Paris’te çalıştığım ve yazarlık yaptığım
zamanlar yirmi beşimdeydim. Pek çok insan daha o zamanlar yayımlanmış yazınsal
yapıtlarımı övgüyle karşılamıştı; bunların bazılarını ben kendim de
beğenmiştim. Ama içimde derinlerde bir yerde, hatanın nerede olduğunu
belirleyemememe karşın, daha iyisini yapabileceğimi duyumsuyordum. İşte o zaman
büyük bir adam bana büyük bir ders verdi.
Ünlü Belçikalı yazar Verhaeren’in evinde
bir akşam yaşlı bir ressam, plastik sanatlardaki gerileyiş karşısında duyduğu
üzüntüyü dile getiriyordu. Genç ve kavgacı olan ben bu görüşe şiddetle karşı
çıktım. Hem bu şehirde Michelangelo ile boy ölçüşebilecek bir heykeltıraş yaşamıyor muydu? Rodin’in “Düşünen Adam”ı, onun “Balzac”ı, ellerinde biçimlenerek içinden çıktığı mermer kadar kalıcı değil miydi? Öfkeli patlayışım sona erdiğinde Verhaeren arkasına yaslanıp sevecen
bir şakacılıkla beni alkışladı. “Yarın Rodin’i görmeye gideceğim. Benimle gel.
Bir adama bu kadar çok hayranlık duyan biri onunla tanışmayı hak eder.”
İçim sevinçle doluydu, ama ertesi gün
Verhaeren beni heykeltıraşla tanıştırdığında, tek kelime bile edemedim. Eski
iki arkadaş sohbete dalmışken, kendimi davetsiz bir misafir gibi hissettim. Ama
en büyük adamlar kibarlıkta da büyüklüğü elden bırakmazlar. Biz oradan tam
ayrılmak üzereyken, Rodin bana döndü. “Heykellerimden bir iki tanesini görmek
istersin sanırım,” dedi. “Üzgünüm ki burada bir şey bulundurmam çok zor. Ama pazar
günü Meudon’a akşam yemeğine gel.”
KIR EVİ
Rodin’in gösterişsiz kır evinde küçük
bir masaya oturup bir ev yemeği yedik. Çok geçmeden yumuşak gözlerinin cesaret
veren bakışları, kendisindeki sadelik, utangaçlığımı giderdi. Büyük pencereli
ilkel bir yapı olan stüdyosunda bitmiş heykeller ve yüzlerce küçük plastik
çalışmalar—bir kol, bir el, bazen yalnızca bir parmak ya da bir eklem yeri
vardı; bir zamanlar başlamış olduğu ve sonradan bıraktığı heykeller. Durup
dinlenmeksizin bir yaşam boyu süren arayışın ve emeğin havası sinmişti mekâna.
Rodin üstüne bir iş gömleği giydi ve
böylece görünüşüyle bir işçiye dönüştü. Bir kaidenin önünde hareketsiz durdu.
Islak örtüleri kaldırarak ve kilden yapılmış bir kadın gövdesini açığa
çıkararak, “Bu benim en son çalışmam,” dedi. “Neredeyse bitti, sanırım.”
Bu iri yapılı, geniş omuzlu, seyrek kır
sakallı yaşlı adam eserine iyice bakmak için bir adım geri attı. “Evet, sanırım
bitti.” Ama bir dakikalık dikkatli incelemeden sonra “Tam orada omuzun
üzerinde, çizgi hâlâ çok sert. Excusez. . . .” diye mırıldandı.
Bisturisini aldı. Tahta yumuşak kilin
üzerinden hafifçe geçti ve kadın bedenine daha zarif bir parlaklık verdi. Güçlü
elleri dirilerek yaşamaya başladı; gözleri yanıp tutuştu. “Ve şurası . . . ve
şurası. . . .” Yine bir şeyi değiştirdi. Geri adım attı. Sonra gırtlaktan çıkan
tuhaf seslerle homurdanarak kaideye döndü. Şimdi gözleri hoşnutlukla
ışıldıyordu; şimdi kaşları kızgınlıkla çatılmıştı. Bir parça kil yoğurdu, beden
yapısındaki figüre ekledi, birazını sıyırarak attı.
Bu yarım saat, bir saat böylece devam
etti. . . . Benimle asla tek kelime bile konuşmadı. Yaratmak istediği muhteşem
şekil dışında her şeye karşı ilgisizdi. Yaradılışın ilk gününde Tanrı gibi,
işiyle baş başaydı. Sonunda, ferah bir nefesle iç çekerek, bisturisini yere
attı ve sevgilisinin omuzlarına bir şal örten bir adamın duyarlı özeniyle
gövdenin etrafına ıslak örtüleri sardı. Sonra gitmek üzere bir kez daha
arkasını döndü, iri yapılı yaşlı adam.
UNUTUŞUN ZAMANI
Kapıya varmadan hemen önce, benim orda
olduğumu gördü. Uzun uzun baktı. Neden sonra anımsadı, ve kabalık yaptığını
düşündüğü için açıkça şok oldu. “Pardon, Mösyö, sizi tamamen unutmuşum. Ama
biliyorsunuz…” Elini tuttum ve minnettarlıkla sıktım. Belki ne hissettiğimi
sezmişti, öyle ki gülümsedi ve kolunu omzuma doladı.
Meudon’daki o akşam bütün okul yıllarım
boyunca öğrendiğimden daha çok şey öğrendim. O günden bu yana iyi ve değerli
bir şey yapmak için insanın nasıl çalışılması gerektiğini anladım. Bir insanın
zamanı ve mekânı ve dünyayı tamamen unutuşunun gerçekleştiği o zaman dilimi
dışında hiçbir şey duygularımı harekete geçirerek beni bu kadar etkilemedi. Bütün
sanatların ve bütün dünyevi başarıların gizini o saat kavradım—yoğunlaşma,
büyük ya da küçük bir işin başarılması için insanın bütün güçlerini bir araya
toplaması; kişinin iradesini bir şey üzerine yöneltme yetisi.
O zaman kendi çalışmamda şimdiye dek
eksik olan şeyi fark ettim—bir insana mükemmellik arzusu dışında her şeyi
unutturan o tutku. İşini yaparken insan kendini tamamen kaybedebilmeli. Bundan
başka—artık biliyorum—sihirli bir formül yok.
Stefan Zweig
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder