Öne Çıkan Yayın

18 Kasım 2020 Çarşamba

Bir Felsefe Antolojisi - Sofi'nin Dünyası (Jostein Gaarder)

 


Sofi'nin Dünyası (Jostein Gaarder)


YUNAN FELSEFESİ

 v  Üçbin yıllık geçmişinin hesabını yapamayan insan günübirlik yaşayan insandır. "Goethe" (s.4)

 v  İsadan önce 700 yıl arında Yunan mitlerinin çoğu Homeros ve Hesiodos tarafından yazıya geçirildi. Bu yeni bir durumun ortaya çıkmasına neden oldu, çünkü mitler yazılır yazılmaz onları tartışmak da mümkün hale geldi. (s.35)

 

v  "Her şey akar," diyordu Herakleitos. Her şey hareket etmektedir ve hiçbir şey kalıcı değildir. Bu yüzden "aynı dereye iki kez girmek mümkün değildir". Çünkü dereye bir kez daha girdiğimde hem dere hem de ben değişmişizdir. (s.45)

 

v  Sokrates'ten birkaç yüz yıl sonra yaşamış Romalı filozof Cice-ro şöyle diyordu: "(O) felsefeyi gökyüzünden Dünya'ya indirip şehirlerde barındırdı. Felsefeyi evlere sokup insanları hayat ve töreler, iyilik ve kötülük üzerine düşünmeye zorladı." (s.84)

 

v  Üçüncü iyi devlet biçimi de Aristoteles'in politeia demekle kastettiği demokrasidir. Ancak bu yönetim biçiminde de varolan tehlike, bir demokrasinin kolayca bir ayaktakımı egemenliğine dönüşebilmesidir. (s.146)

 

v  Aristoteles İ.Ö. 322 yılında öldü. Bu dönemde Atina da öncülük rolünü kaybetti. Bunda hiç kuşkusuz Büyük İskender'in (356-323) fetihlerinin yarattığı büyük politik değişimlerin önemli rolü olmuştu. Yunan kültürü ve Yunan dilinin egemen olduğu yeni bir dünya oluşur. Yaklaşık olarak 300 yıl süren bu döneme Helenizm diyoruz. (s.160)

 

ROMA DÖNEMİ

v  İ.Ö. 50 yıllarında askeri ve politik güç Roma'nın eline geçti. Bu yeni süper güç sırayla tüm Helenistik kentleri zaptetti ve böylece Batı'da İspanya'dan Asya'nın içlerine kadar Roma kültürü ve Latince geçerli oldu. Bu döneme de Roma dönemi ya da Geç Antik Çağ diyoruz. (s.160)

 

v  Geç Antik Çağa genel olarak dinsel şüpheler, kültürel çözülüşler ve karamsarlık damgasını vurdu. "Dünya eskidir," dendi. Bu yeni dünya toplumunda da en önemli felsefi proje etik oldu. Soru, gerçek mutluluğun ne olduğu ve bunun nasıl elde edileceği sorusuydu. (s.162)

 

v  Sokrates'in bir gün pazarda bir tezgâhın önünde durup şöyle dediği anlatılır: "Ne kadar çok şey var hiç mi hiç işime yaramayan!" Bu sözler Atina'da İ.Ö. 400 yıllarında Anthisthenes tarafından kurulan kinik felsefeyi çok güzel özetler. Kinikler arasında en çok tanınmış olanı Anthisthenes'in öğrencisi Diogenes'dir (s.163)

 

v  Stoacılığın kurucusu aslen Kıbrıslı olup bir deniz kazasından sonra Atina'daki Kiniklere katılan Zenon'dur. Zenon derslerini sütunlu bir yolda verirdi. "Stoacı" terimi Yunanca sütunlu yol anlamına gelen stoa sözcüğünden türemiştir. (s.165)

 

v  Herakleitos gibi Stoacılar da tüm insanların ortak bir dünya mantığının ya da "logos"un bir parçası olduğunu savunuyorlardı. Her bir insan minyatür bir dünya; "makro kosmos"un "mikro kosmos", "büyük evren"in "küçük evren" olarak yansımasıydı. Stoacılara göre tek insanla evren arasında bir fark olmadığı gibi, "ruh" ile "madde" arasında da bir fark yoktu. (s.165)

 

v  Zamanının tipik örnekleri olan Stoacılar gerçek anlamda birer "kozmopolittiler. Çağdaş kültüre "fıçı filozoflarından" (Kiniklerden) çok daha açıktılar. İnsanın toplum içindeki yaşamına önem verip politikayla uğraşıyorlardı. Pek çokları, örneğin Roma imparatoru Marcus Aurelius (121-180), devlet görevlerinde yer alıyorlardı. Cicero (İ.Ö 104-43) başta olmak üzere bir çok Stoacı, Roma'da Yunan kültürü ve felsefesinin yayılmasına katkıda bulundular. "Hümanizm" yani değer ölçüsü olarak insanı koyma kavramının kurucusu da Cicero'dur. Stoacı Seneca (İ.Ö.4 - İ.S. 65) da bundan birkaç yıl sonra "insan, insan için kutsaldır" demiştir. Bu deyiş o günden bu yana Hümanizmin sloganı olagelmiştir. (S.166)

 

v  Stoacılar ayrıca tüm doğal süreçlerin -örneğin hastalık ve ölümün- doğanın müdahale edilemeyen yasalarını izlediğini söylerler. İnsan bu yüzden kaderine boyun eğmeyi öğrenmelidir. Hiçbir şey rastlantıya dayanmaz. Her şey zorunluluktan doğar, kaderden şikâyet etmek hiçbir işe yaramaz, derler. Hayâtın güzel yanları da sakin olarak karşılanmalıdır. Bu noktada Stoacılar, dış özelliklere itibar etmeyen Kiniklerle benzeşirler. Günümüzde de hâlâ duygularına kapılıp gitmeyen birinden bahsederken "Stoacı dinginlik" deyimi kullanılır. (S.166)

 

v  Sokrates'in Aristippos adında bir başka öğrencisi daha vardı ki o, yaşamın amacının mümkün olduğunca çok haz almak olması gerektiğine inanıyordu. "En üstün iyilik nazdır" ve "en büyük kötülük acıdır" diyordu. Böylece her türlü acıdan uzak durmaya yönelik bir yaşama sanatı geliştirmek istiyordu. İ.Ö. 300 yıllarında Epikuros (341-270) Atina'da bir felsefe okulu kurdu (Epikurosçuluk). Epikuros Aristippos'un hazcı ahlakını geliştirip bunu Demokritos'un atom öğretisiyle birleştirdi. (S.167)

 

v  Epikuros, gayet basit bir şekilde, "ölüm bizi ilgilendirmez," diyordu. "Biz varolduğumuz sürece, ölüm yoktur; ölüm olunca da, biz artık yokuz." (Bu anlamda kimse kendi ölümünden acı çekemez.) Epikuros kendi kurtuluşçu felsefesini "dört ilaç" adını verdiği şu dört noktada özetledi: Tanrılardan korkmamız gerekmez. Ölümden kaygı duymamız gerekmez. İyiyi elde etmek kolaydır. Korkunç olana katlanmak kolaydır. (S.168)

 

DOĞU

 

v  Batı Mistisizminde -yani Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlıkta- Gizemci, karşılaştığı Tanrı'nın kişisel bir Tanrı olduğunu vurgular. Tanrı doğada ve insanın ruhunda bulunmakla beraber, dünyanın çok üstündedir de. Doğu Mistisizminde -yani Hinduizm, Budizm ve Çin dininde- ise Gizemcinin Tanrı'yla ya da "evrensel ruh"la tam bir birleşme gerçekleştirdiğini vurgulamak yaygındır. "Ben evrensel ruhum," der Gizemci ya da "ben Tanrı'yım". Çünkü Tanrı dünyadadır ve başka bir yerde değildir. (S.173)

 

v  Hint-Avrupa bölgelerinde birbirine benzer sözcükler olarak karşımıza çıkar. Birkaç örnek vereyim: Eski Hintliler gökyüzü tanrısı Dyaus'a taparlardı. Bu tanrının Yunancadaki adı Zeus, Latincedeki adı luppiter (aslı lov-peder, yani "Baba lov") olup Norön mitolojisinde de Tyr olarak karşımıza çıkar. Yani Dyaus, Zeus, lov ve Tyr aynı sözcüğün değişik "lehçe"lerde söylenişidir. (s.186)

 

v  Hint-Avrupalılarda en önemli duyunun görme olduğunu söylemiştik. Samî kültürler içinse duymak çok önemlidir. Yahudi inanç bildiriminin "Duy, ey İsrail!" sözleriyle başlıyor olması bir rastlantı değildir. (S.191)

 

v  Hint-Avrupalıların tanrıların resim ve heykellerini yaptıkların-dan söz etmiştik. Samîler içinse aynı ölçüde tipik olan şey "resmi yasaklamalarıdır. Tanrı'nın ya da "kutsal olanın resmini ya da heykelini yapmak yasaktı. Peki ama nasıl oluyor da Hıristiyan kiliseleri Tanrı'nın ve İsa'nın resimleriyle dolu oluyor, diye sorabilirsin. Çünkü işte bu Hıristiyanlığın Yunan-Roma kültüründen etkilenişine bir örnek. (Ortodoks kilisesinde, yani Yunanistan ve Rusya'da, İncil'de anlatılan öykülerden yola çıkarak "oyma" putlar ya da heykeller veya İsa'nın haç üstünde resmini yapmak hâlâ yasaktır.) (s.192)

 

v  Krallar başa geçmeden önce halk onları yağlardı. Bu yüzden de onlara "yağlanmış" anlamında Mesih denirdi. (s.194)

 

v  Hıristiyanlığa göre de yaşamış tek dürüst insan İsa'dır. O da buna rağmen ölüme mahkum edilmiştir. Hıristiyan inanışına göre o insanlık uğruna ölmüştür. İsa'nın "ızdırabı" deyişiyle kastedilen de budur. (s.199)

 

v  İyice basitleştirecek olursak, Yeni Platonculuğun batıda, Platon'un doğuda ve Aristoteles'in Araplarda yaşamaya devam ettiğini söyleyebiliriz. (S.217)

 

v  Sonuç olarak bu üç kol, Ortaçağ biterken Kuzey İtalya'da buluştu. Arap etkisi İspanya'daki Araplardan, Yunan etkisi de Yunanistan ve Bizans'dan geliyordu. Böylelikle "Rönesans" ya da başka bir deyişle antik kültürün "yeniden doğuşu" başladı. Dolayısıyla antik kültür de uzun bir Ortaçağdan hayatta kalarak çıkmış oluyordu. (S.217)

 

v  Augustinusla beraber Atina'daki Hümanizmden bir parça uzaklaşmış oluyoruz. Öte yandan insanları bu şekilde ikiye bölen Augustinus değildir. O bu konuda yalnızca İncil'de yazılanlara başvurur. Augustinus, tüm insanim tarihinin "Tanrı devleti" ile "yeryüzü devleti" arasındaki mücadeleden ibaret olduğuna inanır. Bu iki "devlet" birbirinden tamamen ayrı iki politik devlet değildir. İkisi de her bir insanın içinde gücü ele geçirmek için savaşır. Yine de "Tanrı devleti"nin kilisede, "yeryüzü devleti"nin de politik devlet aygıtında (örneğin Augustinus'un yaşadığı dönemde dağılan Roma İmparatorluğunda) vücut bulduğu söylenebilir. Augustinus'un 'Tanrı devleti" kilise kurumuyla özdeşleştirildi. Ancak 1500'lü yıllardaki Reformasyon hareketi sırasında, Tanrı tarafından kurtarılmanın yolunun Kiliseden geçmek zorunda oluşu eleştirilmeye başlandı. (S.223)

 

v  Geç Ortaçağın ilk ve en önemli filozofu, 1225 ile 1274 yılları arasında yaşamış olan Aquino'lu Thomas'dır. Thomas'a "filozof diyorum, ancak o filozof olduğu kadar teologdu da aynı zamanda. Zaten bu dönemde "felsefe" ile "teoloji" arasında bir fark da yoktu. Kısaca, Augustinus'un Ortaçağın başında Platon'u "Hıristiyanlaştırışı" gibi Aquino'lu Thomas'ın da Aristoteles'i Hıristiyanlaştırdığını söyleyebiliriz. (s.226)

 

RÖNESANS

 v  Rönesansla, 14. yüzyıl sonlarında başlayan kapsamlı bir kültürel patlamayı kastediyoruz. Kuzey İtalya'da başlayan bu olay, 15 ve 16. yüzyıllarda kuzeye yayıldı. (s.247)

 

v  Bu üç şey, pusula, barut ve kitap basma sanatı, Rönesans dediğimiz bu yeni çağın önemli unsurları. (s.249)

 

v  Kitap basma sanatı da Rönesans Hümanistlerinin fikirlerini yaymak açısından önemliydi. Kitap basma sanatının yaygınlaşması, kilisenin bilgi üzerindeki tekelinin ortadan kalkmasına katkıda bulundu en azından. (s.249)

 

v  Hümanistleri insana ve insanın değerine inandılar. Bu, insanın günaha yatkın yanının tek taraflı bir biçimde vurgulandığı Ortaçağ insan görüşüyle taban tabana zıt bir görüştü. İnsan sonsuz büyük ve sonsuz değerli bir varlık olarak görüldü. (S.250)

 

v  Rönesans Hümanizmi bireyciliğe Antik Çağ Hümanizminden çok daha fazla önem veriyordu. Yalnız insan olmakla kalmayıp, özgün birer bireydik de aynı zamanda. Bu düşünce insan dehasına sınırsız bir tapınmaya yol açıyordu. İdeal bir tip olarak görülüyordu "Rönesans insanı". Bu insan yaşamın, sanatın ve bilimin her alanında yer alan bir insandı. (S.251)

 v  Francis Bacon "Bilgi güçtür!" diyordu. Bacon böylece bilginin pratik bir faydası olduğunu dile getiriyordu ki bu düşünce de insanlık için yeni bir düşünceydi. (s.256)

 

v  Rotterdam'lı Erasmus gibi birtakım Hümanistler, Luther'i insana yeterince değer vermemekle eleştirdiler. Çünkü Luther insanın günahkâr olduğu için mahvolmaya mahkûm olduğunu söylüyordu. İnsan ancak Tanrı'nın affıyla "meşrulaşabilirdi". Çünkü günahın sonu ölümdü. (s.270)

 

Barok Dönem

 v  Şimdi 17. yüzyıldan ya da bir başka deyişle "Barok dönemi"nden bahsedeceğiz. Barok" sözcüğü aslında "düzgün olmayan inci" anlamına gelir. Basit ve uyumlu Rönesans sanatının tersine Barok döneminin sanatına egemen olan şey de birbirine uymayan biçimlerdi. Genel olarak 17. yüzyıla damgasını vuran' şey uzlaşmaz karşıtlıklar arasındaki gerilimdi. (s.284)

 

v  Barok döneminin en ünlü deyişlerinden biri "carpe diem", yani "günü yakala"dır. Sonraları çok kullanılan bir başka Latince deyiş de "memento mori", yani "öleceğini hatırla"dır. (s.285)

 

v  Jeppe bir hendekte uyuya kalır. Uyandığında kendini baronun yatağında bulur. O zaman yoksul bir köylü olduğunu rüyasında gördüğünü sanır. Sonra yeniden uykuya daldığında onu yine hendeğe taşırlar. Bu sefer de uyandığında rüyasında baron olduğunu gördüğünü sanır. (s.288)

 

v  'Tüm ülkeler yok olsa yine Tanrı Tanrı'dır, insanların tümü ölse yine Tanrı Tanrıdır. ." (s.289)

 

v  Kimine göre varoluşumuz tamamen ruhsal bir temele sahipti. Bu görüşe Düşüncecilik (İdealizm) diyoruz. Bunun tam karşıtı görüşe de Özdekçilik (Materyalizm) diyoruz. Özdekçiliğe göre, etrafımızdaki her şey somut ve elle tutulur bir özden kaynaklanır. (s.289)

 

v  Bunların içinde en etkin olanı, İngiliz filozof Thomas Hobbes idi belki de. Hobbes'a göre insan ve hayvanlar da dahil olmak üzere her şey yalnız ve yalnız maddesel parçacıklardan oluşmaktaydı. İnsan aklı ya da ruhu da beyindeki küçücük parçacıkların hareketi sayesinde vardı. (s.290)

 

v  Rus bir beyin cerrahıyla yine Rus bir astronot din konusunda tartışıyorlardı. Beyin cerrahı dindar, astronotsa dindar bir kişi değildi. "Uzayda çok dolaştım," diye övünerek konuştu astronot, "ama ne Tanrı'yı gördüm ne de meleklerini!" Cerrah cevap verdi: "Ben de çok zeki beyinler ameliyat ettim, ama tek bir düşünce görmedim!" (s.291)

 

v  Leibniz'e göre, maddesel olanla ruhsal olan şey arasındaki fark, maddesel olanın kendinden küçük parçalara ayrılabilir oluşudur. Ruhsa ikiye, üçe bölünemez. (s.292)

 

v  Descartes uzun çalışmalardan sonra Ortaçağdan gelme bilgilere yüzde yüz güvenilemeyeceği sonucuna vardı. Bu açıdan Descartes, Atina'daki meydanlarda hüküm süren görüşlere inanmayan Sokrates'e benzetilebilir. (s.293)

 

v  Descartes öncelikle, açık ve seçik algılamadan bir şeyin doğru olduğunu söyleyemeyeceğimizi vurgular. Bunu başarabilmek içinse, bileşik bir problemi olası en küçük bileşenlerine ayırmak gerekebilir. Sonra bu soruların en basitinden yola çıkarak işe koyulabiliriz. "Ölçülebilen her şeyin ölçülmesi, ölçülemeyenin de ölçülebilir kılınması gerekir" diyen Galilei gibi, her bir düşüncenin iyice "tartılıp biçilmesi" gerektiğini söyleyebilirsin. (s.296)

 

v  Uyanık durumumuzda rüyadan ayırt edebilecek tek bir özellik göremiyorum," der Descartes. Ve devam eder: "Tüm yaşamının bir rüya olmadığından nasıl emin olabilir insan?" Her şeye rağmen emin olduğu bir şey vardı, bu da şüphe ettiğiydi. Şüphe etmesi düşünüyor olduğu, düşünüyor olması da düşünen bir canlı olduğu anlamına gelirdi. Ya da kendi deyişiyle: "Cogito, ergo sum." (s.298)

 

SPİNOZA

 v  Spinoza Amsterdam'daki Yahudi cemaatinin bir üyesiydi. Ancak çok geçmeden düşüncelerinden ötürü afaroz edildi. (s.309)

 

v  Spinoza'nın felsefesindeki ana noktalardan birisi de şeyleri "sonsuzluk açısından" görmektir. (s.310)

 

v  Spinoza varolan her şeyin doğanın kendisi olduğunu söylemekle kalmayıp Tanrı ile doğa arasında benzerlik gözetti. Tanrının her şey olduğunu ve her şeyin Tanrı'da varolduğunu söyledi. Spinoza için Tanrı dünyayı yaratan ve dolayısıyla dünyanın dışında olan bir varlık değildi. Onun için Tanrı dünyanın ta kendisiydi. Bazen bunu başka türlü dile getirdiği de olur. Dünya Tanrıdadır da der.  (s.311)

 

v  Spinoza Descartes gibi "îkici" bir gerçeklik anlayışına sahip değildi. O, "Birci" idi. Yani tüm doğayı ve varolan her şeyin tüm koşulunu bir ve tek bir töze indirgiyordu. (s.313)

 

v  Spinoza'ya göre Tanrı -ya da doğa yasaları- olan biten her şeyin içsel nedenidir. Tanrı dışsal bir neden değildir, çünkü ifadesini yalnız ve yalnız doğa yasaları aracılığıyla bulur. Tanrı ipleri çekerek olan biteni belirleyen bir kukla oynatıcısı değildir. Kukla oynatıcısı kuklaları dışarıdan yönetir, dolayısıyla kuklaların hareket etmesinin "dışsal nedeni"dir. Ama Tanrı dünyayı böyle yönetmez. Tanrı dünyayı doğa yasaları aracılığıyla yönetir. (s.316)

 

LOCKE, HUME, BERKELEY

 v  Locke yakın dönemin cinslerin eşitliği konusuyla ilgilenen ilk filozoflarından biridir. Kadın-erkek eşitliği konusunda önemli bir rol oynayan, adaşı John Stuart Mili üzerinde büyük etkisi olmuştur. (s.330)

 

v  Locke, genel olarak, 18. yüzyıl Fransız Aydınlanma Çağı'nda serpilip gelişen pek çok düşüncenin babası olmuştur. Örneğin güçlerin ayrımı ilkesinden ilk söz eden o olmuştur. (s.330)

 

v  1711-1776 yıl arında yaşamış olan Hume'un felsefesi, en önemli Empirisizm felsefesi olarak görülür. Böyle önemli görülmesinin bir başka nedeni de büyük filozof Immanuel Kant'ı kendi felsefesini oluşturmak konusunda esinlendiren bir filozof olmasıdır. (s.331)

 

v  Hume, insanın iki tür algılayış biçimine sahip olduğunu söyleyerek işe başlar. Bunlar izlenim ve fikirlerdir. "İzlenim" dış gerçekliğin anlık algılanışıdır. "Fikir" ise bu tür bir izlenimi yeniden anımsamaktır. - Birkaç örnek veriniz lütfen! - Sobaya değip elini yakarsan, o an bir "izlenim" edinirsin. Bir zaman sonra elini yaktığını hatırlarsın. Hume'un "fikir" dediği de budur. Bu ikisi arasındaki fark, izlenimin, izlenimi anımsayan fikirden çok daha güçlü, çok daha canlı olmasındadır. (s.334)

 

v  Buddha'ya göre yaşam, insanı sürekli dönüştüren bir zihinsel ve fiziksel süreçler dizisidir. Çocuklukla büyüklük aynı şey değildir; dünkü benle bugünkü ben aynı şey değildir. "Hiçbir şeye bu 'benimdir' diyemem," der Buddha ve devam eder: "hiçbir şeye bu 'benim diyemem." Yani "ben" diye bir şeyden, değişmeyen ve hep aynı kalan bir kişilikten söz edilemez. (s.339)

 

v   Hume, yalnızca varlığını kesin bir şekilde duyumsadığı şeylerin gerçek olduğuna inanırdı. Bunun dışındaki şeyler konusunda ise her şeye açıktı. Ne Hıristiyanlığı, ne de mucizeleri reddediyordu. Ancak ona göre bu iki şey tam da inançla ilgili, bilimle ya da akılla ilgisi olmayan şeylerdi. İnançla bilim arasındaki son bağın Hume'un felsefesiyle sona erdiğini de söyleyebiliriz. (s.340)

 

v  Çocuklar her konuya tarafsız yaklaşırlar. Ve bu, sevgili Sofi, bir filozofun en önemli özelliğidir. Çocuklar dünyayı ne eksik ne de fazla, tam olduğu gibi algılarlar. (s.343)

 

v  Bizim yüzyılımızda yaşamış bir Empirist, Bertrand Russeli buna çok daha grotesk bir örnek verir: Her gün kümese gelen çiftçinin karısının kendisine yemek verdiğini gören tavuk, sonunda kadının kümese gelmesiyle tabağına yem konması arasında bir nedensellik bağı olduğu sonucunu çıkarır. - Oysa çiftçinin karısı bir gün kabına yem koymaz. - Oysa bir gün çiftçinin karısı gelip tavuğun boynunu koparır! - Of, ne iğrenç! - Zaman içinde bir şeyin bir başka şeyi izlemesi, bunların arasında mutlaka bir "nedensellik ilişkisi" olduğu anlamına gelmez. İnsanları çabuk sonuçlara varmaya karşı uyarmak bir filozofun en önemli görevlerinden biridir. Aslında bunlar pek çok boş inanın da nedenidir. -Nasıl? - Yoldan geçen bir kara kedi görürsün. (s.345)

 

v  Hume'a göre neyin doğru neyin yanlış olduğunu bize söyleyen şey aklımız değildir. - Ya nedir o zaman? - Duygularımızdır. Birine yardım etmeye karar verdiğinde, yardım etmeni sağlayan şey akim değil, duygularındır. (s.347)

 

v  Örneğin bir sel afeti olsa, zarara uğrayanlara yardım etmemizi duygularımız söyler. Tamamen duygusuz olup kararı "soğuk aklımıza" bıraksaydık, aklımız bize, dünyanın nüfusunun tehlike verici oranda arttığını, bu yüzden bu sel afetinde birkaç milyon kişinin ölmesinin iyi olacağını bile söyleyebilirdi. (s.349)

 

v  George Berkeley 1685 - 1753 yıl arı arasında yaşamış olan, İrlandalı bir piskopostu (s.350)

 

v  Öte yandan Empiristlerin en tutarlısı sayılabilecek kişi de yine Berkeley idi. - Dünyada duyumsadıklarımızın ötesinde bir şey bilemeyeceğimize inanıyordu öyleyse, değil mi? (s.351)

 

v  Berkeley'e göre kendi ruhum, tıpkı rüya görürken olduğu gibi, kendi fikirlerimin nedeni olabilir; ancak "maddi" dünyamızı oluşturan fikirlerin nedeni bir başka ruh olmalıdır. " 'Her şeyin kendinde ve her şeyi içeren' nedeni o ruhtur" der Berkeley. (s.352)

 

v  "Acır, acımaz mı tohumların patlaması. ." (s.358)

 

AYDINLANMA

 v  NEYSE GÜNEŞ KARA TOPRAĞA, GERÇEK AYDINLANMA ODUR İNSANA N.F.S. Grundtvig (s.361)

 

v  Fransız Aydınlanma düşüncelerini anlatacak ve özellikle yedi önemli nokta üzerinde duracak. Bunlar: 1. Otoriteye karşı çıkış 2. Usçuluk 3. Aydınlanma düşüncesi 4. Kültür iyimserliği 5. Doğaya dönüş 6. İnsancıllaştırılmış Hıristiyanlık 7. İnsan hakları (s.388)

 

v  18. yüzyılın ilk yarısında felsefenin ağırlıklı olarak İngiltere'de, 18. yüzyılın ortalarında Fransa'da, yüzyılın sonundaysa Almanya'da hissedildiğini söylemek yanlış olmaz. (s.389

 

v  Locke Tanrı'ya inancın ve belli bazı ahlaki normların insan aklında var olduğuna inanıyordu. Aydınlanma felsefesinin temelini de bu düşünce oluşturur. (s.390)

 

v   Aydınlanma filozoflarının çoğu, Sokrates ve Stoacılar gibi Antik Çağ Hümanistleriyle aynı doğrultuda olarak insan usuna sonsuz ölçüde güveniyorlardı. (s.391)

 

KANT-- üzerimdeki gökyüzü ve içimdeki ahlak yasası

 v  Immanuel Kant 1724'de Doğu Prusya'daki Königsberg kentinde bir saracın oğlu olarak dünyaya geldi. 80 yaşında ölene dek hemen hemen tüm ömrünü burada geçirdi. Ailesi koyu Hıristiyandı. Onun da felsefesinin önemli temellerinden birini kendi dinsel inancı oluşturur. Berkeley gibi o da Hıristiyanlık inancının temel erini korumak gerektiğine inanıyordu. (s.401)

 

v  Usçular, tüm insan bilgisinin temelinde usun olduğunu öne sürüyorlardı. Empiristler ise dünya hakkındaki tüm bilgileri duyular aracılığıyla edindiğimizi söylüyorlardı. Hume, ayrıca, salt duyumsal izlenimlerle ulaşabileceğimiz sonuçların sınırlı olduğunu dile getiriyordu. (s.401)

 

v  Kant, dünyayı algılamamızda hem "duyu"ların hem de "us"un rol oynadığını söylüyordu. Usçuların usun rolünü, Empiristlerinse duyumsal izlenimlerin rolünü fazla abarttığını düşünüyordu. (s.402)

 

v   Kant, esas olarak dünya hakkındaki bilgilerimizin duyumsal izlenimlerimiz yoluyla oluştuğu konusunda Hume ve Empiristlerle aynı fikirdedir. Ancak -ki bu noktada elini Usçulara uzatır- usumuzun da etrafımızdaki şeyleri nasıl algıladığımızı büyük ölçüde belirlediğini söyler. Yani insan aklı dünyayı algılayışta önemli bir rol oynar. (s.402)

 

v  Kant'a göre insanın dünyayı algılayışını belirleyen iki tür koşul vardır. Birincisi duyularımızla algılamadan önce hakkında bir şey bilemeyeceğimiz dış koşullar ki buna bilginin maddesi diyebiliriz. İkincisi de örneğin her şeyi zaman ve uzamdaki olaylar ve kesin nedensellik yasaları içerisindeki süreçler olarak algılayışımızdaki gibi insanın içinde olan koşullar ki buna da bilginin biçimi diyebiliriz. (s.406)

 

v  Evrenin nereden geldiğini merak edip buna olası yanıtlar getirdiğimizde usumuz bir anlamda boşta çalışmaya başlar. Çünkü usun o zaman "işleyeceği" hiçbir duyu maddesi, yararlanabileceği hiçbir deneyim yoktur. Çünkü kendimizin de küçük bir parçasını oluşturduğu bu büyük gerçekliği hiçbir zaman duyumsamamışızdır. (s.408)

 

v  Kant'a göre, bu tür büyük sorulara yanıt olarak her zaman birbirinin Karşıtı görüşler ortaya çıkabilir ve insan usu bu görüşlerin ikisini de doğru, ikisini de yanlış bulabilir. (s.409)

 

v  Ne us ne de deneyim Tanrı'nın varolduğunu kanıtlamaya yetmezdi. Çünkü us için Tanrı'nın varlığı eşit derecede akla uygun ve akla aykırı. (s.410)

 

v  Kant dine yeni bir boyut kazandırdı. Deneyimin ve usun yetersiz kaldığı noktada oluşan boşluğu ancak dinsel inanç doldurabilirdi. (s.410)

 

v  Kant bu tip soruların insanın inancına bırakılması gerektiğini söylemekten daha da ileriye giderek, insanın ölümsüz bir ruhu olduğunu, Tanrı'nın varolduğunu ve insanın özgür bir iradesi olduğunu varsaymanın insan ahlakı için gerekli olduğunu öne sürmüştür. (s.411)

 

v  İnsan beyni bizim anlayabileceğimiz kadar basit olsaydı, onu anlayamayacak kadar aptal olmamız gerekirdi. (s.413)

 

v  Herkes doğru ile yanlışın ne olduğunu bilirdi; bunu yalnızca öğrendiğimiz için değil, bu bilgiyle doğduğumuz için bilebilirdik. Kant'a göre her insan "pratik bir us "a, yani ahlak açısından neyin doğru neyin yanlış olduğunu belirleyen ussal bir yeteneğe sahipti. (s.414)

 

v  Kant'a göre ahlaksal olarak doğru bir davranışı belirleyen şey niyettir, eylemin sonucu değildir. Bu yüzden Kant'ın ahlakına niyet ahlakı da denir. (s.416)

 

v  Descartes'ın beden ve düşünceden oluştuğu için insanı "ikili bir varlık" olarak görüşü gibi Kant da insanı ikiye böler. Duyusallık sahibi varlıklar olarak nedensellik kurallarına boyun eğ. mek durumundayız, der Kant. Duyumsadığımız şeylere biz karar veremeyiz; istesek de istemesek de dış nedenler duyusallığımız yoluyla bize ulaşır, bizi etkiler. Ancak insan yalnızca duyan bir varlık değil, düşünen bir varlıktır da aynı zamanda. - Bunu açıkla biraz! - Duyan varlıklar olarak doğanın düzenine tümüyle aitiz. Dolayısıyla nedensellik yasasının boyunduruğundayızdır. Bu anlamda özgür bir irademiz yoktur. Ancak düşünen insanlar olarak Kant'in "das Ding an sich" dediği şeyin, yani duyularımızdan bağımsız olarak kendinde varolan dünyanın bir parçasıyızdır. Yalnız ahlaksal seçimler yapabilmemizi sağlayan "pratik us"umuzu izlediğimiz sürece özgür bir iradeyle davranıyor oluruz. Çünkü ahlak yasasına uymak, yasayı koyan kendimize uymak demektir. S.417

 

v  Königsberg'deki mezarındaki mezar taşında en ünlü sözleri yer alır. İki şeyin ruhunu hayranlık ve saygıyla kapladığı yazılıdır burada. Bunlar "üzerimdeki gökyüzü ve içimdeki ahlak yasa-sı"dır. İşte, Kant'ı ve felsefesini yola çıkaran büyük gizem. (s.418)

 

v  Kant "Sonsuz Barış" adlı incelemesinde, tüm ülkelerin bir "Halklar Birliği" içerisinde biraraya gelmelerini, bunun milletler arasında sürekli bir barışın güvencesi olduğunu yazar. Onun 1795'deki bu tezinden yaklaşık 125 yıl sonra, Birinci Dünya Savaşı'nın hemen ardından "Halklar Birliği" kurulmuştur. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra da bunun yerini Birleşmiş Milletler almıştır. Yani Kant'ın BM fikrinin babası olduğu söylenebilir. (s.422)

 

v  Romantiklerin pek çoğu kendilerini Kant'ın mirasçısı olarak gördüler aslında. Çünkü Kant "das Ding an sich"i tümüyle bilemeyeceğimizi söylemişti. Ayrıca bilginin oluşumunda "ben"in önemli katkısının da altını çizmişti. Öyleyse varoluşun yorumu tümüyle bireye kalmıştı. Romantikler bu "benciliği" sonuna dek kul andılar. Bu, sanatçı dehaya tapınmaya da yol açtı. (s.428)

 

v  Kant'a göre sanatçı bilme yeteneğiyle özgürce oynar, Alman şairi Schiller Kant'ın bu görüşünü daha da ileri götürür ve sanatçının etkinliğini bir oyun olarak görür. Ve insan yalnızca oyun oynarken özgürdür çünkü ancak o zaman kendi kurallarını kendi koyar. Romantiklere göre yalnızca sanat bizi "dile gelmeyen"e yaklaştırabilirdi. Bazıları daha da ileri gidip sanatçıyı Tanrı'ya benzettiler. (s.429)

 

v  Çünkü sanatçı da tıpkı Tanrı'nın evreni yaratması gibi kendi gerçeğini yaratır. (s.429)

 

ROMANTİZM  

 v  Romantizm her şeyden önce kente özgü bir olguydu. 19. yüzyılın ilk yarısında Almanya'da ve Avrupa'nın diğer ülkelerinde kent kültürü güçlü bir şekilde boy atmaya başladı. (s.430)

 

v  İlk kuşak Romantikler 1800'lü yılların gençliğiydiler. Bu yüzden Romantizm akımını Avrupa'nın ilk gençlik ayaklanması olarak adlandırabiliriz. Romantiklerle bunlardan 150 yıl sonra ortaya çıkan Hippi hareketi arasında büyük benzerlikler vardır. (s.431)

 

v  "İşsizlik dahinin ideali, tembellik Romantizmin özüdür" (s.431)

 

v  Romantik aşklardan söz ettik. Erişilmez aşk teması ilk kez 1774'de Goethe'n'ın mektuplardan oluşan romanı "Genç Wertherin Acıları'nda işlendi. Bu kısa roman Werther'in sevgilisine kavuşamadığı için kendini vurmasıyla sona erer. (s.432)

 

v  En önemli Romantik filozof 1775 -1854 yıl arı arasında yaşamış olan Schelling idi. Schelling "ruh" ile "madde" arasındaki ayrımı kaldırmaya çalıştı. Ona göre tüm doğa, yani hem insan ruhu hem de fiziksel gerçeklik, tek bir Tanrı'nın ya da "evrensel ruh"un ifadesiydi. (s.433)

 

v  "Norveç'in rüzgarla sürüklenmiş yaprağı" dediği doğa bilimci Henrik Steffens, Alman Romantizmi konusunda ders vermek üzere 1801'de Kopenhag'a geldi. O, Romantizm hareketini şu sözlerle özetliyordu: "evrenin sırrını hammaddeden yola çıkarak aramaktan yorgun düşmüş bizler, sonsuzu bulmak için yeni bir yol seçtik. Kendimize dönerek yeni bir dünya yarattık." (s.434)

 

v  - Schelling doğada, taş ile topraktan insan aklına uzanan bir "gelişme" görüyordu. Cansız doğadan karmaşık yaşam biçimlerine derece derece bir geçiş olduğunun altını çiziyordu. Romantizmde doğa bir organizma olarak görülür. Organizma da içindeki olanakları sürekli geliştiren bir şeydir. Doğa, durmadan açan bir çiçek ya da şiir üreten bir şair gibidir. (s.434)

 

v  Tiyatro nasıl Barok Döneminin gözde sanatıysa, masal da Romantizmin en önde gelen sanat türüydü. Masal yazara, yaratıcı gücünü sınırsız bir biçimde kullanma olanağı veriyordu. (s.438)

 

v  Romantizm filozofları, "evrensel ruh"u, dünyada varolan şeyleri rüyamsı bir şekilde yaratan bir "ben" olarak algılıyorlardı. Filozof Fichte'ye göre doğa, daha yüce ve bilinç ötesi bir kavrayışın sonucuydu. Scheling dünyanın "Tanrı'da varolduğunu" söylüyordu. Ona göre Tanrı birtakım şeylerin farkındaydı, ancak doğanın bazı yanları Tanrı'nın bilinç ötesi varlığının bir yansımasıydı. Çünkü Tanrı'nın da vardı "karanlık" bir yüzü. (s.438)

 

HEGEL - doğru olan tarihe direnebilen şeydir. .

 

v  Georg Wilhelm Friedrich Hegel, tam anlamıyla bir Romantizm çocuğuydu, diye sözlerine başladı. - Kendi kişisel gelişmesinin, Almanya'da Alman ruhunun doğup geliştiği döneme rastladığı söylenebilir. Stuttgart'ta 1770 yılında doğan Hegel, 18 yaşındayken Tübin-gen'de teoloji öğrenimine başlar. Romantizmin en parlak döneminde, 1799'dan itibaren çalışmalarını Jena'da Schelling ile birlikte sürdürür. Jena'da doçent olduktan sonra, Alman Ulusal Romantizminin merkezi sayılan Heidelberg'de profesör olur. 1818'den itibaren de, o sıralar Almanya'nın kültürel merkezi olmaya başlayan Berlin'de profesörlük yapmaya başlar. 1831'de koleradan öldüğünde "Hegelcilik" Almanya'nın hemen hemen her üniversitesine yayılmıştı. (s.446)

 

v  Kant'ın "das Ding an sich" dediği şeyi hatırlıyorsundur. Kant, insanların doğanın en gizli sırları hakkında kesin bir bilgiye ulaşamayacağını söylemekle birlikte, erişilemez bir "doğru"nun varolduğuna işaret ediyordu. Hegel "doğrunun öznel bir şey" olduğunu söylüyordu. Böyle diyerek de insan usunun üzerinde ya da ötesinde bir "doğru"nun varolduğunu reddetmiş oluyordu. Her türlü bilgi insana aittir, diyordu. (s.447)

 

v  Hegel'in felsefesi öyle kapsamlı ve öyle detaylı bir felsefedir ki bunu burada tümüyle ele almamıza olanak yok. Bu yüzden en önemli birkaç noktaya değinmekle yetineceğiz. Aslında Hegel'in kendi "felsefesi" olup olmadığı tartışma konusudur. Hegel'in felsefesi ile kastettiğimiz şey, tarihin gidişini anlamaya yönelik bir yöntemdir her şeyden önce. Bu nedenle ne zaman Hegel felsefesinden söz etsek, kendimizi insanlık tarihinden söz ediyor buluruz. (s.448)

 

v  Hegel'den önceki felsefi sistemlerde ortak olan şey, insanın dünya hakkında ne bilip ne bilemeyeceğine dair tespitlerde bulunmak olmuştur. Bu Descartes, Spinoza, Hume ve Kant için de geçerlidir. Bunların her biri, insan bilgisinin kaynağını araştırmışlardı. Hepsi de insanın dünya hakkındaki bilgileri üzerinde zaman-dışı birtakım etmenlerin varlığını dile getirmişlerdi. Hegel'e göre bu mümkün değildi. İnsan bilgisinin temelini oluşturan şeyler, kuşaktan kuşağa değişim gösterirdi. Bu yüzden de "mutlak doğru" diye bir şey olamazdı. Sonsuz bir us olamazdı. Felsefenin ele alabileceği tek değişmez şey tarihin kendisiydi. (s.448)

 

v  Düşünce - ya da us - tarihi de böyle bir nehir gibidir. Senden önce yaşamış insanlardan gelenek yoluyla "dalga dalga" sana ulaşan düşünceler ve kendi yaşadığın çağdaki yaşam koşulları, senin düşünce biçimini etkiler. Bu yüzden herhangi bir düşüncenin sonsuza dek ve daima doğru olacağı söylenemez. Ancak düşünce durduğun bir noktada doğru ya da yanlış olabilir. 1990 yılında köle ticaretini savunan görüşler ileri sürsen, buna herkes gülüp geçer. Oysa köle ticareti 2500 yıl önce her yanıyla gerçek bir olaydı. (s.449)

 

v  Bir filozofu ya da herhangi bir düşünceyi- tarihsel bağlamından çıkarıp değerlendirmek olmaz. Ama -şimdi yeni bir noktaya geliyorum - sürekli yeni şeylerle karşılaştığı için, us "ilerici"dir. Yani insan bilgisi sürekli gelişmekte ve "ilerlemekte"dir. (s.450)

 

v  Tarihi inceleyen biri, yeni bir düşüncenin kendinden önceki düşünceler temelinde ortaya çıktığını görür: Ve yeni bir düşünce ortaya çıkar çıkmaz, bunun karşıtı düşünce de ortaya çıkar. O zaman bu karşıt iki güç arasında bir gerilim doğar. Ancak ortaya bu iki düşünceden de birtakım yanlar alan bir üçüncü düşünce çıktığında bu gerilim yok olur. Buna diyalektik gelişme diyoruz. (s.451)

 

v  Hegel, bilginin bu üç aşamasını "tez", "anti-tez" ve "sentez" diye de adlandırır. Örneğin Descartes'ın Usçuluğunu bir tez olarak ele alırsak, Hume'un Empiristliği bunun anti-tezinioluşturur. Bu iki karşıtlık Kant'ın sentezinde aşılır, çünkü Kant bazı noktalarda Usçulara, bazı noktalarda da Empiristlere hak verir. Ayrıca haksız oldukları yanlan da gösterir. Ancak tarih Kant'la son bulmaz. Bu kez de Kant'ın "sentez"i, yeni bir üçlü düşünce dizisinin ya da "triad"ın başlangıcı olur. Çünkü her "sentez" de yeni bir "anti-tez" tarafından olumsuzlanır. (s.453)

 

v  İnsan doğunca nasıl bir dille karşılaşıyorsa, aynı şekilde belli bir tarihsel koşullar yumağıyla da karşılaşır. Ve hiç kimse bu koşullar karşısında "özgür" değildir. Devlet içinde yerini bulmayan insan, tarih dışı bir insandır. Bu düşünce Atina'nın büyük filozofları arasında da yaygındı hatırlıyorsan. Devlet vatandaşsız düşünülemeyeceği gibi, vatandaş da devletsiz düşünülemezdi. (s.458)

 

Kierkegaard

 

v  Kierkegaard'a göre Romantiklerin teklik felsefesi de Hegel'in "tarihçiliği" de bireylerin kendi hayatlarına karşı sorumluluk duymaları gerektiğini gözardı eden felsefelerdi. Bu yüzden Kierkegaard Hegel ile Romantikleri aynı kefeye koyuyordu. (s.468)

 

v  Buddha gibi Kierkegaard da dünya üzerinde çok kısa bir süre için varolduğunu duyumsuyordu. Bu kısa ömrü de bir yazı masasının arkasına geçip dünya tininin doğası hakkında fikir yürüterek geçirecek değildi ya insan! (s.471)

 

v  Kierkegaard'dan önce pek çokları Tanrı'nın varlığını kanıtlamaya ya da en azından Tanrı'yı akıl yoluyla kavramaya çalıştılar. Oysa insan bu tür kanıtlara ya da mantıksal tezlere ulaştığını sandığında inancını ve inançla birlikte dinsel içtenliğini yitirir. Çünkü önemli olan Hıristiyanlığın doğru olup olmadığı değil, benim için doğru olup olmadığıdır. Ortaçağda aynı düşünce, "credo quia absürdüm" sözleriyle dile getiriliyordu. (s.473)

 

v  Kierkegaard'a göre üç tür yaşam biçimi mevcuttur. Kendisi bunlar için aşama deyimini kullanır. Bunlar, "estetik aşama", "etik aşama" ve "dinsel aşama"dır.-Estetik aş amada bulunan biri günü gününe yaşar ve her anından zevk almaya çalışır. Güzel olan ve keyif veren her şey iyidir bu kişilere göre. Bu aşamadaki bir insan duyularının dünyasına hapsol-muş bir şekilde yaşar. Can sıkan her şeyde olumsuz ve kötüdür. Estetik aşamada yaşamakta olan biri çok geçmeden bunaltıya ve bir boşluk duygusuna kapılabilir. Ama insan bu duyguları yaşıyorsa, yine de ümit var demektir. Kierkegaard'a göre bunaltı neredeyse olumlu bir şeydir. Bunaltı duymak "varoluşsal bir duruma gelmiş olmanın bir ifadesidir. Estetikçi bu aşamada daha yüksek bir aşamaya "sıçramayı" seçebilir. Ama bu ya gerçekleşir ya da gerçekleşemez. Tüm anlamıyla "sıçramadıktan" sonra bunun hiçbir anlamı yoktur. Ya olur ya da olmaz; ikisinin arası olamaz. Ve bu sıçramayı senin için başkası yapamaz. Seçimi senin yapman gerekir. (s.474)

 

v  Demek ki insanın yapabileceği en iyi iş, başka bir yaşam biçimi seçmek. - Böylece insan etik aşamada yaşamaya başlayabilir. Bu aşamaya damgasını vuran, ciddiyet ve etik ölçülerin ışığında alınan tutarlı kararlardır. Bu aşama bir parça Kant'in görev ahlakını hatırlatır. İnsan ahlak yasasının ışığında yaşamaya çalışır. Kant gibi Kierkegaard da öncelikle insanın duygularını ön plana çıkartır. (s.476)

 

v  Kimisi bunun sonucunda tekrar estetik aşamaya dönebilir. Ancak kimisi de dinsel aşamaya sıçrar. Bunu yapmak inancın "70.000 fersah derinlikteki sularına atlamaya cesaret etmek demektir. Bu kişiler inancı, estetik hazza ve aklın görev emrine tercih etmişlerdir. Ve Kierkegaard'ın deyişiyle "yaşayan Tanrı'nın ellerine düşmek korkunç bir şey" olsa da, insan ancak bu aşamada kendisiyle ödeşir. (S.477)

 

v  20. yüzyılda bu Danimarkalı düşünürden esinlenerek geniş çaplı bir "Varoluşçuluk felsefesi" oluştu. (s.477)

 

MARX

 

v  Hem Kierkegaard hem de Marx'ın felsefesinin çıkış noktasında Hegel vardır. Her ikisi de Hegelci düşünce yöntemini benimsemekle beraber, Hegel'in "dünya tini"ne ya da bir başka deyişle onun İdealizmine katılmazlar. (s.485)

 

v  Hegel'den sonra felsefe yepyeni bir yola girmiştir ve büyük kurgusal sistemlerin yerini "Varoluşçu" ya da "Eylemci" felsefeler almıştır. "Amaç dünyayı anlamak değil, onu değiştirmektir" derken Marx'ın kastettiği de budur. İşte onun bu sözleri felsefe tarihinde çok önemli bir değişimi simgelemektedir. (s.486)

 

v  Ona göre insanların düşünce biçimlerini belirleyen, toplumda geçerli olan maddi ilişkilerdi. Bu tür maddi ilişkiler tarihin gidişini de belirlemekteydi. S.487

 

v  Bir toplumda geçerli olan politik ve ideolojik ilişkileri belirleyen şey üretim biçimidir. Eskinin feodal toplumlarından daha farklı düşünmemizin, daha farklı ahlaki değerlere sahip olmamızın nedeni budur. S.490

 

v  Marx'a göre ahlaksal doğrular toplumun altyapısının bir ürünüydü. S.490

 

v  Marx ayrıca neyin doğru neyin yanlış olduğunu toplumu yöneten sınıfların belirlediğini söyler. Çünkü tüm tarih, sınıf mücadelelerinin tarihidir. Yani, tarih herşeyden önce üretim araçlarına kimin sahip olacağı meselesidir. S.491

 

v  1848'de Engels'le birlikte Komünist Manifesto'yu yayımladı. Manifesto'nun ilk cümlesi şöyledir: "Avrupa'da bir hayalet dolaşıyor- komünizmin hayaleti!" - Korktum doğrusu. - Burjuvazi de korkuyordu. S.494

 

v  Marx'a göre kapitalist üretim biçiminin özünde pek çok çelişki yatmaktaydı. Kapitalizm akılcı bir yönetim barındırmadığı için zamanla kendi kendini yok etmeye mahkûmdur. S.495

 

v  Marx'tan sonra sosyalist hareket Sosyal Demokrasi ve Leninizm olarak ikiye bölündü. Sozyalizme aşamalı olarak ve barışçıl yollarla ulaşmayı hedefleyen Sosyal Demokrasi Batı Avrupa'nın seçtiği yol oldu. S.498

 

Natüralizm

 v  Natüralist bir akımdan söz ediyoruz. "Natüralizm" doğadan ve duyularla algılanan dünyadan başka bir gerçeklik tanımayan bir gerçeklik anlayışını dile getirir. Natüralist bu yüzden insanı da doğanın bir parçası olarak görür. Her şeyden önemlisi, Natüralist bir araştırmacı araştırmalarını yalnızca doğadan aldığı verilere dayandırır; aklıyla yarattığı bir takım kurgulara ya da herhangi bir şekilde kendini gösteren ilahi birtakım vahiylere değil…  Marx, insanlığın ideolojisinin toplumun maddi altyapısının bir ürünü olduğunun altını çizdi. Darwin insanlığın uzun bir biyolojik evrimin sonucu olduğunu gösterdi. Freud'un bilinçaltını incelemeleri de insanların hareketlerinin çoğu zaman "hayvansal" birtakım dürtüler ya da sezgilerden kaynaklandığını ortaya çıkardı. S.503

 

v   Yeryüzü'nde hayatın gelişmesinin ardında yatan "hammadde", ancak diğerlerinden daha güçlü olanlar hayatta kalabildiği için, tek bir tür içinde sürekli olarak meydana gelen değişimlerdir. Evrimin "işleyişi" ya da itici gücü, hayatta kalabilmek için verilen mücadelede ortaya çıkan doğal secidir. Bu secinin sonucunda yalnızca daha güçlü olanlar ya da "ortama en iyi uyanlar" hayatta kalır. S.518

 

v  Canlı, besinli bir ortamda kendini iki tane birbirinin aynı parçaya bölebilen maddedir. Bu süreç, DNA dediğimiz bir madde tarafından yönetilir. DNA diye, yaşayan her türlü hücrede varolan kromozomlara ya da kalıtımla geçen maddeye denir…. Yeryüzü'nde hayat olmadığı için atmosfer de oksijen içermiyordu. Çünkü oksijen ancak bitkilerin fotosentezi yoluyla açığa çıkan bir maddedir. İşte o zamanlar dünyada oksijen olmaması son derece önemli bir nokta. Çünkü DNA'yı oluşturan yapı taşlarının oksijen içeren bir atmosferde ortaya çıkmış olması olamayacak bir şey. - Nedenmiş o? - Çünkü oksijen son derece reaktif bir maddedir. DNA gibi karmaşık bir molekül de oksijenli bir ortamda oluşma fırsatı bulamaz, hemen "okside" olurdu. S.527

 

v  Bu yüzden de bugün hiçbir yeni canlı türünün, evet hattâ bir bakteri ya da bir virüsün bile, ortaya çıkamayacağını aynı kesinlikle söyleyebiliyoruz. Dünyadaki tüm hayat tamı tamına aynı yaşta olmak zorunda. S.528

 

v  Atmosferde oksijen olmadığı zamanlarda Yeryüzü'nün etrafında dünyayı uzaydan gelen ışınlardan koruyan bir ozon tabakası da yoktu. Bu da önemli bir nokta. Çünkü bu ışınlar ilk moleküllerin oluşumunda önemli bir rol oynamış olmalılar. Pek çok farklı kimyasal maddenin karmaşık makro-moleküller oluşturmasının nedeni böyle bir kozmik ışın olmalı…. Tekrar belirteyim: Karmaşık moleküllerin oluşabilmesi için en azından iki koşul sağlanmış olmalı: Atmosferde oksijen olmamalı ve uzaydan gelen ışınlar olmalı. S.529

 

v  Freud'un İnsan davranışının kökenindeki nedenleri bulduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu da onu, 19. yüzyılda son derece popüler olan Natüralist akımların bir sembolü haline getirmiştir. S.536

 

v  Hastalarıyla ilgili birçok deneyimlerine ve kendi rüyalarına dayanarak Freud rüyaların isteklerin gerçekleştiği yer olduğunu saptar. Bunu en açık olarak çocuklarda görmek mümkündür, der. Çocuklar rüyalarında dondurma, kiraz görürler. Ama yetişkinlerde rüyanın gerçekleştirdiği istekler kılık değiştirmiş durumda varolurlar. Çünkü uyurken de kendimize kuvvetli bir sansür uygulamaya devam ederiz. S.546

 

v  Nietzsche, güçlü olanın yaşam gücünün güçsüzlerce engellenmesine son vermek, "tüm değerleri yeniden değerlendirmek" istiyordu. Nietzsche'ye göre Hıristiyanlık ve felsefe bugüne kadar gerçek dünyaya sırtını dönmüş, "cennet"e ve "fikirler dünyası"na yönelmişti. Oysa "gerçek" diye gösterilen bu fikirler dünyası, gölge bir dünyadan başka bir şey değildi. "Yeryüzüne sadık kalın" diyordu, "ve size öte dünya umutlarından söz edenlere kanmayın." S.567

 

v  Sartre fiziksel şeylerin "kendinde", oysa insanın aynı zamanda "kendi için" olduğunu söyler. Yani insan olmak bir şey olmaktan başka bir şeydir. Sartre bundan sonra, insanın varoluşunun buna dair her türlü fikirden önce geldiğini söyler. Yani varoluşum, ne olduğumdan önce gelir. "Varoluş özden önce gelir," der Sartre. - Bu oldukça zor bir cümle. - "Öz" bir şeyi oluşturan şey, bir şeyin "doğasıdır. Sartre'a göreyse insanın doğuştan böyle bir "doğası" yoktur. İnsan bu yüzden bu doğayı kendisi oluşturmak zorundadır. Önceden varolmadığı için kendi doğasını ya da kendi "öz"ünü kendisi yaratmalıdır. (s.568)

 

v  Rönesans Hümanistlerinin insanın özgürlüğü ve bağımsızlığı konusunda zafer çığlıkları attıklarını hatırlıyorsundur. Sartre ise bunun aslında lanetli bir özgürlük olduğu kanısındadır. "İnsan özgürlüğe mahkûm edilmiştir" der. "Kendini kendisi yaratmadığı halde özgür olduğu için. Kendisi seçmeden dünyaya getirilip sonra yaptığı her şeyden sorumlu olduğu için." (s.570)

 

v  Gerçek filozofların gözleri açık olmalı. Şimdiye dek hiç beyaz bir karga görmemiş olsak da, bu o kargayı aramaktan vazgeçmemiz gerektiği anlamına gelmez. Bir gün gelir, ne kadar şüpheci olursam olayım, daha önce kabul etmediğim bir şeyi kabul etmek durumunda kalabilirim. Bu kapıyı açık bırakmazsam dogmatik biri olurdum. O zaman da gerçek bir filozof olmazdım. (s.586)

 

Nisan 2020

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder