Öne Çıkan Yayın

24 Aralık 2015 Perşembe

ABD Başkanı Obama’nın Afrika Birliği toplantısında yaptığı konuşma






Size karşı dürüst olmak istiyorum. Şunu gerçekten anlamıyorum.

Ben ikinci dönemimdeyim. Amerikan Başkanı olarak hizmet etmek olağanüstü bir ayrıcalık. Bundan daha fazla gurur verici, ilgi çekici bir görev düşünemiyorum.

İşimi çok seviyorum. Ama, Anayasa’mıza göre, artık bir daha aday olamam.

Aslında iyi bir Başkan olduğumu düşünüyorum. Yeniden aday olsam, yine kazanabilirim. Ama, yapamam.

Amerika’yı ileri götürmek için tasarladığım daha çok şey var.

Ama, kanun kanundur.

Ve hiç kimse kanunların üstünde değildir.

Başkan bile olsa.

Sizinle dürüst olmak istiyorum. Başkanlıktan sonraki hayatımı dört gözle bekliyorum.

Çevremde çok geniş bir güvenlik ve koruma çemberi olmayacak. Bu da, rahatlıkla yürüyüş yapabileceğim anlamına geliyor.

Ailemle vakit geçirebilirim. Hizmet için başka yollar bulabilirim. Afrika’yı daha çok ziyaret edebilirim. Gelmek istediğim nokta şu.

İnsanlar neden daha fazla görevde kalmak ister, anlamıyorum.

Özellikle çok paraları olduğu halde.

Bir lider görevde kalmak istediği zaman, oyun sırasında, oyunun kurallarını değiştirmek isterse, bu istikrarsızlık ve kavga gibi riskleri beraberinde getirir. Burundi’de gördüğümüz gibi.

Ve bu genellikle çok tehlikeli bir yola giden ilk adım olur.

Bazı liderlerin, ‘ben bu milleti ayakta tutabilecek tek kişiyim’ dediklerini duyarsınız.

Eğer bu doğru ise, o lider kendi milletini inşa etmekte başarısız olmuş demektir.

Hiç kimse ömür boyu Başkan olmamalı.

Ülkeniz taze kan ve yeni fikirlerle daha iyi olacaktır.

Ben hala genç bir adamım. Ama, biliyorum ki, taze bir enerji, yeni anlayışlara sahip olan biri, ülkem için daha iyi olacaktır."


Bazı örneklere bakarsak, bu sizin için de, iyi olacaktır.

Kaynak: https://www.youtube.com/watch?v=LOPAkJpU4jY


13 Aralık 2015 Pazar

Seçme Beyitler

Dene altunu mihenk taşında
Dahi insanı bir iş başında
Bir gül dedi bülbül güle, Gül gülmedi gitti
Gül bülbüle, bülbül güle, Yar olmadı gitti

Kimsesiz kimse yok, herkesin var bir kimsesi
Kimsesiz kaldım yetiş, kimsesizler kimsesi

Düşenin dostu olmaz demişler düşte görürsün,
Sen o zaman dostları, düşte görürsün

Padişahı âlem olmak bir kuru kavga imiş
Bir veliye bende olmak cümleden âlâ imiş. (Yavuz Sultan Selim)


Gökten nazire indi sihamı kazasına
Nef'î diliyle uğradı Hakkın belasına

Tok olan cümle âlemi tok sanır
 Aç olan âlemde ekmek yok sanır.

Güden çoban sürüyü döndürünce ters yöne
Geçmez mi sürüdeki topal koyun en öne.(La edri)

7 Kasım 2015 Cumartesi

Saraydan kahveye… Osmanlıda dudak muhabbeti

Osmanlı döneminde şarkılardaki cinsellik, edebiyatta olduğu gibi çeşitli şekillerde belirir.
Şairin olduğu gibi, bestecinin de bir türlü söz geçiremediği, kendisini acılar içerisinde bırakan zalim bir sevgilisi vardır. Nedense "gece beraber olma" isteği bir türlü gerçekleşmemiş, erkeğin eli hep boş kalmıştır. Bu talihsizlik, sarayında besteler yapan padişahından, İstanbul'un kenar mahalle kahvelerindeki müzisyenine kadar hep aynıdır. Örneğin Üçüncü Selim,

"Zîver-i sine edip ruh-ı revanim diyerek
Emsem ol gönce lebin lâlini canım diyerek
Subha dek arz-ı niyaz ettim o fettâne bu Şeb
Sevdiğim, dilber-i mümtâz-ı cihanım diyerek",

sözleriyle başlayan Pesendide bestesinde "Yürüyen ruhum diyerek göğsümün süsü etsem ve gonca kırmızısı dudaklarını emsem. Bu gece sabaha kadar o gönül alıcı, fenalıklar yapan sevgiliye "Sevdiğim, dünyanın en seçkin dilberi" diye istediğimi söyledim" diye seslenir.
Padişahın en yakınlarından olan besteci Sadullah Ağa'nun sıkıntısı da hükümdarıyla aynıdır... Ağa, sevgilisinin dudaklarını emmek isteyip hiçbir şey elde edememesini, Hicaz Yürük Semai'sinde anlatır:

"N'ideyim sahn-ı çemen seyrini cananım yok
Bir yanımda salınır serv-i hırâmanım yok
Emdirir gerçi lebin vaslına canlar verene
Leb-i can-bahşını emsem demeye canım yok"

(Gönül verdiğim, bir yanımda salınıp yürüyen, serviye benzer sevgilim yok... Yeşilliklerle dolu bahçeleri seyredip de ne yapayım? Gerçi beraber olma uğruna canını verecek olanlara dudağını emdirir ama "şu canlar bağışlayan dudağını emeyim" demeye mecalim yok...).

Bu "dudak emme" merakı, klasik müziğimizin gelenekselleşmiş temalarındandır. Kime ait olduğu bilinmeyen eski bir Hüzzam bestede, "Peri yüzlü sevgiliyi ele geçirip, hiç bitmeyecekmişçesine içer gibi dudağının emilişi terennüm edilir:

"Dem-i vasim düşürüp ayş-ı demademcesine
Lebin emdim o peri çehrenin ademcesine"

Dudak emme merakı sadece Türk bestecilerde değil, Osmanlı müziği yapan Rum ve Ermenilerde de vardır.
Mesela, Zaharya... "Mir Cemil" olarak da bilinen Zaharya (ölümü: 18. yüzyılık ilk yarısı), Rumdur. İstanbul'daki Ortodoks kiliselerinde ve Patrikhane'de ilahicilik yapmış, kilise için ilahiler bestelemiş, bu arada Türk Müziği'ne de 20'ye yakın eser vermiştir.
Ortodoks kilise müziğinin günlük hayatı konu alan eserlere izin vermemesinden olacak, Zaharya, "dünyevî" arzularını alaturka makamlardan yaptığı bestelerinde ortaya koyar. Kilise çevresinin bunu nasıl karşıladığı bilinmez ama, Buselik Aşiran Beste'sinde, sevgilisinin dudağını "ememediğinden" dolayı neler çektiğini yana-yakıla anlatır:

"Lâlin emdir, hikmetin sorma, dil-i şeyda bilir
Çektiği cevr-i cefây-ı aşkı bir mevlâ bilir
Gamzen inkâr eylesin davama şahittir müjen
Ey keman-ebru bize ettiklerin dünya bilir"

(Dudaklarını emdir, sebebini sorma... Onu, aklını kaybetmiş bir halde olan gönül bilir, aşktan çektiği zulmü ve cefayı bilen de sadece Allah'tır. Ey keman kaşlı sevgili!... Gamzen istediği kadar inkâr etsin ama, davama kirpiklerin tanık. Bize yaptıklarını dünya biliyor...)
Kaynak: Murat BARDAKÇI, Sarayda gece dersleri 

11 Ekim 2015 Pazar

ABD'nin Kurucusu ve Başkanı George Washington 17 Eylül 1796 tarihinde siyasi hayattan çekilirken yaptığı veda konuşması


''Belirli bir millete sevdayla bağlanmaktan kaçınınız. Başka bir ülkeye nefret yahut sevgi duyguları beslemeyi adet edinen milletler köleleşirler. Kendi görev ve çıkarlarını unuturlar. Zira bir millet ortaklık hayaline kapılarak başka bir millete bağlandı mı, ikincisinin kavgalarına boşu boşuna karışır. 

Üstelik ona imtiyazlar tanır. Bu ise kendisinin sömürülmesine yol açmakla kalmaz, başka ülkelerin düşmanlığını ve misillemelerini de üstüne çeker. Büyük ve güçlü bir ülkeyle öyle bir ilişki kuran küçük yahut zayıf bir millet, ötekisinin uydusu olmaktan kurtulamaz. 

Yabancı entrikaların aleti durumundaki kişiler, güvenini ve alkışını kazandıkları halkı aldatarak, onun çıkarlarını başkalarına teslim etmesini sağlarken, bütün bunlara karşı çıkan gerçek yurtseverler şüpheli duruma düşürülüp lanetlenebilirler''

18 Haziran 2015 Perşembe

Süleyman Demirel'in Anlattığı Fıkraları

91 yaşında hayatını kaybeden 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’i pek çok özelliğiyle yâd etmek mümkün… Ancak belki de Demirel’in en akılda kalıcı özelliklerinden biri mizaha karşı hoşgörüsü ve mizah yeteneğiydi. Demirel, bazen sorulardan kaçmak için, bazen mevzuu açmak için, bazen muhatabını bozmak için sık sık fıkralara başvururdu.
Cumhuriyet gazetesi, Süleyman Demirel’in sık sık anlattığı 7 fıkrayı derledi:
1) 12 Eylül’de siyasetçiler kenara itildiğinde: “Uçak yolculuğu sırasında çocuklar rahat durmuyor, oradan oraya koşarak, uçağın dengesini bozuyorlarmış. Bu durumdan rahatsız olan kaptan pilot, hostesi çağırmış, ‘Çocukları kontrol altına alın’ demiş. Bir süre sonra uçağa sessizlik çökünce kaptan meraklanıp, hostesi çağırmış. ‘Ne oldu?’ diye sorunca, hostes şu cevabı vermiş: Uçağın kapısını açtım, ‘çocuklar biraz da bahçede oynayın, ben sonra sizi çağırırım’ dedim.”
2) 12 Eylül öncesi niye tedbir almadığı sorulunca: “Hocanın evini hırsızlar soyunca komşular söylenmeye başlamış. ‘Hocam, insan kapısını kilitlemez mi?’, ‘Para ortaya konur mu?’, ‘Bu kadar ağır uyku olur mu?’ diyorlarmış. Hoca da cevap vermiş: Tamam ben hatalıyım da, eve giren hırsızın hiç mi kabahati yok?”
3) ANAP, kendi tabanı üzerine parti kurduğunda: “Köylünün biri savaşa gitmiş, bir süre sonra da künyesi gelmiş. Köyün önde gelenleri toplanmış, dul karısına ne olacağını düşünmüşler. Kadıncağızı evlendirmeye karar vermişler. Kadın evlendikten bir süre sonra, öldü sanılan köylü çıkagelmiş: ‘Biz seni öldü sandık’ diyenlere, ‘Yoo ölmedim. İşte buradayım’ deyince ortalık karışmış. Sıkıntıyla gerçeği açıklamışlar ama köylü, ‘Ben karımı isterim’ diye tutturmuş. Kıssadan hisse: Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner. Öldü sandıklarınız yarın çıkıp geliverirler, mahcup olursunuz.”
4) Evren referandumda yüzde 92 oy aldığında: “İki berduş kasaba meydanında avare avare dolaşırken bir kalabalığa rastlamış. Bakınırlarken, bir güvercin uçup berduşlardan birinin omzuna konmuş. Herkes toplanmış, berduşa ‘Sen padişahımız olacaksın’ demişler. Berduş ‘Olmaz’ diye ısrar etse de, inatçı kasabalılara yenik düşmüş. Padişahlığı kabul edip arkadaşını da sadrazam yapmış. Aynı gün de başlamış zulme, boyun vurmaya, vergi salmaya. Arkadaşı, ‘Yapma, halk kızacak’ deyince çiçeği burnunda padişah cevap vermiş: Güvercin uçurup padişah seçen halka böylesi az bile.”
5) DYP liderliğine kendi yerine Çiller seçildiğinde: “Leylek yılanı nasıl avlar bilir misiniz? Leylek havada uçarken bir yılan gördü mü hemen üzerine atılmaz. Bulunduğu yerden daha yükseğe çıkar. Çıkabileceği en yüksek noktaya geldikten sonra birden yılanın üzerine pike yapar. Yılanı belinden kaptığı gibi tekrar eski yüksekliğe çıkıp yılanı aşağı atar. Bu kadar yüksekten düşen yılanın beli kırılır, hayvan ölür. Leylek ölen yılanı alır, yesinler diye yavrularına götürür. Ama bu her zaman böyle olmaz, leylek bazen üşengeçlik eder, yılanı yeterli yüksekliğe çıkmadan yere bırakır. Bu durumda yılan sadece bayılır. Yılanı öldü zanneden leylek, hayvanı alıp yuvasına götürür, ‘alın yiyin’ diye yavrularına bırakır. Ana leylek yuvadan ayrılınca da, yılan yavru leylekleri yer.”
6) Asker, habire siyasetçilerle kriz çıkardığında: “Bir profesör aslanla kuzunun aynı kafeste yaşayabileceğini iddia etmiş. ‘Yapamazsın’ demişler. ‘Deneyeyim görün’ demiş. Hayvanat bahçesinde denemeye başlamış. İtiraz edenler bir hafta sonra gelmiş, bakmışlar ki, kuzuyla aslan aynı kafeste... ‘Bunu nasıl yaptın?’ diye şaşkınlıkla profesöre sormuşlar. O da cevap vermiş: Her gün kafese yeni bir kuzu koyuyoruz.”
7) Cumhurbaşkanlığına aday olduğunda: “Adamın biri derdi için büyücüye gitmiş. Büyücü muskasını yazmış, adama vermiş ve bir de öğütte bulunmuş: ‘Şimdi bu muskayı al, boynuna as ve bir de sakın dişi tavşanı aklına getirme. Derdin iyileşecek’ demiş. Adam başını sallamış, ‘Bu büyü tutmaz’ demiş. ‘Neden?’ diye sormuş büyücü... ‘Sen şimdi böyle söyledin ya, artık dişi tavşan hiç aklımdan çıkmaz.’...”
Kaynak: Cumhuriyet Gazetesi




23 Şubat 2015 Pazartesi

Eşşeğin Direnci

Köylü Ahmet eşeğini satmaya karar vermiş.

   Kıymeti taş çatlasa 50 milyon lira etmeyen eşşek için pazarlık payı da ekleyerek 100 milyon lira fiyat koymuş.

   Komşu köyden acilen eşşeğe ihtiyacı olan Mehmet ağa 100 milyon ödeyip eşşeği pazarlıksız satın almış. Köylü Ahmet eşşeğini satmasına satmış ama akşam da gözüne bir türlü uyku girmemiş. Gece boyunca düşünüp, durmuş.

   "Mehmet ağa 50 milyon liralık eşşeğe niye 100 milyon lira verdi?"!!!!!... diye.

   İçi rahat etmeyince ertesi gün eşşeğini geri almaya karar vermiş.

   Pazara gitmiş Mehmet ağayı bulmaya. Bir de ne görsün eşşek 200 milyon liradan satışa Çıkarılmış...

   Bi kere içi rahat etmemiş, geri alacak eşşeğini...

   200 milyon lira ödeyip geri almış eşşeğini (pazarlıksız.).

   Aynı olay bu defa Mehmet ağa'nın başına gelmiş, o da uyuyamamış.

   "Allah Allaaaah, Ahmet niye 100 milyona sattığı eşşeği 200 milyona geri aldı var bu işin içinde bir iş..." diye gece boyunca düşünüp, durmuş.

   O da ertesi gün eşşeği geri almaya karar vermiş. 400 milyon lira vererek geri almış eşşeği...

   Bu alışveriş her gün fiyat arta arta devam etmiş. Bir kaç gün sonra pazara bir başka köyden Hüseyin gelmiş. Hüseyin pazardaki kalabalığın arasına dalınca bir de ne görsün ;

   "Al, al, al, sat, sat, sat" bağrışmaları arasında bir yaşlı eşşek ve bu eşeğin tam 1.000.000.000 TL satış fıyatı...

   Yanındakine sormuş, "Hemşehrim, nedir bu? Bu yaşlı eşşek 1 milyar lira eder mi yahu?"

   Adam hemen yanıtlamış;

   "Valla grafikler ortada, bu eşşeğin fiyatı bir haftada 50 milyon liradan başladı, 950 milyon liraya geldi. Şöyle bir teknik analizine bakarsan görürsün. Eşşeğin fiyatı 1 milyardaki direncini bi kırarsa, 1.5 milyara kadar yolu var."

12 Şubat 2015 Perşembe

Tezatname-Hayatın Çelişkisini Yakalayan Sözler

Dr. Mardy Grothe, insan hayatının çelişkilerini çarpıcı bir dille ortaya koyan sözleri bir kitapta topladı. “Tezatname-Hayatın Çelişkisini Yakalayan Sözler” adlı kitapta, siyaset, edebiyat, felsefe ve sanat dünyasından ünlü kişilerin, ilk anda yanlış, çelişik ve hatta saçma gibi gelen, ama düşünüldüğünde derin anlamı olan ünlü sözlerine yer veriliyor. 
Kitapta yer verilen ünlülerin “tezat” sözlerinden bazıları şöyle:

*Winston Churchill: Dünyada ortalıkta dolaşan bir sürü berbat yalan var, en kötüsü de yarısının doğru olması...

*Georg Hegel: Tarihten aldığımız ders, tarihten ders almadığımızdır.

*Simon Cameron: Dürüst politikacı, bir kere satın alınınca taraf değiştirmeyen politikacıdır.

*Doly Parton: Bu kadar ucuz görünmenin, ne kadar pahalıya mal olduğuna inanamazsınız.

*Mark Twain: Hiç bir zaman okulumun eğitimimi engellemesine izin vermedim.

*Kennedy: ABD, yerinde saymak için bile çok hızlı ilerlemelidir.

*Bacon: Bütün vaktinizi çalışmaya adamak tembelliktir.

*Zsa Zsa Gabor: Bir kız aşk için evlenmeli ve onu bulana kadar evlenmeye devam etmelidir.


*Shakespeare: En sahici şiir, uydurma olandır.

*Margaret Mead: Bir eşiniz daha olmadığını asla unutmayın. Tıpkı diğer herkes gibi.

*Woody Allen: Ölmekten korktuğumdan değil, sadece gerçekleştiğinde orada olmak istemiyorum.

*Alan Bennett: Çok sıkı bir şekilde denetlendiği sürece, özgür ifadeden yanayım.

*Niels Bohr: Kuantum fiziği kafanızı karıştırmadıysa onu tam olarak anlamamışsınız demektir.

*Bob Hope: Bankalar, paraya ihtiyacınız olmadığını kanıtladığınızda size borç veren kurumlardır.

*W. Somerset Maugham: Emin olduğum tek bir şey varsa, o da insanın emin olabileceği çok az şey olduğudur.

*Elisabeth Marbury: Arkadaşlarınız ne kadar zenginse, o kadar pahalıya patlar.

*Coco Chanel: Bir kadının çıplaklığa en yakın olduğu an, en şık olduğu andır.

*Napolyon Bonaparte: Aşkta zafer kazanan, kaçıp giden erkektir.

*Charles Bukowski: Tabii ki bir insanı sevebilirsiniz, eğer onu yeterince tanımıyorsanız.

*Soren Kierkegaard: Mükemmel aşk, insanın kendisini mutsuz edecek kişiyi sevmesidir.

*Lionel Strachey: İstediğin kadını elde etmenin cezası, onu elinde tutmak zorunda olmandır.

*Finley Peter Dunne: İyi kocalar bekar kalır, evlenemeyecek kadar düşüncelidirler.

*Molly Mcgee: Bir erkek hiç neden yokken karısına çiçek getirmişse, bir nedeni vardır elbet.

* Sır denilen şey, kendiniz tutamadığınızdan tutması için başkasına verdiğiniz şeydir.

Para karşılığında seks ile bedava seks arasındaki en büyük fark, para karşılığında seksin genelde daha ucuza mal olmasıdır. 

 
Aşk karşısında hiçbir şey güçlü değildir, güçsüzlükten başka. 

 Evlenmeye ya da bekar kalmaya karar vermeniz bir şey değiştirmez; her iki durumda da pişman olursunuz. 

* Ebeveynler, yeryüzünde çocuk sahibi olması gereken son insanlardır.

Kaynak: Dr. Mardy Grothe, “Tezatname-Hayatın Çelişkisini Yakalayan Sözler”

Ölüm ırmağının giriş yerleri çok ama çıkışı yoktur...

Bu konuşma (hutbe) M.S. 600 yılında Ukaz meydanında meşhur Arap hatiplerinden Kuss b. Sâide tarafından irat edilmiştir. 

Ey insanlar!
Geliniz, dinleyiniz, öğreniniz ve ibret alınız. Her yaşayan ölür, ölen fena bulur. Olacak her şey olur. Yağmur yağar, otlar biter, çocuklar doğar, büyür, analarının, babalarının yerini tutar. Sonra hepsi yol olup gider. Olayların ardı arkası kesilmez, birbirini takip eder. Kulak veriniz, dikkat ediniz, iyi dinleyiniz. Gökte haber, yerde ibret alınacak çok şey var. Yeryüzü bir sarayın döşemesi, gökyüzü yüksek bir tavan. Yıldızlar yürür, denizler durur, gelen kalmaz, giden gelmez. Acaba vardıkları yerden memnun olupta mı kalıyorlar? Yoksa orada bırakılıp uykuya mı dalıyorlar?
Yemin ederim, Allah'ın bir dini vardır ki, şimdi bulunduğunuz dinden daha sevgilidir ve Allah'ın gelecek bir peygamberi vardır ki gelmesi pek yakındır. Gölgesi başımızın üstüne geldi. Ne mutlu o kimseye ki O'na inanacak, O da doğru yolu gösterecek. Ne yazık o talihsize ki O'na isyan edecek ve karşı gelecek. Yazıklar olsun ömrü gafletle geçen ümmetlere!

Ey İyad topluluğu!
Hani babalarınız ve dedeleriniz? Hani süslü köşkler, taştan konforlu evler yapan Âd ve Semûd milleti? Hani dünyevî varlığına aldanıp da başında bulunduğu milletine:
"Ben sizin en büyük Rabbiniz değil miyim?" diyen Firavun ile Nemrut? Onlar zenginlik ve kuvvet bakımından sizden daha fazla değiller miydi? Bu toprak onları da değirmenin de öğütüp toz etti, yedi bitirdi. Kemikleri bile çü-rüyüp dağıldı. Evleri yıkıldı, ıssız kaldı. Yerlerini, yurtlarını şimdi köpekler şenlendiriyor. Sakın onlar gibi gaflete düşmeyin! Onların yolundan gitmeyin! Her şey geçicidir. Kalan yalnızca Cenâb-ı Hak'tır, ki birdir, eşi ve benzeri yoktur. Tapınmaya layık olan ancak O'dur. Doğmamış ve doğurmamıştır.
Evvelce gelip geçenlerden bizim ibret alacağımız şeyler çoktur. Ölüm ırmağının giriş yerleri çok ama çıkışı yoktur. Büyük, küçük hep göçüp gidiyor, giden geri gelmiyor, iyice inandım ki, herkese olan bana da olacaktır."


Kaynak: Ahmet Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya, 1/74

Birisi sana; "Günes nasıldır?" diye sorarsa, ona yüzünü göster de; "Tıpkı böyledir!" de! [Mevlana'dan]

Birisi sana; "Günes nasıldır?" diye sorarsa, ona yüzünü göster de; "Tıpkı böyledir!" de! Eger sana ay'dan bahsederse, damın üstüne çık, ona seslen; "Tıpkı böyledir!"de!
• Kim peri kızı görmek isterse, ona yüzünü göster; miskten bahsederse, saçlarını çöz; "Iste böyledir!" de!
• Kim sana; "Acaba ay bulutların içinden nasıl sıyrılır çıkar?" diye sorarsa, kaftanının dügmelerini birer birer, yavasça çöz, ona kendini göster de; "Tıpkı böyle çıkar!" de!
• Birisi sana; "Acaba Hz. Isa ölüyü nasıl diriltti?" diye sorarsa, dudaklarını uzatıp onun önünde bize bir öpücük ver ve; "Iste böyle diriltti!" de!
• Kim; "Acaba ask sehidi nasıl olur?" diye sorarsa, ona bizi, bizim canımızı göster ve; "Tıpkı böyle olur!" de!
• "Can bedenden ayrıldıktan sonra nasıl olur da geri gelir ve tekrar bedene girer!" inancını inkar edenlere karsı, gel, evimize gir de; "Iste böyle olur diye göster!
• Her nerede olursa olsun, bir ask feryadı duyarsanız, Allah hakkı için biliniz ki, o feryad bizim hikayemizdir, bizim feryadımızdır! "Bizim feryadımız, iste böyledir!" demektir!

• Dostun vuslat sırrını seher rüzgarından baska kimseye açmadım, söylemedim! Seher rüzgarı da, kendi sırrının safası yüzünden; "Evet" dedi; "Tıpkı böyledir!"

Kaynak: Mevlana, Divani Kebir, Cilt III

Çocuklarımız gerektiği şekilde eğitim almazlarsa...

Ne ekerseniz, onu biçersiniz! Ne pişirirseniz, onu yersiniz!

Eğer gençliğin ruhunu ekilmeyen bir tarla gibi kendi haline bırakırsanız, orada ısırgan ve diken yetişir. Anne-babaların, çocuklarının aklını ve kalbini güzel şeyler ekmeden kendi haline bırakması, akla ve vicdana uymaz. Hatta böyle bir ihmal, ahlâksızlıktır, cinayettir. Çünkü çocukların iyi terbiye görüp görmemesi meselesi, yalnız anne-babayı ilgilendiren hir mesele olmayıp, aynı zamanda toplumu ve devleti de şiddetle ilgilendiren hayatî bir meseledir.

İstediğiniz kadar kusursuz anayasalar yapın, seçim hususunda halka dilediğiniz kadar haklar tanıyınız. Eğer çocuklarınız gerektiği şekilde eğitim almazlarsa hayata bir hiç olarak atılırlarsa, parlementolar ve bütün hukuk düzeni yerli yerinde olmasına rağmen sosyal hayat yine de sorunlarla dolacaktır.
Bu nesilden gelen memurlar vurdumduymaz, devlet adamları ise siyasi cambaz olur. Milletvekilleri çıkar peşinde koşar.
Okullar yeni neslin kafasını ve kalbini kurutan, kavuran yerler olur. Basın, sokaklarda kendini satışa çıkaran, allı pullu kadınlara döner.
Tok veya aç olan halk kitleleri ise, kendilerine yabancı olan her şeye, özellikle varlıklı sınıfa mensup insanlara karşı nefret, kıskançlık ve intikam duygulan beslemeye başlarlar.

Kaynak: Grigory PETROV, Beyaz Zambaklar Ülkesinde

9 Şubat 2015 Pazartesi

Milliyetçiliği Kim İcat Etti?

Şam'dan yönetilen Emevi Devleti, yıldırım harekatıyla 7. milâdî asırda Kuzey Afrika'nın tamamını ele geçirmiş, 8. yüzyıl başlarında Cebelitarık Boğazı'nı geçerek İber yarımadasına çıkarak burada, merkezden çok uzakta bir devlet kurmuştu. 750 yılına kadar Emeviler, İber'deki varlığını merkezden gönderilen valilerle yönetti; Abbasilerin yönetimi ele geçirmesiyle Şam'dan bağımsız bir kamu idaresi kuruldu.

Bu devlet İber yarımadasında 780 sene varlığını sürdürdü; neredeyse 8 asır. İşin dikkat çekici tarafı, Endülüslü Müslümanların bu esnada kendi çağlarının en ileri entelektüel, sanat ve bilim hareketini geliştirmeleri kadar siyasî varlıklarını başarıyla korumaları oldu; öyle ki Endülüs Müslümanları, Şam, Kahire, Bağdat gibi İslam merkezlerinden mesafe itibarıyla çok uzak kaldıkları için sanatta, hüsn-i hatta, mimarlıkta bilim ve felsefe çalışmalarında kendi üsluplarını geliştirmeyi başarabildiler. İslâm dünyası buna benzer bir yeniden canlanmayı pek az gösterebilmiştir.

Yıldırım gibi alınan topraklar adım adım geri verilerek Endülüs devleti adım adım küçülmüş, geriye bir tek Elhamra kalesi kalmıştı. Endülüs İslam Devleti'nin son emiri Ebu Abdullah Muhammed'di. İspanyolların yanlış telaffuz nedeniyle "Boabdil" ismini verdiği son emir. Anlatılanlara göre İspanya'nın güneydoğusundaki Elhamra kalesini İspanyol kuşatmacılara savaşmadan teslim ederken dönüp son kere bırakıp gittikleri yurda bakmış ve ağlamış. Derler ki, beraberindeki annesi Ayşe Hatun oğlunun gözyaşlarını görünce şu kelimelerle hayıflanmış,
-Uğrunda savaşmayıp bir erkek gibi savunamadığın memleket için şimdi kadınlar gibi ağla!
Boabdil'in hıçkırıklara boğulduğu bu yere şimdi İspanyollar "Suspiro del Moro", yani "Mağriplinin hayıflandığı yer" adını vermişler.

Bu ayrıntılar hemen her tarih kitabında vardır ama sonradan olup bitenleri pek bilmeyiz.
Müslümanları İber yarımadasında sürmeye kararlı Kastilya ve Aragon hâkimleri İzabel ve Ferdinand, Boabdil'i uzaklaştırınca, geride kalan "gayr-ı Hristiyan -hatta Katolik-" unsurların varlığına hiç aldırış etmeden İspanya'yı aynı dine bağlı tek bir etnik halk olarak bütünleştirme politikalarını uygulamaya geçtiler. Oysaki teslim müzakereleri esnasında geride kalan Müslümanların dinî hürriyetlerine saygılı kalacaklarına dair söz vermişlerdi.
Taassup galebe etti, İsabel ve Ferdinand Müslümanlarla birlikte Musevilere "Ya sev, ya terk et" makamına gelen bir teklifte bulundular. Tarihe 'Elhamra Kararnamesi' olarak geçen bu resmî belgeye göre Müslüman ve Museviler ya tanassur edip Katolik dinine geçecekler veya üç ay içinde yanlarına altın, para gibi yükte hafif pahada ağır şeyler bile almadan İspanya'yı terk edeceklerdi.

Ortaçağ Avrupa’sında halkların kardeşliği, çok kültürlü renkli hayat, barış içinde bir arada yaşama gibi kavramlar bilinmiyordu; oysaki bu kavramları hem Batılı hem de Ortadoğulu Müslümanlar yüzyıllardır uygulamaktaydılar.
Bununla yetinmedi İsabel ve Ferdinand; ardından bütün sinagog, cami ve Kur'an kursları kapatılarak rahibe manastırına dönüştürüldü. Engizisyon mahkemelerinin ağır baskısı altında kalan "gayr-ı Hristiyanlar"dan binlercesi kaçtı, kalanlar Katolikliği seçmek, kraliyete sadık kalacaklarına söz vermek zorunda kaldılar.
Bu kadarı yeterli değildi ama; İspanya'yı "ulus devlet" fikrinin öncüsü yapmaya kararlı İsabel ve Ferdinand daha fazlasını istiyordu; Arapça konuşmak ve yazmak yasaklandı. Müslüman giyim tarzı veya bu kültürün işareti sayılan her türlü ayrıntı da yasaklandı. Musevilerin Sebt günü (cumartesi) ve Müslümanların Cuması da yasaklar arasındaydı. Din değiştirenler çocuklarına Hristiyan adı vermek zorundaydı.
Yasak listesi "hamam yasağı"na kadar uzatıldı çünkü hamamın her iki dinde de önem taşıdığı düşünülmüştü.

Din değiştirenlere "Moriscos" adı verildi. Morisko'lar merkezden uzaklara dağlara çekilip rahat edeceklerini sandılar ama yanılıyorlardı. Defalarca sürgüne uğradılar. İsyanları şiddetle bastırıldı. Bazıları yeni kıta Amerika'ya, bazıları Afrika'ya, bir kısmı ise Doğu Akdeniz'in yeni egemeni Türk devletine kaçtı.
İstanbullu Museviler hala ana dil olarak İspanyolcaya yakın bir dil konuşmaktadırlar.
İspanyollar, ülkelerinden Müslüman ve Musevi dinine mensup olanların tasfiye edilmesi hadisesine "Reconquista" adı veriyorlarmış; bir nevi yeniden fetih.
Daha ilginç olan ise: Reconquista, İspanyollara da pek iyilik getirmemiş. Safkan Hristiyan ve İber doğumlu ailelerde bu defa "Acaba ecdadımızın uzak dallarından birinde Müslüman veya Sâmi kanından gelme kimse var mıdır?" paranoyası başlamış. Evlatlarını evlendirenler, "sakata gelmeyelim" endişesiyle kendilerini pekâlâ ırkçı sayılabilecek tetkiklere adamışlar.

Irkçılığı kim icat etti diyenler için ufak tefek ipuçları bunlar...
İspanyollar aristokrat kavramına bile farklı bir muhteva kazandırdılar; buna göre gerçek aristokrat "birinin oğlu" anlamına gelen "hidalgo" kelimesiyle ifade olunan bir şeydi; yani genleri Sâmi kanından, Afrikalı ve Amerikalı kanıyla kirlenmemiş kişi. Bu noktanın onlar için önemli olduğu anlaşılıyor zira nesepte en küçük bir karışıklık, o kişinin toplumsal, politik veya ekonomik kariyerinin sona ermesi anlamına gelebiliyordu.

KAYNAK: Jack Weatherford, Vahşiler, Barbarlar ve Uygarlık, Çeviri: Şen Süer

18 Ocak 2015 Pazar

ZİYA PAŞA'NIN GÜNÜMÜZE IŞIK TUTAN UNUTULMAZ BEYİTLERİ

Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir

Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir

 

(Nasihat ile uslanmayanı tekdir etmeli -azarlamalı- , tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir -dayaktır-)

Baba ile oğul, ağabey ile kardeş, usta ile çırak, öğretmen ile öğrenci ilişkilerinde sıkça görülen öğüt – azarlama – dayak üçlemesini muazzam bir biçimde ifade eden; öğretmenlerin çoğunun bildiği, yeri geldikçe öğrencilerine okuduğu bu beyti işitmeyen yoktur sanırım.

Ülkemizde neredeyse herkesin bildiği bu beyit Tanzimat edebiyatının büyük şairlerinden Ziya Paşa (1825-1880) aittir. Ziya Paşa birer özdeyiş hâline gelmiş beyitleriyle meşhurdur. Ayrıca halkımızın ortak edebî ürünü olan bazı atasözlerini kendisine has üslûbuyla şiirlerinde işlemiş ve unutulmaz beyitler oluşturmuştur.

 

Ziya Paşanın şiirlerinde lirizm yoktur. Aşk, ölüm, ayrılık, sevgilinin güzelliği gibi temalardan uzak kalmıştır. O daha çok eskilerin “hikemî” dedikleri felsefî, dinî, metafizik meseleler üzerinde durmuştur. Ayrıca halkın bazı meselelerini ve ahlakî kusurları ele alarak okuyucuya öğütler vermeye, halkı bilgilendirip eğitmeye çalışmıştır. Amacına da ulaşmıştır.

 

Cânan gide rindân dağıla mey ola rîzan

Böyle gecenin hayr umulur mu seherinde

 

(Sevgili gitse, rintler -âşıklar- dağılsa, şarap dökülse… Böyle gecenin sabahından ne hayır umulur?)

 

Bu beyitler Ziya Paşanın 12 bentten oluşan Terkib-i Bent şiirine aittir. Bu şiirin 10. bendinde 10, diğer bentlerinde on birer beyit vardır. Yani Terkib-i Bent 131 beyitten oluşan uzun bir şiirdir. Bu uzun şiirin 4, 5, 9. ve 10. bentleri daha çok sevilmiştir. Yazımın başında söz ettiğim, özdeyiş hâline gelen beyitler bu bentlerdedir.

 

Ziya Paşa karamsar bir insandır. Talihten şikâyet; bahtsızların, mazlumların asla mutlu olamayacağı, dünyanın çile çekme yeri oluşu gibi fikirleri birçok beyitte işler. Benim de çok sevdiğim, sırası gelince sohbet arkadaşlarıma okuduğum şu beyit en meşhur olanıdır:

 

Bî-baht olanın bağına bir katresi düşmez

Bârân yerine dürr ü güher yağsa semâdan

(Gökyüzünden yağmur yerine inci ve mücevher yağsa talihsiz olanın bahçesine bir damlası bile düşmez.)

 

 

Karamsar insanların dillerine pelesenk ettikleri şu beyitler de Ziya Paşaya aittir:

Bir katre içen çeşme-i pür-hûn-i fenâdan

Başın alamaz bir dahi bârân-ı belâdan

(Fenalığın kan dolu çeşmesinden bir yudum içen, bir daha başını belâ yağmurlarından kurtaramaz.)

 

Yani yaşadığımız şu fani dünya kötülüklerle doludur. Bu dünyaya gelip de bir yudum su içerek dünya nimetlerinden faydalanan bir insan bir daha başını sıkıntı ve dertlerden kurtaramaz.

Ziya Paşa aynı karamsarlıkla, aynı düşünceyi, farklı kelimelerle tekrar ifade ediyor:

 

Asude olam dersen eğer gelme bu cihâne

Meydâne düşen kurtulamaz seng-i kazâdan

 

(Eğer mutlu ve sakin olmak istersen bu dünyaya hiç gelme; çünkü şu hayat meydanına bir defa düşen kaza taşlarından - ızdırap verici dertlerden- kurtulamaz.)

 

Ziya Paşa, dünyanın fani oluşunu 5. bentte iki mükemmel beyitle ifade ediyor:

 

Dehrin ne safâ var acaba sîm ü zerinde

İnsan bırakır hepsini hîn-i seferinde

 

(Dünyanın altınında ve gümüşünde ne mutluluk olabilir ki? İnsanlar ahiret yolculuğuna çıkarken bunların hepsini geride bırakır.)

 

Bu beytin devamı olan beyit daha da meşhurdur ve bir atasözü gibi edebiyat severler tarafından ezbere okunur:

 

Seyretti havâ üzre denir taht-ı Süleyman

Ol saltanatın yeller eser şimdi yerinde

İslâmi kaynaklara göre Hazret-i Süleyman’a peygamberlik gibi yüce bir sıfattan başka çok büyük bir servet de bahşedilmişti. Öyle ki gelmiş geçmiş insanların en zengini oydu. Bunlardan başka Allah’ın bir lûtfu olarak kurda, kuşa, ateşe ve suya hükmedecek güçleri vardı. Bu kudret ve ihtişamın timsali olarak gökyüzünde uçabilen bir tahta sahipti. Ziya Paşa bu beyitte: “Süleyman’ın tahtı hava üzerinde uçuyordu derler, dünyanın geçiciliğine bak ki o muazzam saltanatın bile yerinde şimdi yeller esiyor.” demektedir. Bu konuda halkımızın bir deyişi vardır: Dünya Sultan Süleyman’a bile kalmamış… Bu sözde ve Ziya Paşanın beytindeki Süleyman, Kanunî Sultan Süleyman değil, Peygamber Süleyman’dır.

 

Ziya Paşa maceralı bir hayat yaşamıştır. Sarayda görev yapmış; sadrazamlarla, padişahlarla sohbet etmiş; hükümetler değiştikçe gözden düşmüş, Yeni Osmanlılar Cemiyetine katılarak yurt dışına kaçmak zorunda kalmış, yurt dışında gazete çıkarıp hükümetin aleyhinde yazılar yazmış, hükümet değişince İstanbul’a gelip yüksek mevkilerde görevler üstlenmiştir. Sadrazam Ali Paşayı hicvettiği Zafernâme isimli mesnevisi de o dönemde meşhur bir eserdi. Terkib-i Bentte beceriksiz devlet adamlarını, âlimleri eleştiren harika beyitler vardır.

 

Yıldız arayıp gökte nice turfa müneccim

Gaflet ile görmez kuyuyu reh-güzerinde

 

(Birçok acemi müneccim gökte yıldız ararken gaflete dalarak yollarındaki kuyuyu görmezler.)

 

Takdir edersiniz ki Ziya Paşa bu beyitte astronomi ile uğraşan bilim adamlarını eleştirmiyor. Şairin asıl anlatmak istediği, bazı insanların kendilerinden beklenen işlerle uğraşmayıp gerçekleşmesi imkânsız ham hayallerin peşinde koşmaları ve gülünç duruma düşerek başlarına kötü işler açmalarıdır.

 

Şimdi sıra, dillere pelesenk olmuş sözlerden dediğim bir beyte geldi:

 

Ayinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz

Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde

 

(Kişinin aynası işidir, lâfa bakılmaz; bir kişinin aklının seviyesi yaptığı işte görünür.)

 

Ne kadar doğru bir fikir değil mi? Güzel fikirler güzel biçimlerle ifade edilmelidir. İşte örneği… Ziya Paşa lâfla peynir gemisi yürütenleri, iş değil lâf üretenleri, boş teneke gibi çok ötenleri eleştirmeye devam ediyor:

 

Onlar ki verir lâf ile dünyaya nizâmât

Bin türlü teseyyüp bulunur hânelerinde

 

(Onlar ki dünyaya lâf ile nizam verirler. Onların evlerine gidip bakın, hânelerinde bin türlü ihmal ve düzensizlik görürsünüz.)

 

Bu beyitte çizilen insan tiplerinin ne kadar çok olduğunu hepimiz biliyoruz. Lâfa gelince mangalda kül komayan,mahalle muhtarından Cumhurbaşkanına kadar herkesi eleştiren nice insan vardır ki çoluk çocuğuna söz geçiremez, evinde bir huzur ve düzen sağlayamaz.

 

Ziya Paşa karamsar bir kişiliğe sahiptir fakat vatanına sadıktır ve inançlı bir insandır. Beşinci bendi yine atasözlerinden yararlanarak, özdeyiş hâline dönüştürdüğü güzel bir beyitle bitirir:

 

İnsana sadakat yaraşır görse de ikrah

Yardımcısıdır doğruların Hazret-i Allah

 

(İnsan hayatta tiksinti verici hilelerle, kötülüklerle karşılaşsa bile Allah’a ve vatanına sadakatten vazgeçmemelidir, Allah doğruların yardımcısıdır.

 

Yine aynı şiirin 8. bendinde aynı fikirleri şu beyitle dile getirir:

 

Allah’a tevekkül edenin yaveri Haktır

Nâşad gönül bir gün olur şâd olacaktır.

 

(Allah’a inanıp kaderine sabırla razı olanların yardımcısı Allah’tır, mutsuz gönüller bir gün elbet mutlu olacaktır.)

 

Ziya Paşanın, atasözleri gibi unutulmayan beyitlerinden biri de “Huyu yumuşak kişilerin gazabından Allah’a sığın; yumuşak huylu atın çiftesi çok serttir.” anlamına gelen aşağıdaki beytidir.

 

Allah’a sığın şahs-ı halîmin gazabından

Zira yumuşak huylu atın çiftesi pektir.

 

Devletin kendisine verdiği yetkileri kişisel çıkarları için kullanan yöneticiler vardır. Çıkarları için halka zulmeden, hatta devletin parçalanmasına ve çökmesine göz yuman insanlar her devirde az veya çok mevcut olmuştur. Devletini ve halkını soyan bu insanlar öyle güçlü ve nüfuzludur ki onları halkın çoğunluğu şerefli, vatansever zanneder. Fakat Victor Hugo’nun Sefiller romanında anlattığı, bir parça ekmek çalan kişi zindanlarda sürünür, kürek mahkûmu olur. Ya da baklava çalan aç sokak çocuğu yıllarca hapse çarpıtılır. Ziya Paşa her devirde, her toplumda görülen bu acı sosyal gerçeği çerçevelenip duvara asılması gereken bir beyitle ifade etmiş:

 

Milyonla çalan mesned-i izzette ser-efraz

Birkaç kuruşu mürtekibin cây-ı kürektir.

 

(Milyonla çalanlar yüksek ve şerefli mevkilere yükseltilerek baş tacı edilir; birkaç kuruş çalan hırsız ise kürek cezasına çarptırılır.)

 

Bu beyitte anlatılanların doğruluğu şu son bir yılda kaç defa kanıtlandı değil mi? Ziya Paşa uyanıp da günümüze dönse “Hiçbir şey değişmemiş; boşuna yazmışım.” diye hayıflanmaz mı?

 

Milletimiz asalete, soya önem verir. İnsanları dış görünüşüyle değil karakteriyle değerlendirmeye çalışır. Soysuzları, sonradan görmeleri, dönekleri sevmez. Biçim yönünden başka milletleri taklit edenler, dış görünüşleriyle başkalarını etkilemeye çalışanlar edebiyatımızda sürekli eleştirilmiş ve onlarla alay edilmiştir. Çünkü herkes bilir ki kılık kıyafetle bilgin, komutan, bey, hanımefendi olunamaz. Asalet insanın içindedir. Bir atasözümüzün dediği gibi insan yedisinde ne ise yetmişinde de odur. Ziya Paşa halkımızın bu konulardaki düşüncelerini özlü ve özgün bir ifadeyle şöyle anlatmış:

 

Bed-asla necâbet mi verir hiç üniforma

Zer-dûz palan vursan eşek yine eşektir

 

(Kötü asıllı -soysuz¬- birine üniforma soyluluk mu verir; eşeğe altın işlemeli semer vursan yine eşektir. )

 

Terkib-i Bend’in 10. bendi sosyal içerikli beyitlerden oluşmaktadır. Bu bentlerde konu Batı taklitçiliği, milliyete sırt dönmek, kendi vatanını ve milletini küçük görüp yabancılara şikâyet etmek, hainleri ve hırsızları korumak gibi günümüzde de görülen sorunlardır. Ziya Paşa bazı ters uygulama ve anlayışların yeni çıktığını söylemektedir. Fakat bu olumsuzluklar günümüzde de devam etmektedir. Eski, kemikleşmiş, adeta kangren olmuş sorunlardır bunlar ve derhal neşterle kesilip atılmalıdır. Bu bendin ilk beyti şudur:

 

İkbâl için ahbabı siayet yeni çıktı

Bilmez idik evvel bu dirayet yeni çıktı

 

(Yüksek mevkilere erişebilmek için dostlarını çekiştirmek yeni çıktı; önceden bilmezdik, bu türden hüner ve beceri yeni çıktı.)

 

İş ve memuriyet hayatı olan herkes Ziya Paşanın ne kadar haklı olduğunu çok iyi bilir. Özellikle yükselme hırsıyla yanıp tutuşan bazı insanlar çok çalışıp yeteneklerini göstermek yerine koltuğuna göz diktiği amirlerini, çalışma arkadaşlarını kötülemeye çalışır. Daha sonra koltuk kapma uğruna yağcılık, yardakçılık, kayırma, karalama, itham ve ihanet başlar.

 

Sadıkları tahkir ile red kaide oldu

Hırsızlara ikram ü inayet yeni çıktı

 

Hak söyleyen evvel dahi menfur idi gerçi

Hainlere amma ki riayet yeni çıktı

 

Milliyeti nisyan ederek her işimizde

Efkâr-ı Frenge tebaiyyet yeni çıktı

 

(Allah’a ve vatanına sadık olanları aşağılamak ve onları reddetmek kural hâline geldi, hırsızlara ikramda bulunmak ve yardım etmek yeni çıktı.)

 

(Gerçi eskiden de doğruyu söyleyenlerden nefret edilirdi ama hainlere saygı göstermek, onları koruyup kollamak, onların emirlerine uymak yeni çıktı.)

 

(Yaptığımız her işte millî birlik ve şahsiyeti unutarak Avrupalıların fikirlerine uymak yeni çıktı.)

 

Ziya Paşa nur içinde yatsın. Keşke günümüzde de Ziya Paşalar olsaydı. Olsaydı da çarpıklıkları, kokuşmuşlukları böyle güzel şiirlerle haykırsaydı…

 

14 Ocak 2015 Çarşamba

Ayların günleri niçin 28, 30, 31 gibi farklı?

Ayların günleri niçin 28, 30, 31 gibi farklı?

Romalılar milattan 758 yıl önce 10 aylık takvim uygulamasına başladılar. Bu ilk orijinal Roma takviminde aylar, gündüz ve gecenin eşit olduğu, binlerce yıldır hayatın başlangıç zamanı olarak kabul edilen Mart ayından başlamak üzere, Martius (Mart), Aprilis (Nisan), Maius (Mayıs), Junius (Haziran), Quintilis (Temmuz), Sextilis (Ağustos), September (Eylül), October (Ekim), November (Kasım) ve December (Aralık) idi.
Bu ay adlarından Quintilis'den (Temmuz), December'a (Aralık) kadar olanlar, 5, 6, 7, 8, 9 ve 10 rakamlarının Roma'lılarca telaffuz ediliş şekliydi yani, Mart başlangıçlı takvime göre bu aylar yılın 5'inci, 6'ncı, 7'nci, 8'inci, 9'uncu, ve 10'uncu aylarıydılar. Bu 10 aylık takvim geride hesaba katılmamış daha 60 gün bırakıyordu.
Yedek olarak bırakılan bu 60 gün sorun yaratınca, Janarius (Ocak) ve Februarius (Şubat) adları ile iki ay daha eklenerek takvim tamamlandı. Yani yılın ilk ayı Martius (Mart), son ayı ise Februarius (Şubat) oldu.
Asırlar sonra milattan 46 yıl önce Roma İmparatoru Julius Caesar (Sezar), muhtemelen politik sebeplerden takvimde bazı değişiklikler yaptı. On bir ayı 30 ve 31 gün olarak iki şekilde düzenledi, yılın son ayı olan Şubat'a 29 gün verdi, her dört senede bir Şubat'a bir gün ilavesini kabul etti. Ancak sonra nedendir bilinmez Janairus'u (Ocak) yılın ilk ayı olarak ilan etti. Böyle olunca da, her 4 yılda bir eklenecek bir günün, yeni durumda yılın ikinci ayı konumuna gelmesine rağmen Februarius'a (Şubat) eklenilmesine devam edildi.
Julius Caesar'ın beklenmeyen ölümünden (Sen de mi Brütüs olayı!) sonra, Romalılar bu çok sevdikleri imparatorlarının anısına Quintilİs (Temmuz) ayının ismini July olarak değiştirdiler.
Ondan sora tahta çıkanlardan, Augustus kendi şerefine, Sextilis (Ağustos) ayının adını kendi ismi ile değiştirerek, bu aya August adını verdi. Ama ortaya başka bir sorun çıkmıştı. Sezar'ın ayı 31 gün, Augustus'un ayı ise 30 gün çekiyordu. Sorunu yine imparatorun kendisi çözdü ve zaten 29 gün olan Şubat'tan bir gün daha alarak Ağustos'a ekleyiverdi. Böylece iki ay da eşitlenmiş oldu.
İşte size takvimin, niçin 12 ay olduğunun, ayların isimlerinin nasıl konduğunun ve niçin farklı sayıda günlerden meydana geldiklerinin, dört sene sonra eklenecek artık günün niçin yılın sonuncu değil de, alakasız bir şekilde ikinci ayına eklendiğinin küçük bir hikayesi.

Özellikle ortaçağda takvimler üzerinde o kadar oynanmıştır ki, yapılan bilimsel hesaplamalara göre, İsa'nın bugün kabul edilen Milattan, yani İsa'nın doğumundan yaklaşık 6 yıl önce doğduğu, 36 yıl yaşayıp Milattan sonra 30 yılında öldüğü ileri sürülmektedir.