Psikolojik romanın kurucusu Stendhal, Fransız Restorasyonu'nun siyasi tartışmaları ortasında, dinî eğitimiyle, aşklarıyla, ihtiraslarıyla dünya edebiyatının en önemli karakterlerinden Julien Sorel'i yaratıyor. Stendhal, 1840.
Fransa'nın küçük bir kasabasında, bir kerestecinin oğlu olarak dünyaya gelen Julien Sorel, genç yaşında yükselme ihtirasına kapılır. Çalışkanlığı ve dini eğitimiyle dikkat çeken Sorel, bir an önce bu kasabadan kurtulup Paris'e gitmeyi arzular. Böylece kırmızı ve siyah arasında yaşadığı çelişkiler de başlamış olur. Restorasyon Fransası'nın şartlarında yükselebilmek için genç Sorel'in önünde iki seçenek vardır: Ya siyahı seçerek yükselişine Kilise yolundan başlayacaktır ya da kırmızıyı seçerek askeri yoldan. Ancak bir yandan aldığı dinî eğitim, öte yandan Napolyon'a olan gizli hayranlığı bu seçimi yapmasını zorlaştıracaktır. Üstelik ihtirasla girdiği bu yolda karşılaşacağı iki farklı kadın, iki farklı aşk, kendini çok başka yerlerde bulmasına sebep olacaktır.
"Kırmızı ve Siyah kendi zamanının ötesinde bir romandır."
-ANDRÉ GIDE-
"Stendhal, hayatımın en güzel 'tesadüflerinden' biridir."
-NIETZSCHE-
Alıntılar:
Sonunda. bu adamın bütün kabiliyetinin, alacağını tamamıyla alabilmek, vereceğini de elinden geldiğince geç verebilmekten ibaret olduğu görülür.
(Sayfa 2)
Verrieres’de her işin dayandığı büyük bir söz vardır: PARA GETİRMEK. Yalnız başına bu söz, halkın dörtte üçünden fazlasının kafasını daima meşgul eden fikirdir. Para getirmek,
(Sayfa 7)
Hile bilmeyen erdemli bir papaz, köy için Allah’ın bir rahmetidir.
(Sayfa 8)
Bir kızınki gibi uçuk ve narin olan bu yüzün arkasında zengin olmadan yaşamaktansa bin kere ölüme atılmaya hazır, verdiği bu karardan dönmez bir ruh bulunduğunu kim sezebilirdi ki!
(Sayfa 25)
Onlardan birinin Julien’i sevmesi olmayacak şey miydi? Bonaparte’i daha yoksulken, ünlü ve güzel Madame de Beauharnais sevmemiş miydi? Yıllardır Julen’in kendi kendine: “Kimsesiz ve parasız bir teğmen olan Bonaparte, kılıcıyla dünyanın efendisi oldu!” demediği belki bir saat bile geçmezdi. Bu düşünce onun, pek büyük sandığı felâketlerine merhem olur, binde bir sevinci olunca da bu sevinci artırırdı.
(Sayfa 25)
“Bonaparte sözünü ettirdiği vakit Fransa düşman eline düşmekten korkuyordu; askerlik meziyeti gerekli ve moda olmuştu. Bu gün ise kırk yaşında papazların yılda yüz bin frank aldıkları görülüyor, yani Napolyon’un meşhur generallerinin aldığının üç misli. Onlara yardım edecek adamlar lazım. Bir
(Sayfa 26)
Julien işte böyle bir şölende Napolyon’u coşup göklere çıkarmıştı. O günden sonra sağ kolunu bağlayıp boynuna astı. Bir çam kütüğü kaldırırken kolunun çıktığını söyledi ve tam iki ay bu rahatsız duruma katlandı. Cismine ettiği bu cezadan sonra kendi kendini affetti.
(Sayfa 26)
Kalbe dokunmasını biliyorlar ama kırarak.
(Sayfa 37)
Ruhunda bir kibarlık ve doygunluk vardı, tesadüfen aralarına düştüğü kaba insanların yapıp ettiklerine çok vakit aldırmazdı. Zaten bahtiyarlık aramak herkesin içinde kendiliğinden bulunan bir his değil midir?
(Sayfa 40)
Paris’te olsa, Madame de Renal, Julien’e ne gözle baktığını çabucak anlayıverirdi; çünkü Paris’te aşk, romanlardan doğar. Orada olsalardı üç dört roman, belki de yalınız bir iki operet havası, genç eğitici ile çekingen hanımına, durumlarının ne olduğunu belli ediverirdi. Romanlar onlara oynayacakları rolü çizer, taklit edecekleri örneği gösterirdi; Julien de er geç, hem de hiçbir zevk duymamasına rağmen ve belki de içinden homurdanarak, kendini göstermek, parlamak isteği yüzünden bu örneğe uymağa mecbur olurdu.
(Sayfa 42)
Aveyron veya Pyrenees şehirlerinin bir kasabasında olsa en küçük olay, iklimin sıcaklığı ile sonucunun belirmesine yetebilirdi. Bizim göğü kapalı memleketimizde ise, paranın sağladığı bazı zevklere kalbinin inceliği yüzünden ihtiyaç duyup gözü yukarda olan, bundan başka bir ihtirası bulunmayan yoksul bir delikanlı; çocuklarıyla meşgul, romanlarda kendine bir yaşama örneği bulmaya hiç de kalkışmayan gerçekten namuslu otuz yaşında bir kadını görür de hatırına bir şey gelmez.
(Sayfa 42)
İşinden çıkarılmak korkusu herkesi yıldırdı. Sahtekârlar alayı, ruhaniler meclisinin koltuğu altına sığınmağa çalışıyor; ikiyüzlülük, hürriyet sever kimseler arasında bile alıp yürüdü. İç sıkıntısı günden güne artıyor. Artık okumaktan, bir de toprakla uğraşmaktan başka bir eğlence kalmadı. Zengin, sofu bir halanın biricik mirasçısı olan ve on altısında kocaya verilen Madame de Renal, bütün hayatında aşkı biraz olsun andırır bir şeyi ne gönlünde duymuş, ne de başkalarında görmüştü.
(Sayfa 50)
İktidardaki insanlara yalakalık etmeği aklınızdan geçiriyorsanız, ruhunuzu cehenneme mahkûm etmişsiniz demektir.
(Sayfa 51)
Benim gördüğüme göre sizin yaratılışınızda, bir rahip için en gerekli lüzumlu iki meziyete, yani ılımlılığa ve bu dünya nimetlerini hor görmeğe hiç de elverişli olmayan karanlık bir ateş var.
(Sayfa 51)
– Yavrum, gönlünde Tanrı vergisi istidat bulunmayan bir rahip olmaktansa herkesin saygısını kazanmış, bilgili bir köy zengini olun, daha iyi edersiniz,dedi.
(Sayfa 52)
yirmi yaşındaki bir gençte cihana ün salmak düşüncesi, her düşünceden üstündür.
(Sayfa 76)
Son derecesine gelmiş bir medeniyet, ne yazık ki, işte böylece insanları bahtiyarlıktan uzaklaştırır! Yirmi yaşında bir delikanlı, biraz olsun terbiye görmüşse, ruhunu şöyle kendi haline bırakıvermez; bu olmayınca da aşk, görevlerin en sıkıcısı değil de nedir?
(Sayfa 91)
O, yanaklarının asıl rengi pek gönül çekici olduğu halde, baloya giderken allık sürmeye kalkan on altı yaşında bir kız gibiydi.
(Sayfa 100)
Julien içinden: “insan kibarlar âleminde en yüksek safa ne kadar yaklaşırsa, o kadar nazikçe davranışlarla karşılaşıyor” dedi.
(Sayfa 122)
Her günkü olayların tuhaf yanı gözlerimizi alır da ihtirasların asıl felaketini görmez oluruz.
(Sayfa 127)
Söz insana, düşündüğünü saklayabilsin diye verilmiştir.
(Sayfa 159)
Siz beni hayatta zarif olmağa fazlasıyla alıştırdınız, o gibi adamların kabalığı beni öldürüverir.
(Sayfa 189)
Hemen hepsi de birer köylü çocuğu idi; ekmeklerini toprağı belleyip çıkarmaktansa birkaç Lâtince söz okuyup kazanmağı işlerine daha elverişli bulmuşlardı.
(Sayfa 210)
“Benim bütün hayatımda yapacağım nedir? diyordu; dini bütün olanlara cennette bir yer satacağım. Bu yeri onlara gözle görülür kılmak için yol nedir? Benim görünüşümün rahip olmayanlarınkinden farklı olması” diyordu.
(Sayfa 216)
Zamanını anladı, yaşadığı ili anladı da zengin oldu.
(Sayfa 234)
Görüyorum ki sende bayağıların çekemeyeceği bir hal var. Kıskançlık da, iftira da senin ardını bırakmayacak. Kısmetin seni nereye götürürse götürsün, arkadaşların seni her gördükçe kin duyacaklar. Seni seviyor gibi gözükseler bile inanma, sana sevgi göstermeleri de sana daha çok kötülük edebilmek için olacaktır. Bütün bunlara karşı bir tek ilaç vardır: Tanrı’dan, sana kendine gururlu olmaya cezası olarak, herkesin kinini çekecek bir hal veren Tanrı’dan başka kimseye güveneyim, başvurayım deme. Yaptığın iş her vakit temiz, pâk olsun. Bence senin için bundan başka kurtuluş çaresi yoktur. Sen hakikate sımsıkı sarılırsan, hiç bir şeyin alt edemeyeceği bir kuvvetle sarılırsan düşmanların er geç ettikleriyle kalır.
(Sayfa 235)
Şunu aklından çıkarma: İnsanın, kendi malı olan bir odun işinden yüz altın kazanması, isterse Süleyman peygamberin hükümeti olsun, hükümetten kırk bin frank kazanmaktan, sırf para bakımından bile, kat kat hayırlıdır.
(Sayfa 256)
Devlet gemisinde herkes gemiciliğe, kaptanlığa heves edecek, çünkü parası iyi. A kardeş, yalınız yolcu diye gitmek isteyen bir yercik bulamayacak mı?
(Sayfa 276)
Size söz söyleyenlerin, sizi memnun edemediklerini, anlamadıklarını mı sanırsınız? Siz, Fransa gibi cemiyet halinde yaşamanın pek ilerlemiş olduğu bir memlekette, başları saygı ile eğdirmezseniz bedbaht olur gidersiniz.
(Sayfa 286)
Ben fikri hür bir adamım. Ben bugün, altı hafta önceki fikrimi değiştirmemiş olmaya borçlu muyum? Borçlu isem, bir düşündüğüm şey artık beni baskısı altına alıyor demektir.
(Sayfa 312)
Vane ona: Müstebitlere en yarayan fikir, Allah fikridir demişti.
(Sayfa 336)
O akşam sofrada kan dökmemiş bir siz bulunacaksınız, bir de ben; ama ben kan dökücü, jacobin bir canavar diye hafifsenecek, hemen hemen kin göreceğim; siz de kibarlar arasına yanaşma olarak girmiş bir halk çocuğu diye adam yerine konmayacaksınız.
(Sayfa 359)
Vallahi, bir işi sonuna erdirmek isteyen, bunun şartlarına da katlanır; ben bir zerre olacağıma kudret sahibi bir insan olsaydım, dört kişinin hayatını kurtarmak için üç kişiyi astırmaktan çekinmezdim.
(Sayfa 360)
Başına geçtiğim ihtilâli başaramamış olmamızın biricik sebebi benim iki üç kafayı uçurmağa, anahtarı elimde olan bir kasadaki yedi sekiz milyonu bize uyanlara dağıtmağa razı olmayışımdır. Bugün beni astırmak için içi giden, ihtilâlden önce ise benimle senli benli konuşan kralım, o üç kelleyi kestirip kasalardaki parayı dağıttırsaydım bana nişanının birinci rütbesini verirdi; çünkü o işi göze alsaydım ihtilâli hiç olmazsa yarı başarmış olurduk, memlekette de meşrutiyet kurulurdu... Dünyanın işi böyledir, sanki bir satranç oyunu...
(Sayfa 359)
Çünkü sizin köhnemiş cemiyetiniz, her şeyden çok terbiye, nezaket gereklerini önemser... Siz hiçbir vakit asker yiğitliğinden öteye gidemezsiniz; Murat gibi adamlar yetiştirirsiniz, lâkin sizden bir Washington çıkmaz. Fransa’da kendini beğenmekten, boş yere koltuk kabartmaktan başka bir şey görmüyorum. Söz söylerken icada kalkışan ağzından ihtiyatsızca bir nükte kaçırdı mı, evin efendisi, namusu bir paralık oldu sanıyor.
(Sayfa 361)
Zekânın bile hükmünü, nüfuzunu yitirdiği devirler olur.
(Sayfa 362)
Hangi büyük iş vardır ki, ilk başladığı zaman bir aşırılık sayılmasın? Ancak olup bittikten sonra, sıradan adamlar ona imkân verir.
(Sayfa 380)
Siz, baylar, siz, bütün ömrünüzde korkacaksınız; sonra bir gün bakacaksınız size: “Korktuğun kurt değil, kurdun gölgesiydi” deyiverecekler.
(Sayfa 382)
Julien, bütün cemiyet ile çarpışan zavallı adamın ta kendisiydi.
(Sayfa 397)
Ben vücudumu yorarak kalbimi öldürmeliyim, diyordu.
(Sayfa 443)
Ben bütün bu anlattıklarımı gözümle gördüm; onları görürken yanılmışsam bile size anlatırken aldatmaya kalkmadığıma inanabilirsiniz.
(Sayfa 451)
Siyaset, edebiyatın boynuna takılmış bir taştır, altı ay geçmez, onu batırıverir, dedi. Hayalin yarattığı şeyler arasında siyaset sözü açmak, bir konser ortasında tabanca patlamağa benzer. O ses yırtıcı bir sestir ama kuvveti yoktur. Başka hiçbir aletin sesine uymaz. Siyaset sözü okurların yarısını öldüresiye gücendirir; sabahleyin gazete okuyunca büyük ilgi gösteren öteki yarısını ise sıkar... Kitabı yayınlayan ise buna cevap olarak:
(Sayfa 460)
İngiltere’de yeni bir Pitt çıksa bile bir milleti aynı yollarla iki defa aldatmaya imkân yoktur.
(Sayfa 463)
Seratil dieu, table ou cuvette? (Acaba ilâh mı, rahle mi, yoksa leğen mi?) Sözü sanki tam bu zavallı millet için söylenmiş. La Fontaine: “ilâh olacak!” diyor.
(Sayfa 464)
Gazetelere hürriyet verilmesi ile bizim birer asilzade olarak yaşıyabilmemiz imkânı arasında, ancak bir tarafın ölümü ile bitecek bir düşmanlık, bir boğuşma vardır. Ya birer tezgâh sahibi, birer çiftçi olmağı göze alın, yahut silâh başına geçin, isterseniz pısırık olun ama kadın kafalı olmayın; gözlerinizi dört açın.
(Sayfa 467)
Her varlığın ilk yasası, kendini korumak, yaşamaktır. Siz baldıran ekiyor, sonra da buğday yetişsin istiyorsunuz!
(Sayfa 468)
Kederli durmak, kendinizi küçük göstermek olur. İçiniz sıkılıyormuş gibi bir hal takındınız mı, hoşunuza gitmeye boşuna uğraşmış adam küçük düşer. Pekâlâ takdir edersiniz ki, dostum, ikisinin arasında çok büyük fark vardır, yanılmaya gelmez.
(Sayfa 481)
Başpapazın budala olduğuna, eşekliğine iyice kanaat getirdikten sonra artık aka kara, karaya ak diyerek çoğu zaman işini başardı.
(Sayfa 504)
Varlıklı bir İngiliz, bir kaplanla bir arada nasıl yaşayabildiğini anlatır; onu kendisi büyütmüş, okşarmış ama masasının üstünden dolu tabancayı da eksik etmezmiş.
(Sayfa 526)
Paris hayatının yüksek sınıflarında, yani Mathilde’in yaşadığı âlemde ihtirasın, ihtiyattan büsbütün sıyrılabilmesi pek seyrek görülür şeylerdendir; insan kendisini pencereden atar, atabilir ama bunu beşinci katta oturanlar yapar.
(Sayfa 574)
O iyi rahip bize Allah’tan söz eder. Ama hangi Allah? Kitabı Mukaddes’in bahsettiği öç almaya susamış o küçük, gaddar müstebit değil... Voltaire’in Allah’ı, o âdil, merhametli, yüce Allah...
(Sayfa 616)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder