İslamın Krizi (The Crisis
Of İslam)
Bernard Lewis
Çeviri: Abdullah Yılmaz
Yayınevi:Babil
Princeton Üniversitesi'nde Yakın Doğu Çalışmaları Profesörü olan Bernard Lewis bütün dünyada en büyük Ortadoğu tarihçilerinden biri olarak tanınmaktadır. Bernard Lewis bu kitapta, İslam'ın hem Batı dünyasıyla hem de kendi içinde terörizmle ilişkisinin bir muhasebesini çıkarıyor ve İslam dünyasının içine düştüğü geri kalmışlık, despotizm, terör sarmalından nasıl kurtulabileceğini tartışıyor.
Batı dünyasının
Ortadoğu ve İslam konularında önde gelen düşünürlerinden olan Bernard Lewis
eleştiri oklarını Batı'ya yöneltmekten de geri durmuyor ve Türkiye'ye bu
krizden çıkışta önemli bir misyon biçiyor.
v Hıristiyanlar ve Müslümanlar bir ortak zafer inancını paylaşır. Musevilik dahil, insanlığın öteki dinlerinin aksine, onlar Tanrı'nın insanlığa gönderdiği son mesajın talihli alıcıları ve emanetçileri olduklarına ve görevlerinin bu mesajı bütün dünyaya taşımak olduğuna inanır. (s.16)
v Hıristiyanlığın Kurucusu izleyicilerine "Sezar'ın hakkını Sezar'a, Tanrı'nın hakkını da Tanrı'ya verin" (Mat. XXII:21) buyuruyordu;yüzyıllar boyunca, imparator Konstantin'in Hıristiyanlığı kabul ettiği tarihe kadar, Hıristiyanlık bir mazlum dini olarak büyümüş ve gelişmişti. (s.16)
v İslam'ın Kurucusunun kendisi Konstantin'di ve kendi devletini ve imparatorluğunu kurdu. O bu yüzden bir kilise yaratmadı, ya da yaratmaya ihtiyaç duymadı. (s.16)
v Muhammed'in
hayatta olduğu dönemde, Müslümanlar aynı anda hem dinsel hem de politik
bir cemaat haline geldiler, Peygamber de devletin başıydı. Bekleneceği
gibi. Peygamber bir yeri ve bir halkı yönetmiş, adaleti sağlamış, vergi
toplamış, ordulara komuta etmiş, savaş açmış ve barış yapmıştı.
İslam'ın kurucu ilk kuşağı için, sürekli zulüm altında inançlarının
sınanması, düşman bir devlet gücüne direnme yoktu. Tam tersine, onları
yöneten devlet İslam devletiydi ve Allah'ın davalarına verdiği onay bu
dünyadaki zafer ve imparatorluk biçiminde onlara ifşa ediliyordu. (s.17)
v Pagan Roma'da Sezar Tanrı'ydı. Hıristiyanlar için Tanrı ile Sezar arasında bir tercih yapma sorunu vardı ve Hıristiyanlar asırlar boyu bu seçimin pençesinde kıvranmıştır. İslam'da böyle sancılı bir seçim yoktu. (s.17)
v Ayetullah Humeyni bir keresinde "İslam politik değilse, hiçbir şey değildir" diyordu. (s.18)
v Çoğu Hıristiyan ülkenin artık Hıristiyan olmamasına karşılık, çoğu Müslüman ülke hâlâ köklü bir biçimde Müslüman'dır. (s.24)
v İslam yalnızca bir inanç ve ibadet meselesi değil, aynı zamanda bir kimlik ve sadakat meselesidir de; birçoğu için, bütün ötekilerin üzerinde bir kimlik ve sadakattir bu. Yüzeyden bakıldığında, yurtseverlik ve milliyetçilik gibi Batılı nosyonların ithali bütün bunları değiştirmiş ve Fas'tan Endonezya'ya kadar uzanan İslam dünyasında bir dizi modern ulus devletin kuruluşuna neden olmuş görünüyor. (s.25)
v Batı'nın ne yaptığından çok ne olduğuna, uyguladığı ve savunduğu ilkeler ve değerlere bakılarak geliniyor. Söz konusu değerler ve ilkeler baştan kötü olarak, onları destekleyen ve kabul edenler de "Allah'ın düşmanları" olarak görülüyor. İran liderliğinin hem yasama süreçleri hem politik duyurularında sık sık dile getirilen bu deyim, ister laik ister dindar olsun, dışarıdan bakan modern birine çok tuhaf gelebilir. Tanrının düşmanları olduğu ve onları tespit edip, etkisiz hale getirmek için insanlara ihtiyaç duyduğu fikrini sindirmek biraz zordur. Ama bu fikir tümden de yabancısı olduğumuz bir şey değildir. Allah'ın düşmanları kavramı klasik dönem ve öncesinden, Kuran'dan olduğu kadar Eski ve Yeni Ahit'lerden de bildiğimiz bir kavramdır. İslam'da, iyinin ve kötünün mücadelesi ta başından beri politik ve hatta askeri boyutlar kazanmıştır. (s.30)
v Hıristiyanlar
nasıl Yahudileri yenmiş ve onların yerine geçmişse, Müslüman inancı ve
İslam halifesi de şimdi Hıristiyan dünya düzeninin yerine geçecektir. Bunu
vurgulamak için, Mescidi Aksa'ya oyulan ayetlerde Hıristiyanların temel
hataları olarak görülen şeylere karşı çıkılıyordu: "Oğul vermeyen ve
ortak koşulmayan Allah'a dua ediniz" ve "0, Allah birdir.Allah
sameddir.O doğurmamış ve doğurulmamıştır. Hiçbir şey ona eş ve denk
değildir" (s.43)
v Fransızların
ülkeyi terk edişi, bir bakıma, daha büyük bir şaşkınlığa neden oldu.
Onları Mısır'ı terk etmeye zorlayan Mısırlılar ya da ülkeye hükmeden
Türkler değil, Horatio Nelson adında genç bir amiralin komutasındaki
Britanya Kraliyet Donanması'nm küçük bir filosuydu. (s.51)
v İslam
hukukunda, İslam'dan dönmek irtidat'tır; hem yanlış yola sapanlar hem de
onları o yola sevk edenler için ölüm cezası verilir. Bu konuda, yasa açık
ve kesindir. Eğer bir Müslüman İslam'ı inkâr ederse, hatta İslam'ı yeni
kabul etmiş kişi eski dinine dönerse, cezası ölümdür. Modern zamanlarda,
irtidat'ı tespit ve inkâr etme anlamına gelen tekfir kavramı ve uygulaması
çok genişletilmiştir. Aşırı uçlarda ve fundamentalist çevrelerde
bir Müslüman'ın belli bir politikasının, eyleminin ve hatta sözünün
irtidat'la bir olduğuna karar verme ve sanığa ölüm cezası verme
alışılmadık bir durum değildir. Salman Rüşdi aleyhine verilen fetva,
Başkan Sedat'ın öldürülmesi ve benzeri olayların arkasında bu ilke
yatmaktaydı. (s.51)
v Emperyalizm
Ortadoğulular için önemli bir meseledir ve Batı karşısında yürütülen İslamcı
bir davadır. Onlar için emperyalizm sözcüğü özel bir anlam taşır. Örneğin bu
sözcük, geniş coğrafyaları ve toplumları fethetmiş ve onları Dar-ül İslam'a
dahil etmiş, önce Arapların sonra da Türklerin kurduğu büyük
Müslüman imparatorluklar için asla kullanılmaz. Müslümanların Avrupa'yı ve
AvrupalIları işgali ve yönetmesi ve böylece onların -zorlama olmaksızın-
gerçek inancı benimsemelerine imkân tanınması son derece meşrudur. (s.51)
v Bölgedeki
çeşitli gruplar bu olaylardan iki ders çıkardılar; birincisi, Amerikalılar
Ortadoğu ülkelerinde kukla yönetimler kurmak ya da
olanları sağlamlaştırmak için hem kuvvet kullanmaya hem de komplolar
tezgahlamaya istekliydi; İkincisi de, bu kuklalar kendi halklarının ciddi
saldırılarına maruz kaldığında Amerikalılar arkalarında durmuyor, onları
hemen terk ediyordu. Birincisi nefret, İkincisi de küçümseme duygusu
uyandırdı; bu tehlikeli bir bileşimdi. (s.64)
v Doğal
olarak Hitler ve suç ortaklarının soykırımından kaçma mücadelelerinde Hitler'in
kurbanları popüler destek buluyordu. Seyid Kutub, kendisine
göre, Hıristiyanların suç ortaklığıyla Yahudilerin İslam'a karşı giriştiği
bir katliama ABD'deki desteğin büyüklüğü karşısında şaşkına dönmüştü. (s.66)
v 1952'de,
Seyid Kutub'un Amerikan yaşam tarzına karşı tavrı o kadar şiddetlidir ki,
Eğitim Bakanlığındaki görevini bırakmak zorunda kalır. Belli ki, o
tarihten sonra Kutub Müslüman Kardeşler'e katılmıştır. (s.67)
v Amerika'nın
günahkârlığı yanında yozlaşmışlığı ve ardından İslam ve Müslüman halklar
için bir tehdit oluşturması Müslüman fundamentalist çevrelerde imanın
şartı haline geliyordu. (s.68)
v Seyid
Kutub: "Ateist, materyalist anlayışın arkasında bir Yahudi [Marx]; hayvani
cinsellik anlayışının arkasında bir Yahudi [Freud]; ailenin yıkılması ve
toplumdaki kutsal bağların çözülmesi arkasında bir Yahudi [Durkheim]
vardır" Bu üçü Seyid Kutub tarafından zikredilmiştir ama editörü
dipnotla bir dördüncüyü daha ekler: Dağılma ve yıkıntı edebiyatının
esin kaynağı olarak gösterilen ve bu amaçla bir Yahudi yapılan Jean Paul
Sartre. Muhtemelen bu benzeri Yahudi karşıtı (İsrail ve Siyonizm
karşıtlığından farklı olarak) görüşlerinin kaynağında Avrupa ya da Amerika
vardır. (s.68)
v Rus
emperyalizminin geri dönerek, şimdi Sovyetler Birliği adı altında yeni
biçimiyle, Ortadoğu politikasında giderek daha aktif bir rol üstlenmesi Arap
dünyasında coşkulu bir karşılık buluyordu. (s.79)
v Ortadoğu'da
Sovyet nüfuzunun genişlemesi ve buna gösterilen coşkulu tepkiler ABD'nin büyük
oranda düşman bir çevrede artık güvenilir ve potansiyel olarak da faydalı
bir müttefik görülen İsrail'e daha sıcak bakmasına neden oldu. Bugün
ABD ile İsrail arasındaki stratejik ilişkilerin bölgeye Sovyet
müdahalesinin nedeni değil, bir sonucu olduğu genellikle unutulmaktadır. (S.80)
v Sovyetler
Birliği'nin çöküşünden beri, Ortadoğu'da farklı amaçlar güden yeni
bir Amerikan politikası gündeme geldi. Bu politikanın ana hedefi bölgesel
bir hegemonyanın -bölgeye hâkim olabilecek ve Ortadoğu petrolleri üzerinde
tekelci bir kontrol kurabilecek tek bir bölgesel gücün- ortaya çıkmasını engellemektir. Bu,
Irak, Iran ve bölgede gelecekte öngörülebilecek bir tehdide karşı
Amerikan politikasının temelinde yatan asıl kaygıdır. (S.82)
v Aynı
esneklik Amerikan tarafında da vardır. Tıpkı böylesi müttefikler ABD'yi her
zaman nasıl terk edebiliyorsa, ABD de kendini böylesi müttefikleri
-ittifak aşırı sorunlu hale geldiğinde ya da Güney Vietnam, Kürdistan ve
Lübnan'da olduğu gibi astarı yüzünden pahalıya gelmeye başladığında- terk
etmekte serbest hissediyor. Stratejik bir uzlaşmadan öte bir ilişkinin
olmadığı bir müttefiki terk ettiğinde, hiçbir yönetim ya da lider vicdan
azabı duyma ve ülke içinde ciddi bir eleştiriyle karşılaşma riskine
girmez. (S.84)
v Demokrasilerin kurulması
çok zor olduğu gibi yıkılması da çok zordur. (S.84)
v Devrimi izleyen
yıllarda, İranlılar dindar despotların da dinsiz despotlar kadar
kötü olabileceğini, hatta birincilerin daha kötü olabileceğini ve bu
despotluk ayıbından dolayı yabancı destekçilerin ya da modellerin
suçlanamayacağını öğrendiler. S.85
v Birçok
Ortadoğulunun gördüğü gibi, Avrupa ve Amerikan yönetimlerinin temel tutumu
şudur: "İhtiyaçlarımızı karşılamak ve çıkarlarımızı korumakta
işbirliği yaptığınız sürece, içeride kendi halkınıza ne yaptığınız bizim
umurumuzda değil." Bazı kereler, (S.87)
v Amerikan
çıkarları söz konusu olduğunda bile, Amerikan yönetimleri desteklemeye söz
verdiği ve buna karşılık riske girmeye ikna ettiği insanlara ve gruplara
ihanet etmektedir. Bunun dikkate değer bir örneği, ABD'nin Irak halkını
Saddam Hüseyin'e karşı ayaklanmaya çağırdığı 1991 yılında görüldü Kuzey
Irak'ta yaşayan Kürtler ve güneydeki Şiiler ayaklandılar ve muzaffer
ABD kuvvetleri Saddam Hüseyin, ateşkes anlaşmasıyla elinde tuttuğu
helikopterleri kullanarak, ayaklanmayı kanla bastırır ve grup grup, bölge
bölge insanları katlederken oturup seyretti. Bu davranışın, daha doğrusu
davranmayışm, arkasında yatan mantığı görmek zor değildir. Kuşkusuz, muzaffer
Körfez Savaşı koalisyonu Irak'taki hükümeti değiştirmeyi istiyorlardı ama
onlar bir hükümet darbesi ummuşlardı, bir devrim değil. Koalisyon güçleri
sahici bir halk ayaklanmasını tehlikeli gördüler; bu bölgede belirsizliğe,
hatta anarşiye yol açabilirdi. Ayaklanma demokratik bir hükümet bile
yaratabilirdi ki, bu bölgedeki Amerikan "müttefikleri" için
felaket olurdu. Darbe daha kestirilebilir bir şeydi ve istenen sonuçları
verebilirdi; böylece Saddam Hüseyin yerine koalisyon içindeki müttefikler
arasından yerini alabilecek, işbirliğine yatkın bir başka diktatör
geçirilecekti. Bu politika tam anlamıyla fiyaskoyla sonuçlandı ve bölgede
yerine göre ihanet, zafiyet, aptallık ya da iki yüzlülük olarak
yorumlandı. (S.87)
v Bu
noktada kuşkusuz demokratlar bir açmazla karşı karşıya kalıyor. İdeolojileri
onları, iktidarda olduklarında bile, İslamcı muhalefete özgürlük ve
haklar vermeye zorluyor. İslamcılar ise iktidarda olduklarında böyle bir
yükümlülük üstlenmiyor. Tam tersine, onların ilkeleri dine aykırı ve
yıkıcı buldukları her türlü eylemi bastırmaktır. (S.90)
v İslamcılar için, halkın iradesini temsil eden demokrasi iktidara giden bir yoldur ama bu dönüşü olmayan tek yönlü bir yoldur; O'nun seçilmiş temsilcileri tarafından uygulanan Allah'ın hâkimiyetine kimse karşı çıkamaz. Seçim politikaları da klasik olarak şöyle özetlenmektedir: "Tek adam (erkekler içinden), tek oy, bir kereliğine." (S.91)
v Arap entelektüellerinden oluşan bir komitenin hazırlayıp Birleşmiş Milletler bünyesinde sunduğu 2002 yılı Arap insani Gelişme Düzeyi raporu da çarpıcı zıtlıkları ortaya çıkarıyor. "Arap dünyası yılda 330 kitap çeviriyor, bu sayı Yunanistan'ın üçte biri kadardır. (s.93)
v Genel olarak söyleyecek olursak Müslüman fundamentalistler günümüzde Müslüman dünyasının sorunlarının yetersiz modernleşme değil, onlara göre sahici îslami değerlere bir ihanet olan aşırı modernleşmeden kaynaklandığını düşünenlerdir. Onlar için çare gerçek İslam'a bir dönüştür; bu çerçevede Batı'dan alınan bütün yasaların ve öteki toplumsal düzenlerin ortadan kaldırılması ve İslam'ın Kutsal Hukuku olan şeriatın ülkelerin geçerli hukuku haline getirilmesidir. Bu bakış açısından, nihai mücadele Batılı istilacılara değil, içerideki Batılılaşmacı hainlere karşı verilecektir. Onların en tehlikeli düşmanı İslam dünyasındaki ülkeleri yöneten ve kafirlerin yolunu tutup Müslüman halklara bunları dayatan sahte ve dönek Müslümanlardır. (s.105)
v Ortaçağın Haşhaşileri
aşırı bir mezhepti, ana akım İslam'ın çok uzağındaydı. Onların bugünkü
taklitçileri için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. (s.113)
Eylül 2020
Müslüm Kaplan
Not Defterim
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder