Öne Çıkan Yayın

27 Ekim 2025 Pazartesi

Bernard Lewis - Modern Ortadoğu Nasıl Kuruldu?




"Bernard Lewis - Modern Ortadogu Nasil Kuruldu kitabından aldığınız 97 alıntı sırasıyla aşağıdadır:"

Ortadoğu" tabiri 1902 yılında, deniz tarihçisi Alfred Thayer Mahan tarafından Arabistan ve Hindistan arasındaki bölgeyi tanımlamak için türetildi. Bir deniz tarihçisinin bakış açısıyla bu bölgenin merkezinde Basra Körfezi vardı. Bu yeni coğrafi ifade, ilk Londra merkezli The Times gazetesi, sonra da Britanya Hükümeti tarafından -nispeten daha eski "Yakın Doğu" tabiri ile birlikte- kabul gördü ve kısa sürede herkesin kullandığı bir ifadeye dönüştü.

(Sayfa 13)


Anadolu'nun fethi ve Türklerin buraya yerleşmesi ile birlikte, Trans-Kafkasya ve eski Türk toprağı olan Orta ve Doğu Asya'da kesintisiz bir Türk kuşağı oluştu. Ortadoğu'nun hemen hemen her yerinde, Türkler, azınlık olsalar da, iktidar unsuru oluşturdular.

(Sayfa 25)


İran, Suriye ve Mısır'da -hatta uzak Müslüman Hindistan'da- bile nüfusun çoğunluğu olmasa da iktidardaki hanedanlar Türk'tü; ordular Türk'tü. Bin yıllık Türk egemenliği boyunca, Türklerin komuta ettiği, diğerlerinin ise itaat ettiği genel kabul haline geldi. Türk olmayan bir yönetim tuhaf görüldü. Bu dönemde, Türkçe nihayet bölgenin üçüncü büyük dili olarak ortaya çıktı. Daha önce Farsçanın başına geldiği gibi, Türkçe de İslamileşti. Arap alfabesiyle yazılmaya başlandı. Ve söz dağarcığında İslam medeniyetinin -özellikle Fars-İslam medeniyetinin- büyük mirasını temsil eden Arapça ve Farsça kelimeler önemli bir yer tuttu.

(Sayfa 26)


Fars İmparatorluğu, Yahudilere iyi davranmıştı. Romalılar ise daha kötü davrandı, özellikle anavatanları Yahudiye'de. MS 135'te Roma yönetimine karşı son büyük Yahudi ayaklanmasının bastırılmasından sonra, Romalılar bir daha Yahudi bağımsızlığının adını ve anısını duymamak için caydırıcı adımlar attılar. Kudüs'ün adı Aelia olarak değiştirildi ve yıkılan Yahudi mabedi yerine Jüpiter'e bir tapınak inşa edildi. Yahudiye ismi bile kaldırıldı ve yerini Palestina/Filistin aldı.

(Sayfa 28)


Dilsel bakımdan Kürtçe, Fars dili ile ilişkilidir. Kültürel olaraksa Arapçaya çok şey borçludur ancak her iki dilden de ayrı bir yerde durur. Orta Çağ'da Kürtler, bölgenin diğer halkları gibi, herhangi bir ulusal bölge tanımlamadılar ve herhangi bir ulus devleti kurmadılar. İslam devletinde, siyasi kimliği tanımlayan dil ya da etnik köken değil, dindir.

(Sayfa 32)


Batı" kelimesi, orta çağlardan beri Müslüman yazarlar tarafından kullanılıyor fakat Hıristiyan Avrupayı işaret etmek için değil. Orta Çağ Müslümanı için dünya iki büyük bölgeye ayrılmıştı: Darü'l İslam ve Darü'l-Harp.

(Sayfa 39)


Birçok eser eski Yunanca, Süryanice, eski Farsça ve diğer dillerden Arapçaya çevrilirken, sadece bir kitap-Geç Roma tarihi-Latinceden çevrilmişti; başka hiçbir kitap Orta Çağ boyunca başka bir Batı dilinden çevrilmedi.

(Sayfa 40)


On beşinci yüzyılın sonundan yirminci yüzyıla kadar, Avrupalılar tüm dünyayı Avrupa medeniyetinin yörüngesine çeken büyük çaplı bir ticari, politik, kültürel ve demografik genişleme hareketi başlattı.

(Sayfa 40)


Süreç, 1683'te Viyana'daki ikinci Türk Kuşatması ile başladı. Bu seferki Türk başarısızlığı belirleyici ve nihaiydi. 1696'da Ruslar Azak'ı ele geçirdiler. 1699'da Avusturyalılar, Karlofça Antlaşmasını dayattılar ve bu Osmanlı İmparatorluğu'nun mağlup olarak imzaladığı ilk antlaşma oldu. En acı olanı ise kadim Türk ve Müslüman toprağı olan Kırım'ın 1783'te Çarlık Rusya'sı tarafından ilhakıydı.

(Sayfa 44)


On sekizinci yüzyılda zaman zaman Avrupa'dan askeri eğitmenler getirildi, teknik okullar kuruldu ve Türk subay ve öğrencilerine Avrupa savaş sanatları dersi verildi. Genç Müslümanlar ilk kez Batılıları hor görmek yerine onları rehber ve öğretmen olarak kabul edip dillerini öğrendiler ve onların kitaplarını okudular.

(Sayfa 44)


İşin başlangıcı tamamen askeriydi: genişleyen ve ilerleyen Avrupa'nın hakim olduğu bir dünyada hayatta kalma dürtüsü. Yeni tarz ordulara sahip olmak için kaçınılmaz bir şekilde önemli ihtiyaçlar vardı: yeni eğitmen okulları, eğitimde reform, idari reform, kamu hizmetlerinin oluşturulması, fabrikalar kurulması ve son olarak yavaş yavaş, ekonomi reformu.

(Sayfa 48)


Orta Çağ'da bile Müslüman ordular Avrupalı silahlara hayrandılar ve Avrupalı tüccarlar bu silahları belli bir ücret karşılığında onlara temin etmeye her zaman hazırdı. Selahaddin Eyyubi, Bağdat'taki halifeye yazdığı bir mektupta, Avrupalı tüccarların ona en güncel silahları temin ederek kendi yenilgi ve yıkımlarına nasıl katkıda sağladığını anlatır.

(Sayfa 49)


Bir Osmanlı tarihçisinin ifadesiyle, "Müslüman halka, kafirler ve putperestlerle samimi bir birliktelik yasaklanmıştı." Askeri reform tüm bunları değiştirdi. O Frenk, artık cahil bir barbar yerine, en asil ve en hayati sanatın; savaş sanatının öğretmeni olmuştu.

(Sayfa 50)


İngiltere ve Fransa'nın müttefiki olan padişah, Batı finans çevrelerinden savaş kredisi alabilir hale geldi ve böylece israf ve iflas ile sonuçlanacak kaygan bir zemine adım attı.

(Sayfa 53)


Batılılaşmanın ekonomik sonuçları, anlatılıp geçilecek bir konudan çok daha ötesidir. Petrolün getirdiği, eşit dağılmayan muazzam yeni zenginlik, hem ülkelerin arasını hem de ülkelerin içişlerini karıştırdı. Teknolojik eşitsizlik devam etti.

(Sayfa 58)


Ortadoğu halklarının Batı'ya karşı tutumunun geçtiği birkaç evre var. On dokuzuncu yüzyılda, yurtlarının, kaynaklarının, medeniyetlerinin ve maneviyatlarının özü, inanılamayacak kadar güçlü ve zengin bir Avrupa tarafından tehdit edildiği gerçeğinin farkına vardılar.

(Sayfa 58)


Doğulu, cahil mutluluğunu bırakıp meraklı ve kaygılı bir öykünmeye doğru değişmeye başladı. Batı büyük ve güçlüydü. Nesiller boyu bir sürü hevesli öğrenci ve reformcu bu arayış içinde didinip durdu. Batı'yı sevmemiş olabilirler, hatta anlamamış, ama ona hayran kaldılar ve saygı duydular. Ve bir zaman geldi ki, çoğu ne hayran kaldı ne de saygı duydu. Hayranlık ve taklit barındıran ruh hali, kıskançlık ve kine teslim oldu.

(Sayfa 58)


Fransız Devrimi, Avrupa'da neredeyse hiçbir Hıristiyan terimiyle ifade edilmeyen ilk büyük fikir hareketiydi ve bu nedenle devrimin doktrinleri, İslam dünyasına açılan yeni kanallar ile bir engele maruz kalmadan yayılabildi. Yeni nesil özgürlük, eşitlik ve kardeşlik ideallerine hayran olarak büyüyecekti.

(Sayfa 64)


İslam, prensipte güçlü bir eşitlikçi niceliğe sahiptir. İslami öğretide statüsel ya da sınıfsal eşitsizlikler prensipte reddediliyorken, İslam şeriatı tarafından düzenlenen başka eşitsizlikler vardı. Üç temel eşitsizlik vardır: erkek ve kadın arasında, inanan ve kafir arasında, hür ve köle arasında.

(Sayfa 74)


Bu üç alt grubun kurtuluş mücadelesi bütünüyle yabancılardan esinlenildi ve büyük ölçüde onlar tarafından yönetildi ve toplum içerisindeki yerel ve kökleşmiş bir otoriteye karşı yürütüldü.

(Sayfa 75)


İslam, özgür Müslümanların ve Müslüman idaresi altındaki, hoşgörülen topluluklara mensup özgür gayrimüslimlerin köleliştirilmesini yasakladı. İslamiyet'in ortaya çıkmasıyla gelişen bu reform, üzücü bir paradoksla, köle avının ve köle ticaretinin Avrupa, Asya ve hepsinden önemlisi Afrikiya yayılmasına sebep oldu.

(Sayfa 76)


Bir köle özgürleşebilirdi, bir Hıristiyan isterse Müslüman olabiliyordu. Benzer şekilde azad olma ve din değiştirme, ikinci derece vatandaşlık durumunu yasal olarak ortadan kaldırmış oluyordu. Kadınlar için böyle bir seçenek yoktu. Kadınlar, kölelerden ve kafirlerden hem sayıca üstün hem de daha önemliydi ve onların özgürleşmesi tüm toplum yapısında majör bir bozulmaya yol açabilirdi.

(Sayfa 78)


Bir Fransız siyasetçi bir keresinde savaşın komutanlara bırakılmayacak kadar ciddi bir mesele olduğunu söylemişti. Mısırlı memurlar siyasetin siyasetçilere bırakılmayacak kadar önemli olduğuna karar vermişlerdi. Şimdi de ticaretin, işadamlarına bırakılmayacak kadar önemli olduğu sonucuna vardılar.

(Sayfa 89)


Yaygın olarak Müslüman toplum içerisinde, hangi dili konuşuyor olursa olsun, Müslümanlar birbirlerini, en azından teorik olarak, kardeş olarak gördüler. Aynı dili konuşuyor olsa bile başka bir dini ikrar ediyorsa onu bir yabancı görüp, reddettiler. Kendi gayrimüslim atalarını da reddettiler. Onlar için esas tarih İslamiyet'in doğuşu ile başladı.

(Sayfa 96)


Avrupalı siyasi fikirlerin etkisine girene kadar, Araplar da Osmanlı İmparatorluğu'nun tebaasıydı. Ne ayrı bir Arap devleti kurma anlayışına sahiplerdi ne de Türklerden kopmak için ciddi bir istekleri vardı. Sultanların Türk olduğu gerçeğini sorgulamadılar. Arapçada, Arabistan diye bir kelime, Türkçede ise modern zamanlara kadar Türkiye diye kelime yoktu.

(Sayfa 97)


Türkler, Araplar ve Farslar arasında baskın çıkan eski İslami ve icabete bağlı sadakat değişip dönüştü. Bunu yerini, eski devlet ve inanç realitesini örtmek için Avrupa'dan gelen yıkıcı, yeni ve soyut yurtseverlik ve ulusçuluk fikirleri aldı.

(Sayfa 98)


On dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında Orta ve Doğu Avrupa'da sınırları belli ve yerleşik ulus devletler yoktu. Bunun yerine, çok dilli ve hanedanların yönettiği imparatorluklar içerisinde kaybolmuş uluslar ve kavimler vardı. Milliyet kavramı Almancada dilsel ve ırksal bir anlam taşır. Bu tür bir milliyetçilik ilk olarak bağımsızlık, birlik ve iktidar ile ilgilenir.

(Sayfa 108)


Milliyetçilik, Osmanlı Hıristiyanları arasında hızla yayıldı ve onlar tarafından Müslümanlara iletildi. Mehmet Akif: "Hani, milliyetin İslam idi? Kavmiyet ne? Türk, Arapsız yaşamaz. Kim ki yaşar der, delidir!" Mehmet Akif, kaybedilmiş bir dava uğruna mücadele ediyordu ve Kahire'de gönüllü sürgüne çekildi. Milliyetçilik davası, nihayetinde Ortadoğu'nun tüm halklarını kapsayacak şekilde yayıldı.

(Sayfa 116)


Yahudi milliyetçiliği, Orta ve Doğu Avrupa'da başladı. Yahudi toplulukları millet olmanın mevcut tüm kriterlerine sahipti, sadece iki kriter eksikti; ulusal bir dile ve ulusal bir toprağa sahip olmak. İbranice rönesansı ve Siyonist hareket bu iki eksikliği karşılamayı amaçladı.

(Sayfa 119)


Orta Avrupası'ndaki Yahudilerin çoğunun Naziler tarafından fiziksel olarak yok edilmesi, bir Yahudi yurdu ve Yahudi devleti yaratılması için güçlü bir hareket yarattı. İkinci Dünya Savaşı boyunca Mihver Devletleri'ne gösterdikleri sempati ötürü Batı'nın gözünde itibarını kaybeden Filistinliler, bu Yahudi Devleti'nin kurulmasını engellemek için attıkları adımlarda başarısızlığa uğradılar.

(Sayfa 120)


İsrailli bir bilim adamı: "Bir dine inananlar olarak, atalarımız başarıyı elde ettiği zaman Tanrı'yı yüceltti, başarısızlıklarında ise suçu işledikleri günahlara attılar. Bir ulusun üyeleri olarak başarılar için kendimize teşekkür etmeliyiz, başarısızlıklarımız içinse suçu başkalarına atmalıyız."

(Sayfa 130)


Batı kuvvetlerinin yayılması: 1858'de Hint isyanı bastırıldı. 1868'de Ruslar Semerkant'ı işgal etti. 1877'de Türkler Ruslara karşı ağır yenilgiye uğradı. 1881'de Fransızlar Tunus'u işgal etti; 1882'de İngilizler Mısır'ı işgal etti; 1884'te Ruslar Merv'i fethetti; 1885'te Almanlar Doğu Afrika'da bir sömürge kurdu.

(Sayfa 136)


Osmanlı siyasi pan-İslamizm'in başlangıcı, Osmanlı padişahının ilk kez kendi egemenliği dışında bulunan Müslümanlar üzerinde dini yargı yetkisine sahip olduğunu iddia ettiği, 1774 tarihli Küçük Kaynarca Antlaşması'na kadar geriye götürebilir. Halifeliğin 1517'de Abbasi lerden Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim'e geçtiği hikayesine ilk kez bu antlaşmadan birkaç yıl sonra rastlarız.

(Sayfa 137)


Modern İslami düşüncenin Batı emperyalizmi ile ilişkisi üzerine yazılan bir kitap, iki ana eğilimi birbirinden ayırdı: işbirliği ve direniş. İşbirlikçi eğilim, Seyyid Ahmed Han ve Kadiyanilik tarafından temsil edilir; direniş ise Efgani ve Muhammed Abduh tarafından.

(Sayfa 141)


Abduh'un, klasik İslam sonrası yapılan eklemeleri ortadan kaldırma ve ilk Müslümanların saf inanç ve pratiğine geri dönme ihtiyacı konusundaki ısrarı, Nakşibendi dirilişçileri ve Vehhabi tutucuların öğretilerini hatırlatıyor. Abduh'un yön verdiği fikirler hareketi; Selefiyye (Selefilik) olarak bilinir.

(Sayfa 142)


Galip Batı'ya karşı, en önemli ve başarılı tek hareket Anadolu'dakidir. Mustafa Kemal önderliğindeki grup Müttefik Devletlere, Yunanlara ve kukla Osmanlı hükümetine meydan okudu. Kemalistlerin daha sonraki laikliği, hareketin başlardaki güçlü İslami karakterini örtmüştür. Hem ulema hem de tarikatlardaki Müslüman dini liderler hareketin öne çıkan kurucuları ve ilk destekçileriydi.

(Sayfa 145)


Geçtiğimiz 150 yıl boyunca Avrupa, hem öfke nesnesini hem de onu ifade etmenin ideolojik araçlarını temin etmiştir. 1940'ların sonları ve 1950'lerin başlarında dini cemaatler, İslami inançları, değerleri ve standartları tutkulu bir şekilde yeniden savunarak, kendi Batılılaşmış efendilerine ve Batı'nın kendisine de isyan ederek, bastırılan alt sınıfların duygularına çok daha yakından yanıt verdi.

(Sayfa 148)


Müslüman köktendincilerin itirazı, liberal teolojiye karşı değildir. İtirazları esasen daha kapsamlıdır. Bütün bir değişim sürecine yöneliktir. Köktendinciler için bu değişim şeytani ve yıkıcıdır: o değerler Müslüman ahlakını zayıflatır ve o yapılar İslam hukukunu çökertir. İslam'ı kafirden kurtarmanın yolu kutsal savaştır ve mürtet olmanın cezası ölümdür.

(Sayfa 152)


İran Devrimi'nin derin kökleri vardı. Dini liderler yasaya üç ana itirazda bulundular. İlki, İran'da ilk kez kadınlara oy verme hakkı veriyordu. İkincisi bu hakkı gayrimüslimlere de veriyordu. Üçüncüsü, seçilmiş meclis üyelerinin Kur'an üzerine değil "kutsal kitap" üzerine yemin etmelerini düzenleyen bir formül sağlıyordu.

(Sayfa 153)


Humeyni Haziran 1963'te tutuklandı. Şahın elçileri siyasete müdahil olmaması konusunda ikna etmeye çalıştılar. Ziyaretçilerinden bir tanesi şahın gizli polis teşkilatı Savak'ın şefiydi. Humeyni'ye "siyaset; yalanlar, aldatma, maskaralık ve rezilliktir. Siyaseti bize bırak" demiştir. Humeyni: "İslam'ın kendisi siyasettir."

(Sayfa 154)


Humeyni'nin eve dönmek için attığı ilk adım, Irak'tan Paris'e gitmiş olmasıdır. İletişim araçları kıyaslanamaz derecede iyiydi. Humeyni ve takipçileri, modern teknolojiyi, askeri silahları ve daha da önemlisi iletişim medyasını en iyi şekilde kullanmaya hazırdılar.

(Sayfa 155)


1979'da İran'a geri dönüşü, zorlu bir sürecin son noktasıydı. İran, büyük bir devrimin klasik aşamalarından geçti; kargaşa ve baskı, terör ve devrimci "adalet", müdahale ve savaş, ideolojik tartışma, siyasi çatışma ve kapsamlı bir sosyal dönüşüm.

(Sayfa 156)


Bereketli Hilal'in batı kolu iki manda ülke arasında pay edildi; biri kuzeyde Suriye olarak adlandırıldı ve Fransa'ya tahsis edildi, diğeri güneyde Filistin olarak adlandırıldı ve İngiltere'ye tahsis edildi. Her iki isim de, klasik Batı geleneğine ait Greko-Romen isimlerdi.

(Sayfa 172)


Yeni bir emperyal politika ortaya çıktı, esas mahiyeti yeni Arap devletlerinin kurulmasıydı. Bu politika bütünüyle başarısız oldu. Milliyetçi taleplere verilen tavizler her zaman çok geç ve memnun etmek için çok azdı. İyi niyetten ziyade zayıflık göstergesi olarak algılandılar.

(Sayfa 174)


Hem İngilizleri hem de Fransızları Ortadoğu'ya getiren ve dünya savaşları arası dönemde onları orada tutan ana neden stratejikti. İngiltere ve Fransa, Ortadoğu'yu esasen kendi düşmanlarına karşı bir tampon, bir kavşak, kendi emperyal iletişimlerinde bir düğüm noktası olarak değerlendirmiş gözüküyor.

(Sayfa 176)


Anglo-Fransızların Ortadoğu'daki konumu zayıfladıkça, kendilerine düşman yeni güçlerle karşı karşıya kaldılar. Dış güçlerin ve aralarındaki rekabetin belirleyici etkisi, Napolyon Bonaparte'ın on sekizinci yüzyılın sonlarına doğru Mısır'ı işgaliyle başladı ve yirminci yüzyılın son yıllarında Ortadoğu'daki Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle bitti, neredeyse iki yüzyıl sürdü.

(Sayfa 177)


Humeyni'nin korktuğu şey Amerikan yaşam tarzının baştan çıkarıcılığı ve ayartıcılığıdır, Amerikan gücünün düşmanlığı değil. Batı ayartıcılığının tehlikesi için kullanılan garbzedegi -Batı zehirlemesi, Batı hastalığı- İranlı yazarların gözde temalarından biri olmuştur.

(Sayfa 183)


1948'de İsrail'in kurulması Ortadoğu tarihinde, Yunanların 1919'da İzmir'e çıkmasıyla benzer, can alıcı noktalardan biridir. Müslümanların, uzun yıllardır aşağı görmeyi alışageldiği yerel zimmi Yunanlara ya da Yahudilere boyun eğmesi çok daha başka bir meseleydi ve dayanılmaz bir aşağılamaydı.

(Sayfa 187)


W. Cantwell Smith: "Batılıların çoğunun, modernleşen Arapları avucunun için almış olan nefretin, özellikle de Batı nefretinin ne kadar derin ve şiddetli olduğuna dair bir fikri yoktur."

(Sayfa 194)


Arap dünyasında, Batı ile işbirliği veya ortaklık yapma politikasına inanan devlet adamları her zaman vardı. Fakat sadece halk nezdinde yaygın olan hissiyatları göz ardı ederek, aldatarak ve bastırarak bunu yapabilirler ve hayatları pahasına yaptılar da.

(Sayfa 196)


Batı İmparatorluğu kesintisiz bir şekilde son birliklerini geri çekerken Sovyet hakimiyetinin geniş Müslüman coğrafyada yayılması eleştiri konusu olmuyordu. Amerika'nın Vietnam'a müdahil olmasıyla, Sovyetler Birliği'nin Afganistan'a müdahil olmasına verilen tepkilerdeki eşitsizlik daha da çarpıcıdır.

(Sayfa 196)


Ortadoğu'daki mevcut sıkıntıları, devletler veya milletler arası bir uyuşmazlık olarak değil, medeniyetler arası bir çarpışma olarak görürsek, bu durumu daha iyi anlayabiliriz. Hıristiyan medeniyeti ile İslam medeniyeti arasında, "Büyük Tartışma" yedinci yüzyılda İslam'ın ortaya çıkmasından bu yana belli formlarda devam ediyor.

(Sayfa 197)


Özgürleştikten sonra bile, zeki ve duyarlı bir Arap için kendi kültürünün Batı kültürüne boyun eğmeye devam ettiğinin farkına varabilmesi kolay değildi. Yazarları, sanatçıları, mimarları, teknisyenleri ve hatta terzileri, çalışmalarıyla Batı medeniyetinin devam eden üstünlüğüne şahit oldular. Kadim rakibi, bir zamanların talebesi, şimdi ise Müslümanların modeli. Bu, çok yaralayıcı ve çok aşağılayıcı bir deneyimdi.

(Sayfa 198)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder