere Mısır krallığının
nihai simgesini tasarladı: Piramit. S.242
v
Piramitlerden
önce firavunların tanrısallığından kuşku duyan olmuşsa bile, bunlar inşa
edildikten sonra kuşkusu kalmamıştır. s.243
v
Giriş
bölümünde ileri sürdüğüm gibi, işin özü bizlerin tembel, açgözlü ve korkak,
işlerin hep daha kolay, daha kârlı veya daha güvenli yollarını arayan varlıklar
olmamızdır. S.251
v
Krallar
kendilerini halklarının çobanları olarak betimliyordu, ama sürülerini
korumaktan ziyade yünlerini kırkmakla meşguldüler; en büyük dertleri emeği
denetimleri altına alıp insanları kendi inşaat projelerinde çalışmaya
zorlamaktı. S.257
v
Toplumsal
gelişme paradoksu, yani gelişmenin kendisini baltalayacak güçlerin ta kendisini
üretme eğilimi, çekirdeklerin büyüdükçe kendileri açısından daha büyük sorunlar
yaratacakları anlamına gelir. S.291
v
Aslına
bakılırsa, çoğu zaman kralları gangsterlerden ayıran tek şey, meşruiyete yoğun
biçimde yatırım yapmalarıydı. S.300
v
Gerçek
kuşkusuz çok daha karmaşıktı, ancak şurası açık ki, köylü emeği, yağma ve haraç
birleşimi seçkinleri zengin etmişti. Birbirlerini muhteşem mezarlara defnediyorlardı.
S. 301
v
Hiç
kimseye hayrı dokunmayan rüzgâr kötü rüzgârdır, der atasözü. S.308
v
Tarihi
değiştiren, tek bir dâhinin eylemlerinden çok, çaresiz insanların en iyi çözüme
ulaşana kadar karşılarına çıkan her fikri denemeleri gibi görünüyor. S. 319
v
Polybios
"Roma'nın âdeti," demişti, "hiçbir şeyi esirgemeden her tür
yaşam formunu yok etmektir... bu yüzden, kentler Romalılar tarafından zapt
edildiği zaman yalnız insan cesetleri değil, aynı zamanda ortadan ikiye
ayrılmış köpekler ve uzuvları koparılmış başka hayvan leşleri de
görebilirsiniz." S. 348
v
Tolstoy'un
ünlü bir sözüdür: "Bütün mutlu aileler birbirine benzer, oysa her mutsuz
ailenin mutsuzluğu kendine özgüdür." S.371
v
Caligula'nın
cümbüşleri ve atını konsül yapma kararı yeterince kötü değilmiş gibi, Neron'un
senatörleri halkın önünde şarkı söylemeye zorlaması ve onu sinirlendiren
herkesi öldürtmesi artık işi çığırından çıkarmıştı. S.399
v
Platon
(bazıları ona Atinalı Musa diyordu) aklının gücüyle gerçeğe giden yolu
bulmuştu; Hıristiyanlara ise gerçek vahyolunmuştu, ama her durumda gerçek aynı
gerçekti. S.419
v
Çin
kültürünün çekiciliği kısmen yabancı fikirlere açık olmasından ve bunları
karıştırarak yeni fikirler üretebilme yeteneğinden ileri geliyordu. S.441
v
Ancak
Hüsrev'in hülyası İustinianos'unkinden bile daha hızlı yıkılacaktı. 628'e
gelindiğinde ölmüş ve imparatorluğu paramparça olmuştu. Konstantinopolis'in
surları önündeki orduları görmezden gelen Bizans imparatoru İraklios, kiliseden
altın ve gümüş "ödünç alarak", bozkırlardaki Türkî kabilelerden kendi
göçebe süvarilerini tutmak için bu ganimeti kullanmak üzere Kafkasya'ya yelken
açtı. Önemli olan atlılar diye düşünüyordu; Bizans'ta bunlar artık pek
bulunmadığından kendisi de dışarıdan kiralayacaktı. Kiraladığı Türk atlılar,
durdurmak için gönderildikleri Persleri yendiler ve Mezopotamya'yı yakıp
yıktılar. Bu da yıkım dalgalarının Pers diyarına da ulaşmasına yetip arttı.
Yönetici sınıf paramparça oldu. Hüsrev'in öz oğlu onu hapsedip açlığa mahkûm
etti. Ardından Hüsrev'in fethettiği toprakları teslim edip, ele geçirmiş olduğu
yadigârları geri gönderdi; hatta Hıristiyanlığı bile kabul etti. Ülke iç
savaşın girdabına kapıldı. S. 448
v
İustinianos
ve Hüsrev farkında olmadan çok kadim kitap örneklerini izlemişlerdi. Çekirdeği
denetleme çabaları istikrarsızlaştırmayla sonuçlandı ve bir kez daha
çeperlerdeki insanları buraya çekti. Hüsrev Avarları Konstantinopolis'e
getirdi; İraklios ise Türkleri Mezopotamya'ya çekti. S.449
v
Veya
20. yüzyılda Amerikalı Müslüman Malcolm X'in dediği gibi, "barışçıl ol,
hürmetkar ol, yasalara itaat et, herkese saygı göster; ama biri sana el
kaldırırsa, onu doğruca mezarlığa gönder." S. 451
v
Hükümdarları,
Han ve Romalıların çok iyi bildiği bir dersi yeniden öğrenmek zorunda kaldı:
İmparatorluklar hile yaparak ve taviz vererek yönetilir. S. 455
v
Memun'un
A ve B planlarının sinizmi hilafetin otoritesini zaten sarsmıştı, C planı ise
bu otoriteyi büsbütün yıktı. Dinsel yetkiyi hâlâ eline geçirememenin hırsıyla,
incelikle oynamaktan vazgeçip, –bir köle ordusu olarak Türkî atlıları satın
aldığı düşünülürse sözcüğün gerçek anlamıyla– düpedüz askeri kuvvete yatırım
yapmaya karar verdi. Kendinden önceki diğer hükümdarlar gibi Memun ve halefleri
de, göçebelerin özleri gereği kontrol edilemez olduğunu öğrendiler. 860'a gelindiğinde
halifeler kendi köle ordularının rehineleri konumuna düşmüşlerdi. Askeri güçten
ve dinsel destekten yoksun olarak artık vergi toplayamadıklarından eyaletleri
emirlere satmak zorunda kaldılar: Askeri valiler belirli bir miktar para
ödüyor, ardından toplayabildikleri kadar vergi topluyorlardı. 945'te bir emir
Bağdat'ı eline geçirdi ve hilafet bir düzine bağımsız emirliğe ayrıldı. S. 461
v
Binlerce
Bizanslı birbirini boğazladı ve (başta Tanrı'nın İsa, Meryem ve azizlerin
suretlerini tasvip etmesi konusu olmak üzere) yeni doktriner meseleler yüzünden
Roma Katolik Kilisesi'nden koptular ve Akdeniz'den büyük ölçüde tecrit olmuş
Germen krallıkları da kendi dünyalarını yaratmaya koyuldular. S. 464
v
7.
yüzyıldan beri Müslüman tüccar ve misyonerler Muhammed'in müjdesini
bozkırlardaki Türk boylarına tebliğ etmekteydi ve 960'ta bugün Özbekistan olan
bölgedeki –söylenenlere göre 200 bin aileden oluşan– Karluk boyu toplu halde
Müslüman oldu. Bu din açısından bir zaferdi, ama siyasetçiler için bir kâbusa
dönmesi çok sürmedi. Karluklar kendi Karahanlı İmparatorluğu'nu kurarken, bir
diğer Türk boyu olan ve göç sonrası Müslümanlığa geçen Selçuklular, İran'ı
baştan sona yağmaladıktan sonra 1055'te Bağdat'ı işgal ettiler. 1079'a
gelindiğinde Bizanslıları Anadolu'nun büyük kesiminden, Fatımîleri de
Suriye'den çıkarmışlardı. S. 469
v
Çin'in
bu ihtiyaç anında, imparatorluğun en iyi beyinleri hükümdara öğüt vermek için
öne çıkarak Konfüçyüs'ün yolunu izledi. Yeniden doğumu ve ölümsüzlüğü bir yana
bırakın, diye üstelediler, her şey burası ve şu andır ve gerçek başarı
dünyadaki eylemden gelir. "Gerçek âlim," diyordu içlerinden biri,
"ilkin dünyanın sıkıntıları hakkında kaygı duymalı, son olarak ise onun zevklerinin
tadını çıkarmalıdır." S. 481
v
Japonya,
Güneydoğu Asya, Akdeniz Havzası ve Avrupa'nın büyük bölümü 13. yüzyıldaki Moğol
yıkımından kurtulmayı başardı; Japonya ve Güneydoğu Asya 14. yüzyılda Kara
Ölüm'den de yakayı sıyırdı. Çin'in tam merkezinde Yangtze Delta bölgesi
felaketlerden dikkate değer ölçüde iyi çıkmış gibi görünüyordu. S. 514
v
Batı'da
Osmanlı Türkleri 14. yüzyılda eski merkezde imparatorluklarını çabucak inşa
ettiler. Osmanlılar, Moğolların eski Müslüman devletleri yerle bir etmesinden
sonra, 1300 civarında Anadolu'da yerleşen düzinelerce Türk boyundan sadece
biriydi, fakat Kara Ölüm'ün birkaç yılı içinde rakiplerinden daha iyi hale
gelmişler ve Avrupa'da güçlü bir konum elde etmişlerdi bile. 1380'lere
gelindiğinde Bizans İmparatorluğu'nun acınası kalıntılarına kabadayılık
ediyorlardı ve 1396'ya kadar Hıristiyanlığı öylesine ürkütmüşlerdi ki, Roma ve
Avignon'un aralarında didişen papaları kısa süreliğine onlara karşı bir Haçlı
ordusu göndermek üzere güçlerini birleştirmeye bile karar verdiler. S. 514
v
1402'de
Timurlenk Osmanlıları yenilgiye uğrattı ve padişahı kafese kapattı; padişah
orada teşhir edilerek utanç içinde can verdi. Fakat arkasından Hıristiyanların
umutları suya düştü. Timurlenk, geri kalan Müslüman toprakları yakıp yıkmak
üzere kalmak yerine, uzaktaki Çin'in imparatorunun kendisine hakaret ettiğine
karar verip atlılarının yönünü oraya çevirdi. 1405'te bu saygısızlığın
intikamını almak üzere Doğu'ya at sürerken öldü. S.515
v
Tarihte
ilk ve son kez olarak Konstantinopolis'in surları yıkıldı. Panik halinde
binlerce Bizanslı, kâfirler kiliseye saldırdığı zaman elinde kılıcıyla bir
meleğin inerek Roma İmparatorluğu'nu yeniden kuracağı şeklindeki bir kehanete
inanarak –Gibbon'ın "yeryüzündeki cennet, ikinci asuman, meleklerin
arabası, Tanrı'nın yüceliğinin tahtı," diye tanımladığı– Ayasofya'nın
içine doluştu. Melek filan gelmedi: Konstantinopolis düştü. Gibbon'a göre,
onunla birlikte Roma İmparatorluğu da nihayet tarihe karıştı. S. 516
v
Türkler
ilerledikçe, Avrupa kralları kâfire karşı olduğu kadar birbirleriyle
savaşlarında da giderek sertleştiler ve gerçek bir silahlanma yarışı başladı.
Topçuları daha kalın namlulu toplar döken, barutu daha hızlı tutuşan taneler
haline getiren ve taş yerine demir gülleler kullanan Fransa ve Burgonya
1470'lerde başı çekiyordu. Sonuç, daha eski silahları demode yapan daha küçük,
daha güçlü ve daha kolay taşınabilir toplar oldu. Yeni toplar, kürekle değil
yelkenle seyreden pahalı yeni gemilere yüklenebiliyordu; bu gemilerde top
namlularının yuvaları, demir topların düşman gemilerinin hemen su seviyesindeki
kısımlarında gedik açabilmesi için güvertenin alt tarafına
yerleştirilebiliyordu. Bu çeşit teknolojinin masraflarını karşılamak krallar
dışında kimsenin yapamayacağı bir işti ve yavaş yavaş ama kesin bir biçimde
Batı Avrupalı hükümdarlar yeni silahlardan satın alarak bunları, birbiriyle
çakışan karışık yetki alanları evvelce Avrupa devletlerini bunca zayıf kılmış
olan lordları, bağımsız kentleri ve piskoposları yıldırmakta kullanmaya
koyuldular. Atlantik Okyanusu kıyısı boyunca, kraliyet emirlerinin, çok
uzaktaki aristokrat klanlar veya halkın sadakatinde Roma'daki papaların ilk söz
sahibi olmayacağı şekilde her yere ve ulusa egemen olduğu daha büyük, daha
güçlü devletler –Fransa, İspanya ve İngiltere– kurdular. Ve lordlarını kenara
iter itmez, krallar bürokrasilerini kurmaya, halkı doğrudan doğruya
vergilendirmeye ve daha çok silah satın almaya başlayabildi; ki bu da, elbette
komşu kralları daha çok silah satın almaya zorladı ve herkesten daha çok vergi
almaya itti. Bir kez daha geri kalmışlığın avantajları ortaya çıktı ve mücadele
Batı'nın ağırlık merkezini sürekli olarak Atlantik Okyanusu'na doğru çekti. S.
517
v
İmparatorların
yasadışı ticarete ilişkin yasalarını bu kadar sık yenilemek zorunda kalmış
olması, insanların bu yasalara pek uymadığını düşündürür. S. 521
v
En
popüler yanıt, işlerin böyle yürümesinin nedeninin, 15. yüzyıl Çin
imparatorları artık gemilerini denizaşırı yolculuklara göndermeye ilgi
duymazken, Avrupalı kralların (en azından bazılarının) buna çok ilgi duymasıdır.
S. 529
v
Yongle'nin
standartlarıyla bakıldığında, Portekiz keşif gezileri gülünç derecede küçük
(binlerce değil birkaç düzine adam) ve onursuz (büyük prenslerden hediyeleri
değil, tavşanlar, şeker ve köleleri içeren) yolculuklardı; ama bugünden geriye
baktığımızda, 1430'ları Batı hâkimiyetinin mümkün hale geldiği nokta, dünya
tarihinin en belirleyici anlarından biri –belki de anı– diye görmemek zordur.
Denizcilik teknolojisinin okyanusları anayollara dönüştürerek bütün gezegeni
birbirine bağladığı anda prens Henrique imkânları görürken, imparator Zhengtong
hepsini geri çevirdi. Eğer "büyük adam ve beceriksiz ahmak" diye
tarihsel bir kuram varsa, tam burada pek çok şeyi açıklıyor gibi görünür:
Gezegenin yazgısını bu iki adamın verdiği kararlar belirledi. S. 531
v
Belki
bazı prensler ve imparatorların neden şu değil de bu seçeneği tercih
ettiklerini sormak yerine, tam da Çin'e içe yönelen bir muhafazakârlık çökerken
neden Batı Avrupalıların riski kucakladıklarını sormalıyız. Tenochtitlán'a
Zheng'i değil de Cortés'i gönderen, belki de büyük adamlar ile beceriksiz
ahmaklar arasındaki fark değil de kültür farkıydı. S. 532
v
"Şu
anda tekrar genç olmayı istiyorum neredeyse," diye yazmıştı Hollandalı
düşünür Erasmus 1517'de bir dostuna, "bunun yegâne sebebi de bir altın çağın
çok yakın olduğunu düşünmem." Bugün biz bu "altın çağı"
Fransızların verdiği isimle Rönesans, "Yeniden Doğuş" olarak
tanıyoruz. S. 532
v
Vaktiyle
saygın olan aileler bile servet ve seçkinlik için can atıyor... Suçlamalar
yapmaktan zevk alıyor, kendi davaları için baskı yapmakta nüfuzlarını o kadar
güçlü kullanıyorlar ki, çarpık çurpuk olan ile doğru dürüst olan arasında ayrım
yapamıyorsunuz. Savurganlığa ve zarif tarza düşkünlükleriyle, beyaz ipekli
kıyafetlerini yerde sürüyerek etrafta öyle bir kurumla dolaşıyorlar ki, kimin
onurlu kimin alçak olduğunu söyleyemiyorsunuz. S. 563
v
Eylemci
imparatorlar tam bir bürokratik bataklığa saplanmıştı. Bazen sonuçlar komik
bile oluyordu; tıpkı 1517'de imparator Zhengde Moğollara karşı bir ordunun
başına geçmek için üstelediğinde, Büyük Çin Seddi'nden sorumlu memur,
imparatorların Pekin'de kalması gerektiği gerekçesiyle kapıları açmayı
reddettiği zaman olduğu gibi. S. 566
v
Fakat
Asurlulardan bu yana tüm yayılmacı devletler gibi Osmanlılar da bir savaşı
kazanmanın sadece bir diğerini başlatmaya yarayacağını öğreneceklerdi. S. 570
v
Voltaire'in
1750'lerde çok bilinen deyişiyle, Kutsal Roma İmparatorluğu "ne kutsal ne
Romalı ne de imparatorluktu." s. 571
v
Luther
Karl'ın kendisini destekleyeceğini ummuştu; ama Karl Hıristiyan âlemine
çobanlık etmenin bölünmemiş, tek bir Kilise gerektirdiğine inanıyordu. Luther'e
"tek bir keşiş bütün Hıristiyanlık anlayışına karşı duruyorsa, hata
kendisinde olsa gerektir," dedi. "Krallıklarım ve topraklarımla,
dostlarımla, bedenimle, kanım, canım ve ruhumla, var gücümle buna saldırmaya
kararlıyım." Ve böyle de yaptı; fakat tamamı Habsburglara karşı veya
onlarla birlikte silaha sarılmış bir Avrupa'yla, Hıristiyan âlemindeki
anlaşmazlıkları yadsımanın felaketle sonuçlanacağı ortaya çıktı. S. 573
v
Düşmanlarının
Deccal'ın temsilcileri olduğuna inanan insanlar nadiren uzlaşmaya yanaşır; bu
yüzden küçük çatışmalar büyük çatışmalara dönüştü, büyük çatışmalar bir türlü
sona ermedi ve maliyetler katlanarak tırmandı. S. 573
v
Sömürgeciler,
çekirdekler kendi kaynaklarını tüketmeye başladığı için ortaya çıktı. S. 577
v
İspanyollar
Madrid'deki emperyal hükümranlarının yetersizliklerini "ölüm İspanya'dan
gelecek olsaydı ebediyen yaşardık" sözleriyle alaya almaktan
hoşlanıyorlardı; s. 593
v
1450
sonrası nüfus arttığı zaman da insanlar Avrasya'nın her yerinde statü kaybetme,
kıtlık çekme, hatta açlıktan ölme korkusuyla harekete geçtiler. Fakat 1600'den
sonra Atlantik ekonomisinin ekolojik çeşitliliği, ucuz taşımacılık ve açık
pazarlar bir küçük lüksler dünyasını Kuzeybatı Avrupa'nın sıradan halkının
erişimi dahiline getirdikçe, açgözlülük de tembelliği alt etmeye başladı. 18.
yüzyılda, cebinde küçük bir nakit parası olan bir adam, sadece fazladan bir
dilim ekmek alabilmenin ötesine geçiyordu artık; çay, kahve, tütün ve şeker
gibi ithal mallara veya kil pipo, şemsiye ve gazete gibi ülkeye özgü mucizevi
yeniliklere ulaşabiliyordu. S. 598
v
İngiltere'nin
önde gelen şairi Alexander Pope şöyle yazmıştı: Doğa ve Doğa'nın yasaları
yatıyordu gecede saklı, Tanrı buyurdu, Newton olsun! Ve her şey Işık oldu.
S.602
v
Rönesans'ı
baş aşağı çevirmek yerine Çinli entelektüeller bir İkinci Rönesans'ı
seçmişlerdi. Birçokları parlak âlimlerdi, ama bu tercih yüzünden hiçbiri
Galileo veya Newton olamadı. İşte Voltaire'in yanıldığı yer burasıydı. S. 607
v
Avrupalılar
dinamizm, akıl ve yaratıcılığı antik Yunan'dan öğrenmiş ve şimdi hocalarını
bile geride bırakmışken, Çin zamanın durduğu bir diyardı. S. 608
v
Cicero'nun
söylediği gibi, O tempora, O mores! ("Ah zamanlar! Ah âdetler!"). s.
617
v
Huysuz
samuray savaşçıları bile münakaşalarını sadece kılıç oyunlarıyla çözmeye razı
oldular; bu oyunlar 1850'lerde Japonya'ya zorla giren Batılıları şaşırtıyordu.
"Bu insanların ateşli silahları kullanmayı bile bilmedikleri
anlaşılıyordu," diye hatırlıyordu biri. "Bu, çocukluğundan itibaren
çocukların bile ateş ettiğini gören bir Amerikalıya, silahlar konusundaki
bilgisizliğin, ilkel masumiyetin ve kırsal bir cennetin yalınlığının göstergesi
olan bir anomali olarak çok garip görünüyor." S. 619
v
Batı
Avrupalılar planlı olmaktan çok tesadüf eseri yeni okyanus imparatorlukları
kurdular ve yeni Atlantik ekonomileri toplumsal gelişmeyi tırmandırdıkça
tümüyle yeni zorluklar yarattı. S. 646
v
Pekinliler
Floransalılardan çok da kötü durumda değildi, ama Londralılardan daha
yoksuldular. Çin ve Japonya'da (ve Güney Avrupa'da) emeğin bu kadar ucuz olması
Boulton'ın buradaki muadillerinin makineye yatırım yapma dürtüsünü azalttı. S.
649
v
Yeni hafif motorları
sağlam yeni şasilerle birleştirmek, arabaları ve uçakları yarattı. 1896'da
otomobiller hâlâ öyle yavaştı ki, Amerika'nın ilk araba yarışında hoşnutsuzlar
sürücülere "git de kendine bir at al!" diye laf attılar; s. 659
v
Aslında, gittikçe artan
şekilde, din bütünüyle daha az önemli bir mesele gibi görülüyordu ve sosyalizm,
evrimcilik, milliyetçilik gibi yeni inanışlar, dinin onca zamandır işgal ettiği
yeri doldurmaya başlamıştı. S. 663
v
Pazar uyumuyordu,
uyuyamazdı; genişlemek her zamankinden daha çok faaliyeti bütünleştirmek
zorundaydı, aksi takdirde gözü dönmüş sanayi canavarı ölürdü. S. 665
v
Stalin
eşitlik vaaz ediyordu, ama yoldaşlarının milyonlarcasını imparatorluğunun
orasına burasına zorunlu olarak gönderen, bir diğer milyonunu da gulag'larda
hapseden merkeziyetçi bir ekonomi inşa etti. İdeolojik olarak şüpheli etnik
gruplar ve sınıf düşmanları (çoğu zaman aynı şey) tasfiye edildi. Ve
başarısızlığa uğrayan kapitalist ekonomilerin tersine başarılı Sovyetler
Birliği, 10 milyon uyruğunun açlıktan ölmesine izin verdi. Gene de Stalin
açıkça bir şeyleri doğru yapıyordu. Zira kapitalist sanayi 1928 ile 1937
arasında çökerken, Sovyet çıktısı dört katına yükseldi. S. 684
v
Gazeteci
Lincoln Steffens'ın Sovyetler Birliği'ni ziyaret ettikten sonra Amerikalı
okurlarına söylediği şu söz çok ünlüdür: "Geleceği gördüm ve
çalışıyor." S. 684
v
Benim
gözümde, durumun vahametini olduğundan hafif göstermenin tarihe geçecek en
büyük örneğini vererek, halkına şu bilgiyi verdi: "Savaşın durumu, Japonya'nın
lehine olduğu söylenemeyecek şekilde gelişmiştir." S. 686
v
Ardından
Amerikan maliyecileri kapitalizm için yeni bir uluslararası para sistemi
üzerine tartışıp, belki de kayıtlı en aydınlanmış kişisel çıkar belgesi olan
Marshall Planı'nı ortaya koydular. Eğer Avrupalıların ceplerinde paraları
olursa, diye hesaplamıştı Amerikalılar, Amerikan gıdalarını satın alabilir,
kendi sanayilerini yeniden inşa etmek için Amerikan makinelerini ithal edebilir
ve –hepsinden de önemlisi– komünizme kaymaktan uzak durabilirlerdi. Böylece
Amerika, 1948 üretiminin tamamının yirmide biri olan 13,5 milyar dolarlık
tutarı çıkarıp onlara verdi. S. 687
v
Bir
fıkra ağızdan ağza dolaşmaya başladı. Eski Sovyet liderlerini taşıyan bir tren
bozkırlardan geçiyormuş. Ansızın tren durmuş. Tam beklenebileceği gibi, Stalin
ayağa fırlayıp bağırmaya başlamış: "Makinisti kırbaçlayın!" Makinist
kırbaçlanmış ama tren hareket etmemiş. O zaman Kruşçev emir vermiş:
"Makinisti rehabilite edin!" Bu da yapılmış, trende hâlâ hareket yok.
Derken Brejnev gülümseyerek önermiş: "Haydi, hepimiz tren gidiyormuş gibi
yapalım." S. 698
v
(bir
diğer Sovyet şakası: "Bir Lada'nın84 değerini nasıl ikiye katlarsın?
Yanıt: Benzin deposunu doldurarak." S. 707
v
Sovyet
kalemi yazmayınca, Gorbaçov bir CNN kameramanının kalemini ödünç almak zorunda
kaldı. Batı'nın Savaşı'nı ABD kazanmıştı. S. 709
v
Mart 1992'de, Sovyetler
Birliği'nin çöküşünden sadece 3 ay sonra hazırlanan raporun ilk taslağı, çok
gözü kara bir yeni vizyon sunuyordu: İlk hedefimiz, ister eski Sovyetler
Birliği topraklarında olsun, ister başka bir yerde, vaktiyle Sovyetler
Birliği'nin yarattığı tehdidi yöneltecek yeni bir rakibin yeniden ortaya
çıkışını önlemektir. Bu... her türlü düşman gücün, takviyeli bir denetim
altında küresel güç yaratmaya yetecek kadar kaynağı olan bölgelere hâkim
olmasını önlemeye çalışmamızı gerektiriyor. Bu bölgeler arasında Batı Avrupa,
Doğu Asya, eski Sovyetler Birliği toprakları ve Güneybatı Asya yer almaktadır.
S. 709
v
Karl
Marx 150 yıl önce sözün özünü söylemişti: "İnsanlar kendi tarihlerini
kendileri yaparlar, ama kendi keyiflerine göre değil, kendi seçtikleri koşullar
içinde değil; doğrudan karşı karşıya kaldıkları, belirlenmiş olan ve geçmişten
gelen koşullar içinde yaparlar. S. 735
v
Gerçek
açıklama, sanırım, 1700'den beri birçok Müslümanın, tıpkı 13. ve 14. yüzyılda
birçok Çinli Konfüçyüsçünün yaptığı gibi, askeri ve siyasi yenilgilere tepki
olarak içe dönmüş olmasıdır. S. 742
v
Batı
egemenliğinin gerek uzun gerek kısa vadeli nedenleri, coğrafya ve toplumsal
gelişmenin aralıksız değişen etkileşiminde yatar, ama Batı egemenliğinin
kendisi ne kilitlenmiştir ne de rastlantısaldır. Onu, olasılıkları coğrafyanın
Batı'nın lehine istiflediği bir oyunda, büyük bölümü itibariyle tarihin olması
en mümkün sonucu şeklinde adlandırmak daha doğru olur. Batı egemenliğinin çoğu
zaman yüksek bir bahis olduğunu söyleyebiliriz. S. 743
v
Bu
kitapta iki genel iddiada bulundum. İlkin, biyoloji, sosyoloji ve coğrafyanın
birleşerek, toplumsal gelişme tarihini açıkladığını söyledim: Biyoloji
gelişmeyi yukarıya iterek; sosyoloji gelişmenin nasıl yükseleceğini (veya
yükselmeyeceğini) biçimlendirerek; coğrafya da gelişmenin nerede en hızlı
yükseleceğini (veya düşeceğini) belirleyerek. İkincisi, coğrafyanın bir yandan
toplumsal gelişmenin nerede yükseleceğini veya düşeceğini belirlerken,
toplumsal gelişmenin de coğrafyanın anlamını değiştirdiğini söyledim. S. 768
v
Nobel
ödüllü kimyacı Richard Smalley'in söylediği gibi, "bilim insanı bir şeyin
mümkün olduğunu söylediğinde, muhtemelen bunun ne kadar zaman alacağı konusunda
biraz düşük tahmin yapar. Ama bir şey imkânsız dediğinde muhtemelen
yanılıyordur." S. 770
Kaydol:
Yorumlar (Atom)







