Balzac’ın günümüze ulaşan resimlerinin
dörtte üçünün portre değil karikatür olması, çağdaşlarının onun hakkında iki
bine yakın anekdot kaydedip doğru düzgün bir hayat hikâyesi yazmamış olmaları
tesadüf değildir. Tüm bunlar Parislilerin Balzac’ı bir deha olarak değil, daha
çok merkezin dışında kalan bir insan olarak algıladığını açıkça göstermektedir.
Ama belki de çağdaşları onu böyle görmekte haklıydılar.
Balzac yalnızca bu ölçüyle
değerlendirilebilir, onun asıl dünyası eserlerinde ortaya çıkar. Çağdaşlarının
deli gözüyle baktığı bu insan, gerçekte dönemin en disiplinli sanat dehasıdır;
ölçüsüz bir savurgan olmasıyla alay edilen bu adam, bir çilekeşin
dayanıklılığına sahip bir münzevi, modern edebiyatın en muhteşem işçisidir.
Balzac’ın gerçek yaşamındaki tek bir gün
–tıpkı binlercesi ve on binlercesi gibi– işte bu nedenle birbirinin hep
aynıdır.
"Düşüncelerim, tıpkı bir fıskiyenin suları gibi zihnimden fışkırmalı"
"Düşüncelerim, tıpkı bir fıskiyenin suları gibi zihnimden fışkırmalı"
Akşam saat sekiz: Diğer insanlar
işlerini çoktan bitirmiş, bürolarından, dükkânlarından, fabrikalarından çıkmış,
arkadaşlarıyla, aileleriyle ya da tek başlarına akşam yemeklerini yemişler.
Artık eğlenmek için sokaklara dökülüyorlar. Bulvarlarda gezip tozuyor,
kafelerde oturuyor, salonlara ve tiyatrolara doluşmadan önce süslenmek için
aynalarının karşısına geçiyorlar – Balzac ise on altı on yedi saat boyunca
çalışmaktan bitap düşmüş, karanlık odasında uyuyor.
Saat on bir: Temsiller sona ermiş,
partilerde, salonlarda hizmetkârlar son misafirleri evlerine uğurlamaktalar,
restoranlar ışıklarını söndürüyorlar, dolaşmaya çıkanlar ortadan kaybolmuş,
sadece evine dönen son bir insan dalgası gürültüyle bulvarlardan geçiyor, onlar
da küçük yan sokaklarda kayboluyorlar – Balzac hâlâ uyuyor.
Nihayet – gece yarısı: Paris sessizliğe
gömülmüş. Milyonlarca göz kapanmış, binlerce, ama binlerce ışık sönmüş.
Diğerleri dinlendiğine göre, Balzac için artık çalışma zamanı, diğerleri
rüyalar görmeye başladığına göre, Balzac için artık uyanma zamanı gelmiştir.
Dünya için gün sona erdiğine göre, şimdi onun günü başlayacaktır. Şimdi hiç
kimse ve hiçbir şey, ne onu sıkacak bir ziyaretçi ne de huzurunu kaçıracak bir
mektup gelip onu rahatsız edebilir. Kırılgan bronzu eritip kırılmaz demir
haline dönüştüren yüksek fırınların soğumaması gerektiğini bildiği gibi,
içindeki hayallerin heyecanının da sönmemesi gerektiğini bilir Balzac. Onunkisi
gibi kusursuz bir hayal gücü ateşli yolculuğuna ara vermemelidir.
"Düşüncelerim, tıpkı bir fıskiyenin
suları gibi zihnimden fışkırmalı" Tam anlamıyla bilinçsiz bir süreç bu.
Her büyük sanatçı gibi Balzac da sadece
işinin yasalarını tanımaktadır:
"Ara vermem ve dışarı çıkmam gerektiğinde
çalışmam imkânsız hale geliyor. Hiçbir zaman bir ya da iki saat çalışmakla
kalmadım."
Sadece gece, sınırsız, kesintisiz gece
bölünmeden çalışmasına olanak sağlar; işi uğruna zamanın ibresini geri alır ve
kendi evreninin yaratıcısı olarak geceyi gündüze, gündüzü de geceye dönüştürür.
Uşağın kapıya yavaşça vurmasıyla uyanır.
Balzac kalkar ve keşişlerinkini andıran cüppesini giyer. Uzun yıllar sonunda
edindiği deneyimle, bu giysiyi kendisi için çalışmaya en uygun giysi olarak
seçmiştir. Savaşçının zırh, dağcının deri kıyafetler seçmesi gibi yazar da
mesleğinin şartlarına uygun olarak kışın kaşmirden, yazınsa ketenden yapılma
uzun, beyaz bir cüppe giymeyi, her harekete müsait olduğu, nefes alırken boğazı
sıkmadığı, aynı anda hem sıcak tutup hem de insana çok sıkıntı vermediği için
seçmiştir.
Çevresinde artık gerçekliğe ilişkin
hiçbir şey olmamalıdır ve duvarlardaki kitaplar, duvarlar, kapılar, pencereler
ve bunların ardında ne varsa, hepsi, şimdi çepeçevre, odanın zifiri
karanlığında boğulup gitmektedir. Şimdi sadece kendi yarattığı insanlar
konuşmalı, hareket etmeli ve yaşamalıdır; şimdi sadece onun dünyası, onun kendi
dünyası oluşmakta ve var olmaktadır.
Balzac masaya, tıpkı bir “simyacının
altınını döküm potasına atması gibi, benim de hayatımı oraya attığım” dediği bu
masaya oturur.
Son bir bakış daha: Her şey hazır mı?
Gerçekten fanatik her işçi gibi Balzac da işi söz konusu olduğunda kılı kırk
yarmakta, araç gerecini bir askerin silahını sevdiği gibi sevmekte ve kendini
savaşa atmadan önce araç gereçlerinin hazır olduğunu bilmeyi istemektedir.
Dar masanın sağ tarafında, arada bir,
sonraki bölümler için aklına gelenleri ve düşüncelerini not ettiği küçük bir
not defteri bulunmaktadır. Başka bir şey yoktur; ne kitapları ne yardımcı
kaynaklar ne de kâğıt yığını; işine başlamadan önce Balzac, her şeyi zihninde
tamamlamıştır.
Balzac arkasına yaslanır ve yazı yazdığı
sağ koluna kolaylık sağlaması açısından cüppesinin kollarını sıyırır. Sonra bir
arabacı atını yürütmek için nasıl dehlerse, o da benzeri bir nidayla şakayla
karışık kendi kendini harekete geçirir. Bir yüzücünün kendini kafa üstü suların
içine bırakmadan önce son kez kollarını iyice yukarı kaldırıp eklemlerini
çalıştırması gibi bir şeydir bu.
Balzac ara vermeden, durmaksızın yazar,
yazar ve yazar. Hayal gücü bir kez tutuşunca, daha da alevlenip ateşlenir,
tıpkı alevlerin bir ağaç gövdesinden diğerine sıçrayarak hep daha sıcak, hep
daha kızgın, hep daha hızlı yayılan bir orman yangınında olduğu gibi. Yazarken
zarif, kadınsı bir ele dönüşen elinin kavradığı tüy kalem, kâğıdın üzerinde o
kadar hızlı kayar ki, sözcükler onun düşüncelerine yetişemez olur, yazdıkça
heceleri kısaltır Balzac, hep devam etmeli, hep yazmalı, hiç duraksamamalı, hiç
yavaşlamamalıdır. Balzac kendini durduramaz, içindeki hayali bölemez ve
yazarken eline kramp girinceye ya da yorgunluktan körelen bakışları
yazdıklarını seçemez hale gelinceye kadar yazmayı sürdürür.
Saat bir olur, iki olur, üç olur, dört,
beş, altı, hatta bazen saat yedi veya sekiz olur. Ne ara sokaklardan geçen bir
araba vardır ne de Balzac’ın evinde, odasında tüy kaleminin kâğıt üzerinde
kayarken çıkardığı ya da arada sırada yan tarafa konan bir kâğıdın hışırtısının
dışında en ufak bir ses. Dışarıda ortalık çoktan ağarmıştır. Balzac farkında
bile değildir. Onun için gündüzün anlamı, sadece bu küçük yuvarlak, daire
halindeki mum ışığıdır ve yalnızca yazarken yarattığı insanlar ve yazgılar
vardır. Kendi biricik evreninin dışında bir mekân, zaman, dünya yoktur.
Nihayet saat sekizde, kapı hafifçe
vurulur. Uşak August içeri girer ve tepsiyle Balzac’ın kahvaltısını getirir.
Balzac masasından kalkar. Gece saat on ikiden bu yana kalemini elinden
bırakmamıştır; artık kısa bir mola vermenin zamanı gelmiştir.
Bitkin düşen bedenini gevşetmek ve
kendisini bekleyen yeni işine zinde başlayabilmek için Balzac sıcak bir banyo
yapar. Alışkanlığı olduğu üzere –bu konuda da büyük rakibi Napoléon’a benzer–
bir saat boyunca küvette kalır; rahatsız edilmeden düşünebileceği tek yerdir
burası.
Daha cüppesini giyer giymez, kapının
önünde ayak sesleri de işitilmeye başlanır. Aynı anda değişik işler
yetiştirdiği matbaaların getir götürcüleri gelmiştir; muharebe sırasında
karargâhla emirleri uygulayan taburlar arasında teması sağlayan Napoléon’un
atlı habercileri gibi. İlki, yeni müsveddeleri, o gece yazdığı yeni, mürekkebi
henüz tam olarak kuramamış müsveddeleri istemektedir. Çünkü Balzac’ın yazdığı her
şey hemen baskıya girmek zorundadır; bunun tek nedeni, gazetecilerin ve
yayıncıların vadesi dolan borçları bekledikleri gibi –Balzac bütün romanlarının
parasını henüz yazmadan almış ya da en azından avansını almıştır– müsveddeleri
de beklemeleri değildir, başka bir nedeni de trans halinde hayallerine biçim
kazandırırken Balzac’ın ne yazıp ne yazmadığını bilmemeleridir.
“Bir işi yaparken diğerinin yorgunluğunu atıyorum”
Matbaalardan, gazeteden ya da
yayınevinden gelen diğer getir götürcüler, Balzac’ın iki gün önce yazdığı ve
önceki gün matbaaya verdiği müsveddelerin yeni provalarını ve aynı zamanda da
önceki provaların da provalarını getirirler. Henüz basılmış, hâlâ nemli kucak
dolusu kâğıt, iki, üç ve beş ila altı düzine kadar prova baskı masanın üzerini
istila edip kaplar, tekrar ve bir kez daha gözden geçirilmek üzere, beklemeye
başlarlar.
Saat dokuz: Mola sona erer. “Bir işi
yaparken diğerinin yorgunluğunu atıyorum”; üretiminin insanı dehşete düşüren
telaşı ve sürekliliği sırasında Balzac, ancak yaptığı işin türünü başka türde
bir işle değiştirmekle güç kazanır.
Ama düzeltilerin okunması, başka
yazarların çoğu için olduğunun aksine, Balzac için daha kolay bir iş, sadece
daha iyi hale getirme ve üslubu iyileştirme işi değildir, aksine tamamıyla bir
dönüştürme ve yeniden yaratma sürecidir. Düzeltileri okumak ya da daha ziyade
onları düzelterek yeniden yazmak, Balzac için ilk çalışmasındaki gibi nihai bir
yaratma eylemi anlamına gelmektedir; çünkü Balzac aslında basılmış provaları
düzeltmemekte, aksine basılmış bu ilk örneği sadece elinin altında bulunsun
diye kullanmaktadır. Hayalperestin hummalı bir telaşla çılgıncasına
karaladıklarını, şimdi sorumluluk sahibi sanatçı gözden geçirmekte,
değerlendirmekte, değiştirip dönüştürmektedir. Balzac metninin yavaş yavaş,
katman katman esneklik kazanmasından başka hiçbir şey için bu kadar çok çaba ve
güç harcamamış, tutku duymamıştır. Başka zamanlarda savurgan ve cömert olan
doğası, işi söz konusu olduğunda zorba ve titiz olduğundan, matbaalardan gelen
prova baskılar onun özel talimatlarına uygun olarak teslim edilmiş olmalıdır.
Artık iş başına! Balzac hızla önündeki
sayfaya göz atar –kendi yarattığı Louis Lambert gibi aynı anda altı-yedi satırı
birden kavrama yeteneğine sahiptir– ve kalemi kavrayan eli öfkeyle oynamaya
başlar. Balzac memnun değildir. Dün, önceki gün yazdıkları kötü, hepsi kötüdür,
anlamı belirsiz, cümleler karmakarışık, üslup yanlışlarla dolu, kurguysa fazla
hantaldır! Her şey başka türlü, daha iyi, daha belirgin, daha açık olmalıdır;
çılgınca bir öfkeye kapılır; kaleminden mürekkep sıçramasından, boydan boya tüm
yaprağı kaplayan vahşi yırtıklardan ve çizgilerden anlaşılmaktadır bu. Bir
süvari birliği gibi şiddetle kare şeklinde basılmış sütuna saldırır. Bir köşeye
kalemiyle bir pala darbesi indirir, bir cümleyi olduğu yerden çıkarıp sağa
kaydırır, soldaki bir sözcüğe süngüsünü saplar, paragrafları aslan pençesi
vurulmuşçasına olduğu gibi çıkarıp atar, yerlerine yenilerini yerleştirir. Bir
süre sonra –o kadar çok düzeltme yapar ki– dizgiciye verdiği alışılmış talimat
işaretleri yetmez olur. Yenilerini bulması gerekir. Böylece numaralanmış ve
karalanmış metin katman katman oluşur, baskının arasına elyazısı girer; prova
baskı –önceki müsveddelerden yüz kez daha anlaşılmaz ve okunmaz bir şekilde–
tam bir keşmekeş halinde matbaaya döner.
Balzac düzeltilerinin başında üç saat,
dört saat çalışır, onları değiştirir, düzeltir; kendisinin şaka yollu faire sa
cuisine littéraire (edebî mutfak) olarak adlandırdığı bu çalışma, her seferinde
onun tüm sabahını alır ve tıpkı gece çalışması gibi aralıksız, amansız ve
tutkuyla geçer. Ancak öğlene doğru Balzac bir şeyler atıştırmak, bir yumurta,
tereyağlı bir ekmek ya da hafif bir börek yemek için kucak dolusu sayfayı
kenara iter.
Doğası gereği zevkine düşkün bir
insandır, Touraineli olmasından dolayı yağlı ve ağır yiyecekleri, lezzetli çıtır çıtır horozları, kırmızı sulu eti seven
ve memleketinin koyu ve açık şaraplarını bir müzisyenin klavyesini tanıdığı
gibi tanıyan bu adam çalışırken kendini her türlü zevkten mahrum bırakır. Yemek
yemenin yorgunluk yarattığını bilir, onunsa yorgun düşmek için zamanı yoktur. Dinlenmeyi
göze alamaz, göze almak da istemez. Koltuğunu yine küçük masasına doğru çeker
ve düzeltiler ya da taslaklar ya da notlar ya da mektuplar üzerinde çalışmaya,
işine ara vermeksizin, hiç kesintisiz devam, devam, devam eder.
Nihayet saat beşe doğru Balzac kalemi ve
bununla birlikte kendisini önüne katıp koşturan kırbacı bir kenara atar. Yeter!
Balzac bütün gün boyunca –ve çoğu kez haftalar boyunca– insan yüzü görmemiş,
pencereden hiç dışarı bakmamış, hiç gazete okumamıştır. Aşırı güç harcamış
bedeni, aşırı ısınmış beyni nihayet şimdi dinlenebilecektir. Uşak akşam
yemeğinin servisini yapar. Bazen yarım ya da bir saatliğine davet ettiği bir
yayıncı ya da bir arkadaşı gelir. Ertesi güne ne yapması gerektiğini düşünüp
taşınarak ve şimdiden bunu düşleyerek çoğunlukla yalnız kalır. Hiç ya da
neredeyse hiç sokağa çıkmaz; bu denli olağanüstü bir çalışmadan sonra aşırı
yorgun düşmüştür. Saat sekizde, artık diğer insanların dışarı çıkmak için
sabırsızlandıkları bir zamanda yatağa yatar ve deliksiz, rüyasız, derin bir
uykuya dalar; uykusu da yaptığı diğer işler gibidir: Başkalarından çok daha
ölçüsüz ve derin uyur. Yaptığı bütün işlerin kendisini ertesi gün, ondan
sonraki gün ve yaşamının son anına kadar yapması gereken işlerden
kurtarmayacağını unutmak için uyur. Uşağın tekrar içeri girdiği, mumları
yaktığı ve bir kez daha çalışmaya koyulduğu gece yarısına kadar uyur.
"Artık okuyup yazamıyorum"
"Artık okuyup yazamıyorum"
Balzac bu şekilde haftalar ve aylar
boyunca ara vermeksizin çalışır ve bir eseri tamamlamadıkça, dinlenmeyi
kendisine reva görmez. Bu dinlenme dönemleriyse hep kısa kesilir; “muharebenin
biri bitip biri başlar”; tıpkı muazzam bir örgüde ilmek üstüne ilmek atar gibi,
tüm yaşamı boyunca yarattığı eserler de birbirini izler.
Hep aynı şey: Her gece ve her gece hep
yeni bir kitap daha! İnşa etmek istediğim şey, işte bu denli yüksek ve uzak...
diye inler umutsuzca. Sıkça bu çalışma
biçimi yüzünden gerçek yaşamı ıskalamaktan korkar; kendi kendisine taktığı
zincirleri çözmeye çalışır.
Başkalarının bir yıl ya da daha uzun bir
sürede bitiremeyeceklerini benim bir ayda yaratabilmem gerekiyor.
Ama çalışmak onun için bir zorunluluk
haline gelmiştir bile, çalışmayı bırakamaz.
Çalışırken acılarımı unutuyorum;
çalışmak benim kurtuluşum.
Değişik şeyler üzerinde çalışması,
bunların sürekliliğini bölmez.
Müsveddelerim üzerinde çalışmadığımda,
planlarım üzerine düşünüyorum ve düşünmediğim ya da yazmadığım zaman da prova
baskıları düzeltmem gerekiyor. Bu benim yaşamım.
İşte tüm yaşamı boyunca, kürek
mahkûmları gibi ayağında işinin zincirleriyle yaşar Balzac. Kaçtığında bile, zincirler
arkasından şakırdayarak sürüklenir. Yanında müsveddeler olmaksızın seyahate
çıkmaz ve âşık olup bir kadının peşinden yollara düştüğünde bile, erotik
tutkunun kendini bu daha yüksekte bulunan bağımlılığa tabi kılması gerekir.
Madam de Hanska’ya, Cenova’daysa Castries düşesine sabırsızlıktan yanarak,
arzudan kıvranarak geleceğini bildiren mektuplar yollarken, aynı zamanda akşam
saat beşten önce onu hiçbir şekilde göremeyeceği konusunda da sevgilisini
uyarır. Çalışma masasına ait olan on iki ya da on beş saatlik amansız bir
çalışmadan sonra kendini kadınlara verir ancak. Önce eseri, sonra aşk; önce
İnsanlık Komedyası, sonra dünya; önce iş, sonra –ya da aslında hiçbir zaman–
zevk.
Ve bir gün ölüm döşeğinde elleri artık
kalem tutamadığından karısına yazdırdığı o mektubun
Artık okuyup yazamıyorum,
hamişini eklediği o sarsıcı son belgenin
dışında, eserlerinin her bir sayfasını, yazışmalarının her bir satırını kendi
eliyle yazmıştır.
Kaynak: Balzac, Bir Yaşam Öyküsü, Stefan Zweig (Can Yayınları)