Sofi'nin Dünyası (Jostein Gaarder)
YUNAN FELSEFESİ
v "Her
şey akar," diyordu Herakleitos. Her şey hareket etmektedir ve hiçbir şey
kalıcı değildir. Bu yüzden "aynı dereye iki kez girmek mümkün
değildir". Çünkü dereye bir kez daha girdiğimde hem dere hem de ben
değişmişizdir. (s.45)
v Sokrates'ten
birkaç yüz yıl sonra yaşamış Romalı filozof Cice-ro şöyle diyordu: "(O)
felsefeyi gökyüzünden Dünya'ya indirip şehirlerde barındırdı. Felsefeyi evlere
sokup insanları hayat ve töreler, iyilik ve kötülük üzerine düşünmeye
zorladı." (s.84)
v Üçüncü
iyi devlet biçimi de Aristoteles'in politeia demekle kastettiği demokrasidir.
Ancak bu yönetim biçiminde de varolan tehlike, bir demokrasinin kolayca bir
ayaktakımı egemenliğine dönüşebilmesidir. (s.146)
v Aristoteles
İ.Ö. 322 yılında öldü. Bu dönemde Atina da öncülük rolünü kaybetti. Bunda hiç
kuşkusuz Büyük İskender'in (356-323) fetihlerinin yarattığı büyük politik
değişimlerin önemli rolü olmuştu. Yunan kültürü ve Yunan dilinin egemen olduğu
yeni bir dünya oluşur. Yaklaşık olarak 300 yıl süren bu döneme Helenizm
diyoruz. (s.160)
ROMA DÖNEMİ
v İ.Ö. 50 yıllarında askeri ve politik güç Roma'nın eline geçti. Bu yeni süper güç sırayla tüm Helenistik kentleri zaptetti ve böylece Batı'da İspanya'dan Asya'nın içlerine kadar Roma kültürü ve Latince geçerli oldu. Bu döneme de Roma dönemi ya da Geç Antik Çağ diyoruz. (s.160)
v Geç
Antik Çağa genel olarak dinsel şüpheler, kültürel çözülüşler ve karamsarlık
damgasını vurdu. "Dünya eskidir," dendi. Bu yeni dünya toplumunda da
en önemli felsefi proje etik oldu. Soru, gerçek mutluluğun ne olduğu ve bunun
nasıl elde edileceği sorusuydu. (s.162)
v Sokrates'in
bir gün pazarda bir tezgâhın önünde durup şöyle dediği anlatılır: "Ne
kadar çok şey var hiç mi hiç işime yaramayan!" Bu sözler Atina'da İ.Ö. 400
yıllarında Anthisthenes tarafından kurulan kinik felsefeyi çok güzel özetler.
Kinikler arasında en çok tanınmış olanı Anthisthenes'in öğrencisi Diogenes'dir
(s.163)
v Stoacılığın
kurucusu aslen Kıbrıslı olup bir deniz kazasından sonra Atina'daki Kiniklere
katılan Zenon'dur. Zenon derslerini sütunlu bir yolda verirdi.
"Stoacı" terimi Yunanca sütunlu yol anlamına gelen stoa sözcüğünden türemiştir.
(s.165)
v Herakleitos
gibi Stoacılar da tüm insanların ortak bir dünya mantığının ya da
"logos"un bir parçası olduğunu savunuyorlardı. Her bir insan minyatür
bir dünya; "makro kosmos"un "mikro kosmos", "büyük
evren"in "küçük evren" olarak yansımasıydı. Stoacılara göre tek
insanla evren arasında bir fark olmadığı gibi, "ruh" ile
"madde" arasında da bir fark yoktu. (s.165)
v Zamanının
tipik örnekleri olan Stoacılar gerçek anlamda birer "kozmopolittiler.
Çağdaş kültüre "fıçı filozoflarından" (Kiniklerden) çok daha
açıktılar. İnsanın toplum içindeki yaşamına önem verip politikayla
uğraşıyorlardı. Pek çokları, örneğin Roma imparatoru Marcus Aurelius (121-180),
devlet görevlerinde yer alıyorlardı. Cicero (İ.Ö 104-43) başta olmak üzere bir
çok Stoacı, Roma'da Yunan kültürü ve felsefesinin yayılmasına katkıda
bulundular. "Hümanizm" yani değer ölçüsü olarak insanı koyma
kavramının kurucusu da Cicero'dur. Stoacı Seneca (İ.Ö.4 - İ.S. 65) da bundan
birkaç yıl sonra "insan, insan için kutsaldır" demiştir. Bu deyiş o
günden bu yana Hümanizmin sloganı olagelmiştir. (S.166)
v Stoacılar
ayrıca tüm doğal süreçlerin -örneğin hastalık ve ölümün- doğanın müdahale
edilemeyen yasalarını izlediğini söylerler. İnsan bu yüzden kaderine boyun
eğmeyi öğrenmelidir. Hiçbir şey rastlantıya dayanmaz. Her şey zorunluluktan
doğar, kaderden şikâyet etmek hiçbir işe yaramaz, derler. Hayâtın güzel yanları
da sakin olarak karşılanmalıdır. Bu noktada Stoacılar, dış özelliklere itibar
etmeyen Kiniklerle benzeşirler. Günümüzde de hâlâ duygularına kapılıp gitmeyen
birinden bahsederken "Stoacı dinginlik" deyimi kullanılır. (S.166)
v Sokrates'in
Aristippos adında bir başka öğrencisi daha vardı ki o, yaşamın amacının mümkün
olduğunca çok haz almak olması gerektiğine inanıyordu. "En üstün iyilik
nazdır" ve "en büyük kötülük acıdır" diyordu. Böylece her türlü
acıdan uzak durmaya yönelik bir yaşama sanatı geliştirmek istiyordu. İ.Ö. 300
yıllarında Epikuros (341-270) Atina'da bir felsefe okulu kurdu (Epikurosçuluk).
Epikuros Aristippos'un hazcı ahlakını geliştirip bunu Demokritos'un atom
öğretisiyle birleştirdi. (S.167)
v Epikuros,
gayet basit bir şekilde, "ölüm bizi ilgilendirmez," diyordu.
"Biz varolduğumuz sürece, ölüm yoktur; ölüm olunca da, biz artık
yokuz." (Bu anlamda kimse kendi ölümünden acı çekemez.) Epikuros kendi
kurtuluşçu felsefesini "dört ilaç" adını verdiği şu dört noktada
özetledi: Tanrılardan korkmamız gerekmez. Ölümden kaygı duymamız gerekmez.
İyiyi elde etmek kolaydır. Korkunç olana katlanmak kolaydır. (S.168)
DOĞU
v Batı
Mistisizminde -yani Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlıkta- Gizemci,
karşılaştığı Tanrı'nın kişisel bir Tanrı olduğunu vurgular. Tanrı doğada ve
insanın ruhunda bulunmakla beraber, dünyanın çok üstündedir de. Doğu
Mistisizminde -yani Hinduizm, Budizm ve Çin dininde- ise Gizemcinin Tanrı'yla
ya da "evrensel ruh"la tam bir birleşme gerçekleştirdiğini vurgulamak
yaygındır. "Ben evrensel ruhum," der Gizemci ya da "ben
Tanrı'yım". Çünkü Tanrı dünyadadır ve başka bir yerde değildir. (S.173)
v Hint-Avrupa
bölgelerinde birbirine benzer sözcükler olarak karşımıza çıkar. Birkaç örnek
vereyim: Eski Hintliler gökyüzü tanrısı Dyaus'a taparlardı. Bu tanrının
Yunancadaki adı Zeus, Latincedeki adı luppiter (aslı lov-peder, yani "Baba
lov") olup Norön mitolojisinde de Tyr olarak karşımıza çıkar. Yani Dyaus,
Zeus, lov ve Tyr aynı sözcüğün değişik "lehçe"lerde söylenişidir. (s.186)
v Hint-Avrupalılarda
en önemli duyunun görme olduğunu söylemiştik. Samî kültürler içinse duymak çok
önemlidir. Yahudi inanç bildiriminin "Duy, ey İsrail!" sözleriyle
başlıyor olması bir rastlantı değildir. (S.191)
v Hint-Avrupalıların
tanrıların resim ve heykellerini yaptıkların-dan söz etmiştik. Samîler içinse
aynı ölçüde tipik olan şey "resmi yasaklamalarıdır. Tanrı'nın ya da
"kutsal olanın resmini ya da heykelini yapmak yasaktı. Peki ama nasıl
oluyor da Hıristiyan kiliseleri Tanrı'nın ve İsa'nın resimleriyle dolu oluyor,
diye sorabilirsin. Çünkü işte bu Hıristiyanlığın Yunan-Roma kültüründen
etkilenişine bir örnek. (Ortodoks kilisesinde, yani Yunanistan ve Rusya'da,
İncil'de anlatılan öykülerden yola çıkarak "oyma" putlar ya da
heykeller veya İsa'nın haç üstünde resmini yapmak hâlâ yasaktır.) (s.192)
v Krallar
başa geçmeden önce halk onları yağlardı. Bu yüzden de onlara
"yağlanmış" anlamında Mesih denirdi. (s.194)
v Hıristiyanlığa
göre de yaşamış tek dürüst insan İsa'dır. O da buna rağmen ölüme mahkum edilmiştir.
Hıristiyan inanışına göre o insanlık uğruna ölmüştür. İsa'nın
"ızdırabı" deyişiyle kastedilen de budur. (s.199)
v İyice
basitleştirecek olursak, Yeni Platonculuğun batıda, Platon'un doğuda ve
Aristoteles'in Araplarda yaşamaya devam ettiğini söyleyebiliriz. (S.217)
v Sonuç
olarak bu üç kol, Ortaçağ biterken Kuzey İtalya'da buluştu. Arap etkisi
İspanya'daki Araplardan, Yunan etkisi de Yunanistan ve Bizans'dan geliyordu.
Böylelikle "Rönesans" ya da başka bir deyişle antik kültürün
"yeniden doğuşu" başladı. Dolayısıyla antik kültür de uzun bir
Ortaçağdan hayatta kalarak çıkmış oluyordu. (S.217)
v Augustinusla
beraber Atina'daki Hümanizmden bir parça uzaklaşmış oluyoruz. Öte yandan
insanları bu şekilde ikiye bölen Augustinus değildir. O bu konuda yalnızca
İncil'de yazılanlara başvurur. Augustinus, tüm insanim tarihinin "Tanrı
devleti" ile "yeryüzü devleti" arasındaki mücadeleden ibaret
olduğuna inanır. Bu iki "devlet" birbirinden tamamen ayrı iki politik
devlet değildir. İkisi de her bir insanın içinde gücü ele geçirmek için
savaşır. Yine de "Tanrı devleti"nin kilisede, "yeryüzü
devleti"nin de politik devlet aygıtında (örneğin Augustinus'un yaşadığı
dönemde dağılan Roma İmparatorluğunda) vücut bulduğu söylenebilir. Augustinus'un
'Tanrı devleti" kilise kurumuyla özdeşleştirildi. Ancak 1500'lü yıllardaki
Reformasyon hareketi sırasında, Tanrı tarafından kurtarılmanın yolunun
Kiliseden geçmek zorunda oluşu eleştirilmeye başlandı. (S.223)
v Geç
Ortaçağın ilk ve en önemli filozofu, 1225 ile 1274 yılları arasında yaşamış
olan Aquino'lu Thomas'dır. Thomas'a "filozof diyorum, ancak o filozof
olduğu kadar teologdu da aynı zamanda. Zaten bu dönemde "felsefe" ile
"teoloji" arasında bir fark da yoktu. Kısaca, Augustinus'un Ortaçağın
başında Platon'u "Hıristiyanlaştırışı" gibi Aquino'lu Thomas'ın da
Aristoteles'i Hıristiyanlaştırdığını söyleyebiliriz. (s.226)
RÖNESANS
v Bu
üç şey, pusula, barut ve kitap basma sanatı, Rönesans dediğimiz bu yeni çağın
önemli unsurları. (s.249)
v Kitap
basma sanatı da Rönesans Hümanistlerinin fikirlerini yaymak açısından
önemliydi. Kitap basma sanatının yaygınlaşması, kilisenin bilgi üzerindeki
tekelinin ortadan kalkmasına katkıda bulundu en azından. (s.249)
v Hümanistleri
insana ve insanın değerine inandılar. Bu, insanın günaha yatkın yanının tek
taraflı bir biçimde vurgulandığı Ortaçağ insan görüşüyle taban tabana zıt bir
görüştü. İnsan sonsuz büyük ve sonsuz değerli bir varlık olarak görüldü.
(S.250)
v Rönesans
Hümanizmi bireyciliğe Antik Çağ Hümanizminden çok daha fazla önem veriyordu.
Yalnız insan olmakla kalmayıp, özgün birer bireydik de aynı zamanda. Bu düşünce
insan dehasına sınırsız bir tapınmaya yol açıyordu. İdeal bir tip olarak
görülüyordu "Rönesans insanı". Bu insan yaşamın, sanatın ve bilimin
her alanında yer alan bir insandı. (S.251)
v Rotterdam'lı Erasmus gibi birtakım Hümanistler, Luther'i insana yeterince değer vermemekle eleştirdiler. Çünkü Luther insanın günahkâr olduğu için mahvolmaya mahkûm olduğunu söylüyordu. İnsan ancak Tanrı'nın affıyla "meşrulaşabilirdi". Çünkü günahın sonu ölümdü. (s.270)
Barok
Dönem
v Barok
döneminin en ünlü deyişlerinden biri "carpe diem", yani "günü
yakala"dır. Sonraları çok kullanılan bir başka Latince deyiş de
"memento mori", yani "öleceğini hatırla"dır. (s.285)
v Jeppe
bir hendekte uyuya kalır. Uyandığında kendini baronun yatağında bulur. O zaman
yoksul bir köylü olduğunu rüyasında gördüğünü sanır. Sonra yeniden uykuya
daldığında onu yine hendeğe taşırlar. Bu sefer de uyandığında rüyasında baron
olduğunu gördüğünü sanır. (s.288)
v 'Tüm
ülkeler yok olsa yine Tanrı Tanrı'dır, insanların tümü ölse yine Tanrı Tanrıdır.
." (s.289)
v Kimine
göre varoluşumuz tamamen ruhsal bir temele sahipti. Bu görüşe Düşüncecilik
(İdealizm) diyoruz. Bunun tam karşıtı görüşe de Özdekçilik (Materyalizm)
diyoruz. Özdekçiliğe göre, etrafımızdaki her şey somut ve elle tutulur bir
özden kaynaklanır. (s.289)
v Bunların
içinde en etkin olanı, İngiliz filozof Thomas Hobbes idi belki de. Hobbes'a
göre insan ve hayvanlar da dahil olmak üzere her şey yalnız ve yalnız maddesel
parçacıklardan oluşmaktaydı. İnsan aklı ya da ruhu da beyindeki küçücük
parçacıkların hareketi sayesinde vardı. (s.290)
v Rus
bir beyin cerrahıyla yine Rus bir astronot din konusunda tartışıyorlardı. Beyin
cerrahı dindar, astronotsa dindar bir kişi değildi. "Uzayda çok dolaştım,"
diye övünerek konuştu astronot, "ama ne Tanrı'yı gördüm ne de
meleklerini!" Cerrah cevap verdi: "Ben de çok zeki beyinler ameliyat
ettim, ama tek bir düşünce görmedim!" (s.291)
v Leibniz'e
göre, maddesel olanla ruhsal olan şey arasındaki fark, maddesel olanın
kendinden küçük parçalara ayrılabilir oluşudur. Ruhsa ikiye, üçe bölünemez.
(s.292)
v Descartes
uzun çalışmalardan sonra Ortaçağdan gelme bilgilere yüzde yüz güvenilemeyeceği
sonucuna vardı. Bu açıdan Descartes, Atina'daki meydanlarda hüküm süren
görüşlere inanmayan Sokrates'e benzetilebilir. (s.293)
v Descartes
öncelikle, açık ve seçik algılamadan bir şeyin doğru olduğunu
söyleyemeyeceğimizi vurgular. Bunu başarabilmek içinse, bileşik bir problemi
olası en küçük bileşenlerine ayırmak gerekebilir. Sonra bu soruların en
basitinden yola çıkarak işe koyulabiliriz. "Ölçülebilen her şeyin
ölçülmesi, ölçülemeyenin de ölçülebilir kılınması gerekir" diyen Galilei
gibi, her bir düşüncenin iyice "tartılıp biçilmesi" gerektiğini söyleyebilirsin.
(s.296)
v Uyanık
durumumuzda rüyadan ayırt edebilecek tek bir özellik göremiyorum," der
Descartes. Ve devam eder: "Tüm yaşamının bir rüya olmadığından nasıl emin
olabilir insan?" Her şeye rağmen emin olduğu bir şey vardı, bu da şüphe
ettiğiydi. Şüphe etmesi düşünüyor olduğu, düşünüyor olması da düşünen bir canlı
olduğu anlamına gelirdi. Ya da kendi deyişiyle: "Cogito, ergo sum."
(s.298)
SPİNOZA
v Spinoza'nın
felsefesindeki ana noktalardan birisi de şeyleri "sonsuzluk
açısından" görmektir. (s.310)
v Spinoza
varolan her şeyin doğanın kendisi olduğunu söylemekle kalmayıp Tanrı ile doğa
arasında benzerlik gözetti. Tanrının her şey olduğunu ve her şeyin Tanrı'da
varolduğunu söyledi. Spinoza için Tanrı dünyayı yaratan ve dolayısıyla dünyanın
dışında olan bir varlık değildi. Onun için Tanrı dünyanın ta kendisiydi. Bazen
bunu başka türlü dile getirdiği de olur. Dünya Tanrıdadır da der. (s.311)
v Spinoza
Descartes gibi "îkici" bir gerçeklik anlayışına sahip değildi. O,
"Birci" idi. Yani tüm doğayı ve varolan her şeyin tüm koşulunu bir ve
tek bir töze indirgiyordu. (s.313)
v Spinoza'ya
göre Tanrı -ya da doğa yasaları- olan biten her şeyin içsel nedenidir. Tanrı
dışsal bir neden değildir, çünkü ifadesini yalnız ve yalnız doğa yasaları
aracılığıyla bulur. Tanrı ipleri çekerek olan biteni belirleyen bir kukla
oynatıcısı değildir. Kukla oynatıcısı kuklaları dışarıdan yönetir, dolayısıyla
kuklaların hareket etmesinin "dışsal nedeni"dir. Ama Tanrı dünyayı
böyle yönetmez. Tanrı dünyayı doğa yasaları aracılığıyla yönetir. (s.316)
LOCKE,
HUME, BERKELEY
v Locke,
genel olarak, 18. yüzyıl Fransız Aydınlanma Çağı'nda serpilip gelişen pek çok
düşüncenin babası olmuştur. Örneğin güçlerin ayrımı ilkesinden ilk söz eden o
olmuştur. (s.330)
v 1711-1776
yıl arında yaşamış olan Hume'un felsefesi, en önemli Empirisizm felsefesi
olarak görülür. Böyle önemli görülmesinin bir başka nedeni de büyük filozof
Immanuel Kant'ı kendi felsefesini oluşturmak konusunda esinlendiren bir filozof
olmasıdır. (s.331)
v Hume,
insanın iki tür algılayış biçimine sahip olduğunu söyleyerek işe başlar. Bunlar
izlenim ve fikirlerdir. "İzlenim" dış gerçekliğin anlık
algılanışıdır. "Fikir" ise bu tür bir izlenimi yeniden anımsamaktır.
- Birkaç örnek veriniz lütfen! - Sobaya değip elini yakarsan, o an bir
"izlenim" edinirsin. Bir zaman sonra elini yaktığını hatırlarsın.
Hume'un "fikir" dediği de budur. Bu ikisi arasındaki fark, izlenimin,
izlenimi anımsayan fikirden çok daha güçlü, çok daha canlı olmasındadır.
(s.334)
v Buddha'ya
göre yaşam, insanı sürekli dönüştüren bir zihinsel ve fiziksel süreçler
dizisidir. Çocuklukla büyüklük aynı şey değildir; dünkü benle bugünkü ben aynı
şey değildir. "Hiçbir şeye bu 'benimdir' diyemem," der Buddha ve
devam eder: "hiçbir şeye bu 'benim diyemem." Yani "ben"
diye bir şeyden, değişmeyen ve hep aynı kalan bir kişilikten söz edilemez.
(s.339)
v Hume, yalnızca varlığını kesin bir şekilde
duyumsadığı şeylerin gerçek olduğuna inanırdı. Bunun dışındaki şeyler konusunda
ise her şeye açıktı. Ne Hıristiyanlığı, ne de mucizeleri reddediyordu. Ancak
ona göre bu iki şey tam da inançla ilgili, bilimle ya da akılla ilgisi olmayan
şeylerdi. İnançla bilim arasındaki son bağın Hume'un felsefesiyle sona erdiğini
de söyleyebiliriz. (s.340)
v Çocuklar
her konuya tarafsız yaklaşırlar. Ve bu, sevgili Sofi, bir filozofun en önemli
özelliğidir. Çocuklar dünyayı ne eksik ne de fazla, tam olduğu gibi algılarlar.
(s.343)
v Bizim
yüzyılımızda yaşamış bir Empirist, Bertrand Russeli buna çok daha grotesk bir
örnek verir: Her gün kümese gelen çiftçinin karısının kendisine yemek verdiğini
gören tavuk, sonunda kadının kümese gelmesiyle tabağına yem konması arasında
bir nedensellik bağı olduğu sonucunu çıkarır. - Oysa çiftçinin karısı bir gün
kabına yem koymaz. - Oysa bir gün çiftçinin karısı gelip tavuğun boynunu
koparır! - Of, ne iğrenç! - Zaman içinde bir şeyin bir başka şeyi izlemesi,
bunların arasında mutlaka bir "nedensellik ilişkisi" olduğu anlamına
gelmez. İnsanları çabuk sonuçlara varmaya karşı uyarmak bir filozofun en önemli
görevlerinden biridir. Aslında bunlar pek çok boş inanın da nedenidir. -Nasıl?
- Yoldan geçen bir kara kedi görürsün. (s.345)
v Hume'a
göre neyin doğru neyin yanlış olduğunu bize söyleyen şey aklımız değildir. - Ya
nedir o zaman? - Duygularımızdır. Birine yardım etmeye karar verdiğinde, yardım
etmeni sağlayan şey akim değil, duygularındır. (s.347)
v Örneğin
bir sel afeti olsa, zarara uğrayanlara yardım etmemizi duygularımız söyler.
Tamamen duygusuz olup kararı "soğuk aklımıza" bıraksaydık, aklımız
bize, dünyanın nüfusunun tehlike verici oranda arttığını, bu yüzden bu sel
afetinde birkaç milyon kişinin ölmesinin iyi olacağını bile söyleyebilirdi.
(s.349)
v George
Berkeley 1685 - 1753 yıl arı arasında yaşamış olan, İrlandalı bir piskopostu
(s.350)
v Öte
yandan Empiristlerin en tutarlısı sayılabilecek kişi de yine Berkeley idi. -
Dünyada duyumsadıklarımızın ötesinde bir şey bilemeyeceğimize inanıyordu
öyleyse, değil mi? (s.351)
v Berkeley'e
göre kendi ruhum, tıpkı rüya görürken olduğu gibi, kendi fikirlerimin nedeni
olabilir; ancak "maddi" dünyamızı oluşturan fikirlerin nedeni bir
başka ruh olmalıdır. " 'Her şeyin kendinde ve her şeyi içeren' nedeni o
ruhtur" der Berkeley. (s.352)
v "Acır,
acımaz mı tohumların patlaması. ." (s.358)
AYDINLANMA
v Fransız
Aydınlanma düşüncelerini anlatacak ve özellikle yedi önemli nokta üzerinde
duracak. Bunlar: 1. Otoriteye karşı çıkış 2. Usçuluk 3. Aydınlanma düşüncesi 4.
Kültür iyimserliği 5. Doğaya dönüş 6. İnsancıllaştırılmış Hıristiyanlık 7.
İnsan hakları (s.388)
v 18.
yüzyılın ilk yarısında felsefenin ağırlıklı olarak İngiltere'de, 18. yüzyılın
ortalarında Fransa'da, yüzyılın sonundaysa Almanya'da hissedildiğini söylemek
yanlış olmaz. (s.389
v Locke
Tanrı'ya inancın ve belli bazı ahlaki normların insan aklında var olduğuna
inanıyordu. Aydınlanma felsefesinin temelini de bu düşünce oluşturur. (s.390)
v Aydınlanma filozoflarının çoğu, Sokrates ve
Stoacılar gibi Antik Çağ Hümanistleriyle aynı doğrultuda olarak insan usuna
sonsuz ölçüde güveniyorlardı. (s.391)
KANT--
üzerimdeki gökyüzü ve içimdeki ahlak yasası
v Usçular,
tüm insan bilgisinin temelinde usun olduğunu öne sürüyorlardı. Empiristler ise
dünya hakkındaki tüm bilgileri duyular aracılığıyla edindiğimizi söylüyorlardı.
Hume, ayrıca, salt duyumsal izlenimlerle ulaşabileceğimiz sonuçların sınırlı
olduğunu dile getiriyordu. (s.401)
v Kant,
dünyayı algılamamızda hem "duyu"ların hem de "us"un rol
oynadığını söylüyordu. Usçuların usun rolünü, Empiristlerinse duyumsal
izlenimlerin rolünü fazla abarttığını düşünüyordu. (s.402)
v Kant, esas olarak dünya hakkındaki
bilgilerimizin duyumsal izlenimlerimiz yoluyla oluştuğu konusunda Hume ve
Empiristlerle aynı fikirdedir. Ancak -ki bu noktada elini Usçulara uzatır-
usumuzun da etrafımızdaki şeyleri nasıl algıladığımızı büyük ölçüde belirlediğini
söyler. Yani insan aklı dünyayı algılayışta önemli bir rol oynar. (s.402)
v Kant'a
göre insanın dünyayı algılayışını belirleyen iki tür koşul vardır. Birincisi
duyularımızla algılamadan önce hakkında bir şey bilemeyeceğimiz dış koşullar ki
buna bilginin maddesi diyebiliriz. İkincisi de örneğin her şeyi zaman ve
uzamdaki olaylar ve kesin nedensellik yasaları içerisindeki süreçler olarak
algılayışımızdaki gibi insanın içinde olan koşullar ki buna da bilginin biçimi
diyebiliriz. (s.406)
v Evrenin
nereden geldiğini merak edip buna olası yanıtlar getirdiğimizde usumuz bir
anlamda boşta çalışmaya başlar. Çünkü usun o zaman "işleyeceği"
hiçbir duyu maddesi, yararlanabileceği hiçbir deneyim yoktur. Çünkü kendimizin
de küçük bir parçasını oluşturduğu bu büyük gerçekliği hiçbir zaman
duyumsamamışızdır. (s.408)
v Kant'a
göre, bu tür büyük sorulara yanıt olarak her zaman birbirinin Karşıtı görüşler
ortaya çıkabilir ve insan usu bu görüşlerin ikisini de doğru, ikisini de yanlış
bulabilir. (s.409)
v Ne
us ne de deneyim Tanrı'nın varolduğunu kanıtlamaya yetmezdi. Çünkü us için
Tanrı'nın varlığı eşit derecede akla uygun ve akla aykırı. (s.410)
v Kant
dine yeni bir boyut kazandırdı. Deneyimin ve usun yetersiz kaldığı noktada
oluşan boşluğu ancak dinsel inanç doldurabilirdi. (s.410)
v Kant
bu tip soruların insanın inancına bırakılması gerektiğini söylemekten daha da
ileriye giderek, insanın ölümsüz bir ruhu olduğunu, Tanrı'nın varolduğunu ve
insanın özgür bir iradesi olduğunu varsaymanın insan ahlakı için gerekli olduğunu
öne sürmüştür. (s.411)
v İnsan
beyni bizim anlayabileceğimiz kadar basit olsaydı, onu anlayamayacak kadar
aptal olmamız gerekirdi. (s.413)
v Herkes
doğru ile yanlışın ne olduğunu bilirdi; bunu yalnızca öğrendiğimiz için değil,
bu bilgiyle doğduğumuz için bilebilirdik. Kant'a göre her insan "pratik
bir us "a, yani ahlak açısından neyin doğru neyin yanlış olduğunu
belirleyen ussal bir yeteneğe sahipti. (s.414)
v Kant'a
göre ahlaksal olarak doğru bir davranışı belirleyen şey niyettir, eylemin
sonucu değildir. Bu yüzden Kant'ın ahlakına niyet ahlakı da denir. (s.416)
v Descartes'ın
beden ve düşünceden oluştuğu için insanı "ikili bir varlık" olarak
görüşü gibi Kant da insanı ikiye böler. Duyusallık sahibi varlıklar olarak
nedensellik kurallarına boyun eğ. mek durumundayız, der Kant. Duyumsadığımız
şeylere biz karar veremeyiz; istesek de istemesek de dış nedenler
duyusallığımız yoluyla bize ulaşır, bizi etkiler. Ancak insan yalnızca duyan
bir varlık değil, düşünen bir varlıktır da aynı zamanda. - Bunu açıkla biraz! -
Duyan varlıklar olarak doğanın düzenine tümüyle aitiz. Dolayısıyla nedensellik
yasasının boyunduruğundayızdır. Bu anlamda özgür bir irademiz yoktur. Ancak
düşünen insanlar olarak Kant'in "das Ding an sich" dediği şeyin, yani
duyularımızdan bağımsız olarak kendinde varolan dünyanın bir parçasıyızdır.
Yalnız ahlaksal seçimler yapabilmemizi sağlayan "pratik us"umuzu
izlediğimiz sürece özgür bir iradeyle davranıyor oluruz. Çünkü ahlak yasasına
uymak, yasayı koyan kendimize uymak demektir. S.417
v Königsberg'deki
mezarındaki mezar taşında en ünlü sözleri yer alır. İki şeyin ruhunu hayranlık
ve saygıyla kapladığı yazılıdır burada. Bunlar "üzerimdeki gökyüzü ve
içimdeki ahlak yasa-sı"dır. İşte, Kant'ı ve felsefesini yola çıkaran büyük
gizem. (s.418)
v Kant
"Sonsuz Barış" adlı incelemesinde, tüm ülkelerin bir "Halklar
Birliği" içerisinde biraraya gelmelerini, bunun milletler arasında sürekli
bir barışın güvencesi olduğunu yazar. Onun 1795'deki bu tezinden yaklaşık 125
yıl sonra, Birinci Dünya Savaşı'nın hemen ardından "Halklar Birliği"
kurulmuştur. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra da bunun yerini Birleşmiş Milletler
almıştır. Yani Kant'ın BM fikrinin babası olduğu söylenebilir. (s.422)
v Romantiklerin
pek çoğu kendilerini Kant'ın mirasçısı olarak gördüler aslında. Çünkü Kant
"das Ding an sich"i tümüyle bilemeyeceğimizi söylemişti. Ayrıca
bilginin oluşumunda "ben"in önemli katkısının da altını çizmişti.
Öyleyse varoluşun yorumu tümüyle bireye kalmıştı. Romantikler bu "benciliği"
sonuna dek kul andılar. Bu, sanatçı dehaya tapınmaya da yol açtı. (s.428)
v Kant'a
göre sanatçı bilme yeteneğiyle özgürce oynar, Alman şairi Schiller Kant'ın bu
görüşünü daha da ileri götürür ve sanatçının etkinliğini bir oyun olarak görür.
Ve insan yalnızca oyun oynarken özgürdür çünkü ancak o zaman kendi kurallarını
kendi koyar. Romantiklere göre yalnızca sanat bizi "dile gelmeyen"e
yaklaştırabilirdi. Bazıları daha da ileri gidip sanatçıyı Tanrı'ya benzettiler.
(s.429)
v Çünkü
sanatçı da tıpkı Tanrı'nın evreni yaratması gibi kendi gerçeğini yaratır.
(s.429)
ROMANTİZM
v İlk
kuşak Romantikler 1800'lü yılların gençliğiydiler. Bu yüzden Romantizm akımını
Avrupa'nın ilk gençlik ayaklanması olarak adlandırabiliriz. Romantiklerle
bunlardan 150 yıl sonra ortaya çıkan Hippi hareketi arasında büyük benzerlikler
vardır. (s.431)
v "İşsizlik
dahinin ideali, tembellik Romantizmin özüdür" (s.431)
v Romantik
aşklardan söz ettik. Erişilmez aşk teması ilk kez 1774'de Goethe'n'ın
mektuplardan oluşan romanı "Genç Wertherin Acıları'nda işlendi. Bu kısa
roman Werther'in sevgilisine kavuşamadığı için kendini vurmasıyla sona erer. (s.432)
v En
önemli Romantik filozof 1775 -1854 yıl arı arasında yaşamış olan Schelling idi.
Schelling "ruh" ile "madde" arasındaki ayrımı kaldırmaya çalıştı.
Ona göre tüm doğa, yani hem insan ruhu hem de fiziksel gerçeklik, tek bir
Tanrı'nın ya da "evrensel ruh"un ifadesiydi. (s.433)
v "Norveç'in
rüzgarla sürüklenmiş yaprağı" dediği doğa bilimci Henrik Steffens, Alman
Romantizmi konusunda ders vermek üzere 1801'de Kopenhag'a geldi. O, Romantizm
hareketini şu sözlerle özetliyordu: "evrenin sırrını hammaddeden yola
çıkarak aramaktan yorgun düşmüş bizler, sonsuzu bulmak için yeni bir yol
seçtik. Kendimize dönerek yeni bir dünya yarattık." (s.434)
v -
Schelling doğada, taş ile topraktan insan aklına uzanan bir "gelişme"
görüyordu. Cansız doğadan karmaşık yaşam biçimlerine derece derece bir geçiş
olduğunun altını çiziyordu. Romantizmde doğa bir organizma olarak görülür.
Organizma da içindeki olanakları sürekli geliştiren bir şeydir. Doğa, durmadan
açan bir çiçek ya da şiir üreten bir şair gibidir. (s.434)
v Tiyatro
nasıl Barok Döneminin gözde sanatıysa, masal da Romantizmin en önde gelen sanat
türüydü. Masal yazara, yaratıcı gücünü sınırsız bir biçimde kullanma olanağı
veriyordu. (s.438)
v Romantizm
filozofları, "evrensel ruh"u, dünyada varolan şeyleri rüyamsı bir
şekilde yaratan bir "ben" olarak algılıyorlardı. Filozof Fichte'ye
göre doğa, daha yüce ve bilinç ötesi bir kavrayışın sonucuydu. Scheling
dünyanın "Tanrı'da varolduğunu" söylüyordu. Ona göre Tanrı birtakım
şeylerin farkındaydı, ancak doğanın bazı yanları Tanrı'nın bilinç ötesi
varlığının bir yansımasıydı. Çünkü Tanrı'nın da vardı "karanlık" bir
yüzü. (s.438)
HEGEL -
doğru olan tarihe direnebilen şeydir. .
v Georg
Wilhelm Friedrich Hegel, tam anlamıyla bir Romantizm çocuğuydu, diye sözlerine
başladı. - Kendi kişisel gelişmesinin, Almanya'da Alman ruhunun doğup geliştiği
döneme rastladığı söylenebilir. Stuttgart'ta 1770 yılında doğan Hegel, 18
yaşındayken Tübin-gen'de teoloji öğrenimine başlar. Romantizmin en parlak
döneminde, 1799'dan itibaren çalışmalarını Jena'da Schelling ile birlikte
sürdürür. Jena'da doçent olduktan sonra, Alman Ulusal Romantizminin merkezi
sayılan Heidelberg'de profesör olur. 1818'den itibaren de, o sıralar
Almanya'nın kültürel merkezi olmaya başlayan Berlin'de profesörlük yapmaya
başlar. 1831'de koleradan öldüğünde "Hegelcilik" Almanya'nın hemen
hemen her üniversitesine yayılmıştı. (s.446)
v Kant'ın
"das Ding an sich" dediği şeyi hatırlıyorsundur. Kant, insanların
doğanın en gizli sırları hakkında kesin bir bilgiye ulaşamayacağını söylemekle
birlikte, erişilemez bir "doğru"nun varolduğuna işaret ediyordu.
Hegel "doğrunun öznel bir şey" olduğunu söylüyordu. Böyle diyerek de
insan usunun üzerinde ya da ötesinde bir "doğru"nun varolduğunu
reddetmiş oluyordu. Her türlü bilgi insana aittir, diyordu. (s.447)
v Hegel'in
felsefesi öyle kapsamlı ve öyle detaylı bir felsefedir ki bunu burada tümüyle
ele almamıza olanak yok. Bu yüzden en önemli birkaç noktaya değinmekle
yetineceğiz. Aslında Hegel'in kendi "felsefesi" olup olmadığı
tartışma konusudur. Hegel'in felsefesi ile kastettiğimiz şey, tarihin gidişini
anlamaya yönelik bir yöntemdir her şeyden önce. Bu nedenle ne zaman Hegel
felsefesinden söz etsek, kendimizi insanlık tarihinden söz ediyor buluruz.
(s.448)
v Hegel'den
önceki felsefi sistemlerde ortak olan şey, insanın dünya hakkında ne bilip ne
bilemeyeceğine dair tespitlerde bulunmak olmuştur. Bu Descartes, Spinoza, Hume
ve Kant için de geçerlidir. Bunların her biri, insan bilgisinin kaynağını
araştırmışlardı. Hepsi de insanın dünya hakkındaki bilgileri üzerinde zaman-dışı
birtakım etmenlerin varlığını dile getirmişlerdi. Hegel'e göre bu mümkün
değildi. İnsan bilgisinin temelini oluşturan şeyler, kuşaktan kuşağa değişim
gösterirdi. Bu yüzden de "mutlak doğru" diye bir şey olamazdı. Sonsuz
bir us olamazdı. Felsefenin ele alabileceği tek değişmez şey tarihin
kendisiydi. (s.448)
v Düşünce
- ya da us - tarihi de böyle bir nehir gibidir. Senden önce yaşamış insanlardan
gelenek yoluyla "dalga dalga" sana ulaşan düşünceler ve kendi
yaşadığın çağdaki yaşam koşulları, senin düşünce biçimini etkiler. Bu yüzden
herhangi bir düşüncenin sonsuza dek ve daima doğru olacağı söylenemez. Ancak
düşünce durduğun bir noktada doğru ya da yanlış olabilir. 1990 yılında köle
ticaretini savunan görüşler ileri sürsen, buna herkes gülüp geçer. Oysa köle
ticareti 2500 yıl önce her yanıyla gerçek bir olaydı. (s.449)
v Bir
filozofu ya da herhangi bir düşünceyi- tarihsel bağlamından çıkarıp
değerlendirmek olmaz. Ama -şimdi yeni bir noktaya geliyorum - sürekli yeni
şeylerle karşılaştığı için, us "ilerici"dir. Yani insan bilgisi
sürekli gelişmekte ve "ilerlemekte"dir. (s.450)
v Tarihi
inceleyen biri, yeni bir düşüncenin kendinden önceki düşünceler temelinde
ortaya çıktığını görür: Ve yeni bir düşünce ortaya çıkar çıkmaz, bunun karşıtı
düşünce de ortaya çıkar. O zaman bu karşıt iki güç arasında bir gerilim doğar.
Ancak ortaya bu iki düşünceden de birtakım yanlar alan bir üçüncü düşünce
çıktığında bu gerilim yok olur. Buna diyalektik gelişme diyoruz. (s.451)
v Hegel,
bilginin bu üç aşamasını "tez", "anti-tez" ve
"sentez" diye de adlandırır. Örneğin Descartes'ın Usçuluğunu bir tez
olarak ele alırsak, Hume'un Empiristliği bunun anti-tezinioluşturur. Bu iki
karşıtlık Kant'ın sentezinde aşılır, çünkü Kant bazı noktalarda Usçulara, bazı noktalarda
da Empiristlere hak verir. Ayrıca haksız oldukları yanlan da gösterir. Ancak
tarih Kant'la son bulmaz. Bu kez de Kant'ın "sentez"i, yeni bir üçlü
düşünce dizisinin ya da "triad"ın başlangıcı olur. Çünkü her
"sentez" de yeni bir "anti-tez" tarafından olumsuzlanır.
(s.453)
v İnsan
doğunca nasıl bir dille karşılaşıyorsa, aynı şekilde belli bir tarihsel
koşullar yumağıyla da karşılaşır. Ve hiç kimse bu koşullar karşısında
"özgür" değildir. Devlet içinde yerini bulmayan insan, tarih dışı bir
insandır. Bu düşünce Atina'nın büyük filozofları arasında da yaygındı
hatırlıyorsan. Devlet vatandaşsız düşünülemeyeceği gibi, vatandaş da devletsiz
düşünülemezdi. (s.458)
Kierkegaard
v
Kierkegaard'a göre Romantiklerin teklik felsefesi de
Hegel'in "tarihçiliği" de bireylerin kendi hayatlarına karşı
sorumluluk duymaları gerektiğini gözardı eden felsefelerdi. Bu yüzden
Kierkegaard Hegel ile Romantikleri aynı kefeye koyuyordu. (s.468)
v
Buddha gibi Kierkegaard da dünya üzerinde çok kısa bir
süre için varolduğunu duyumsuyordu. Bu kısa ömrü de bir yazı masasının arkasına
geçip dünya tininin doğası hakkında fikir yürüterek geçirecek değildi ya insan!
(s.471)
v
Kierkegaard'dan önce pek çokları Tanrı'nın varlığını
kanıtlamaya ya da en azından Tanrı'yı akıl yoluyla kavramaya çalıştılar. Oysa
insan bu tür kanıtlara ya da mantıksal tezlere ulaştığını sandığında inancını
ve inançla birlikte dinsel içtenliğini yitirir. Çünkü önemli olan
Hıristiyanlığın doğru olup olmadığı değil, benim için doğru olup olmadığıdır.
Ortaçağda aynı düşünce, "credo quia absürdüm" sözleriyle dile
getiriliyordu. (s.473)
v
Kierkegaard'a göre üç tür yaşam biçimi mevcuttur. Kendisi
bunlar için aşama deyimini kullanır. Bunlar, "estetik aşama",
"etik aşama" ve "dinsel aşama"dır.-Estetik aş amada bulunan
biri günü gününe yaşar ve her anından zevk almaya çalışır. Güzel olan ve keyif
veren her şey iyidir bu kişilere göre. Bu aşamadaki bir insan duyularının
dünyasına hapsol-muş bir şekilde yaşar. Can sıkan her şeyde olumsuz ve kötüdür.
Estetik aşamada yaşamakta olan biri çok geçmeden bunaltıya ve bir boşluk
duygusuna kapılabilir. Ama insan bu duyguları yaşıyorsa, yine de ümit var
demektir. Kierkegaard'a göre bunaltı neredeyse olumlu bir şeydir. Bunaltı
duymak "varoluşsal bir duruma gelmiş olmanın bir ifadesidir. Estetikçi bu
aşamada daha yüksek bir aşamaya "sıçramayı" seçebilir. Ama bu ya
gerçekleşir ya da gerçekleşemez. Tüm anlamıyla "sıçramadıktan" sonra
bunun hiçbir anlamı yoktur. Ya olur ya da olmaz; ikisinin arası olamaz. Ve bu
sıçramayı senin için başkası yapamaz. Seçimi senin yapman gerekir. (s.474)
v
Demek ki insanın yapabileceği en iyi iş, başka bir yaşam
biçimi seçmek. - Böylece insan etik aşamada yaşamaya başlayabilir. Bu aşamaya
damgasını vuran, ciddiyet ve etik ölçülerin ışığında alınan tutarlı
kararlardır. Bu aşama bir parça Kant'in görev ahlakını hatırlatır. İnsan ahlak
yasasının ışığında yaşamaya çalışır. Kant gibi Kierkegaard da öncelikle insanın
duygularını ön plana çıkartır. (s.476)
v Kimisi
bunun sonucunda tekrar estetik aşamaya dönebilir. Ancak kimisi de dinsel
aşamaya sıçrar. Bunu yapmak inancın "70.000 fersah derinlikteki sularına
atlamaya cesaret etmek demektir. Bu kişiler inancı, estetik hazza ve aklın
görev emrine tercih etmişlerdir. Ve Kierkegaard'ın deyişiyle "yaşayan
Tanrı'nın ellerine düşmek korkunç bir şey" olsa da, insan ancak bu aşamada
kendisiyle ödeşir. (S.477)
v 20.
yüzyılda bu Danimarkalı düşünürden esinlenerek geniş çaplı bir
"Varoluşçuluk felsefesi" oluştu. (s.477)
MARX
v Hem
Kierkegaard hem de Marx'ın felsefesinin çıkış noktasında Hegel vardır. Her
ikisi de Hegelci düşünce yöntemini benimsemekle beraber, Hegel'in "dünya tini"ne
ya da bir başka deyişle onun İdealizmine katılmazlar. (s.485)
v Hegel'den
sonra felsefe yepyeni bir yola girmiştir ve büyük kurgusal sistemlerin yerini
"Varoluşçu" ya da "Eylemci" felsefeler almıştır. "Amaç
dünyayı anlamak değil, onu değiştirmektir" derken Marx'ın kastettiği de
budur. İşte onun bu sözleri felsefe tarihinde çok önemli bir değişimi
simgelemektedir. (s.486)
v Ona
göre insanların düşünce biçimlerini belirleyen, toplumda geçerli olan maddi
ilişkilerdi. Bu tür maddi ilişkiler tarihin gidişini de belirlemekteydi. S.487
v Bir
toplumda geçerli olan politik ve ideolojik ilişkileri belirleyen şey üretim
biçimidir. Eskinin feodal toplumlarından daha farklı düşünmemizin, daha farklı
ahlaki değerlere sahip olmamızın nedeni budur. S.490
v Marx'a
göre ahlaksal doğrular toplumun altyapısının bir ürünüydü. S.490
v Marx
ayrıca neyin doğru neyin yanlış olduğunu toplumu yöneten sınıfların
belirlediğini söyler. Çünkü tüm tarih, sınıf mücadelelerinin tarihidir. Yani,
tarih herşeyden önce üretim araçlarına kimin sahip olacağı meselesidir. S.491
v 1848'de
Engels'le birlikte Komünist Manifesto'yu yayımladı. Manifesto'nun ilk cümlesi
şöyledir: "Avrupa'da bir hayalet dolaşıyor- komünizmin hayaleti!" -
Korktum doğrusu. - Burjuvazi de korkuyordu. S.494
v Marx'a
göre kapitalist üretim biçiminin özünde pek çok çelişki yatmaktaydı. Kapitalizm
akılcı bir yönetim barındırmadığı için zamanla kendi kendini yok etmeye
mahkûmdur. S.495
v Marx'tan
sonra sosyalist hareket Sosyal Demokrasi ve Leninizm olarak ikiye bölündü.
Sozyalizme aşamalı olarak ve barışçıl yollarla ulaşmayı hedefleyen Sosyal
Demokrasi Batı Avrupa'nın seçtiği yol oldu. S.498
Natüralizm
v Yeryüzü'nde hayatın gelişmesinin ardında yatan
"hammadde", ancak diğerlerinden daha güçlü olanlar hayatta
kalabildiği için, tek bir tür içinde sürekli olarak meydana gelen
değişimlerdir. Evrimin "işleyişi" ya da itici gücü, hayatta
kalabilmek için verilen mücadelede ortaya çıkan doğal secidir. Bu secinin
sonucunda yalnızca daha güçlü olanlar ya da "ortama en iyi uyanlar"
hayatta kalır. S.518
v Canlı,
besinli bir ortamda kendini iki tane birbirinin aynı parçaya bölebilen
maddedir. Bu süreç, DNA dediğimiz bir madde tarafından yönetilir. DNA diye,
yaşayan her türlü hücrede varolan kromozomlara ya da kalıtımla geçen maddeye
denir…. Yeryüzü'nde hayat olmadığı için atmosfer de oksijen içermiyordu. Çünkü
oksijen ancak bitkilerin fotosentezi yoluyla açığa çıkan bir maddedir. İşte o
zamanlar dünyada oksijen olmaması son derece önemli bir nokta. Çünkü DNA'yı
oluşturan yapı taşlarının oksijen içeren bir atmosferde ortaya çıkmış olması
olamayacak bir şey. - Nedenmiş o? - Çünkü oksijen son derece reaktif bir
maddedir. DNA gibi karmaşık bir molekül de oksijenli bir ortamda oluşma fırsatı
bulamaz, hemen "okside" olurdu. S.527
v Bu
yüzden de bugün hiçbir yeni canlı türünün, evet hattâ bir bakteri ya da bir
virüsün bile, ortaya çıkamayacağını aynı kesinlikle söyleyebiliyoruz. Dünyadaki
tüm hayat tamı tamına aynı yaşta olmak zorunda. S.528
v Atmosferde
oksijen olmadığı zamanlarda Yeryüzü'nün etrafında dünyayı uzaydan gelen
ışınlardan koruyan bir ozon tabakası da yoktu. Bu da önemli bir nokta. Çünkü bu
ışınlar ilk moleküllerin oluşumunda önemli bir rol oynamış olmalılar. Pek çok
farklı kimyasal maddenin karmaşık makro-moleküller oluşturmasının nedeni böyle
bir kozmik ışın olmalı…. Tekrar belirteyim: Karmaşık moleküllerin oluşabilmesi
için en azından iki koşul sağlanmış olmalı: Atmosferde oksijen olmamalı ve
uzaydan gelen ışınlar olmalı. S.529
v Freud'un
İnsan davranışının kökenindeki nedenleri bulduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu da
onu, 19. yüzyılda son derece popüler olan Natüralist akımların bir sembolü
haline getirmiştir. S.536
v Hastalarıyla
ilgili birçok deneyimlerine ve kendi rüyalarına dayanarak Freud rüyaların
isteklerin gerçekleştiği yer olduğunu saptar. Bunu en açık olarak çocuklarda
görmek mümkündür, der. Çocuklar rüyalarında dondurma, kiraz görürler. Ama
yetişkinlerde rüyanın gerçekleştirdiği istekler kılık değiştirmiş durumda
varolurlar. Çünkü uyurken de kendimize kuvvetli bir sansür uygulamaya devam
ederiz. S.546
v Nietzsche,
güçlü olanın yaşam gücünün güçsüzlerce engellenmesine son vermek, "tüm
değerleri yeniden değerlendirmek" istiyordu. Nietzsche'ye göre
Hıristiyanlık ve felsefe bugüne kadar gerçek dünyaya sırtını dönmüş,
"cennet"e ve "fikirler dünyası"na yönelmişti. Oysa
"gerçek" diye gösterilen bu fikirler dünyası, gölge bir dünyadan
başka bir şey değildi. "Yeryüzüne sadık kalın" diyordu, "ve size
öte dünya umutlarından söz edenlere kanmayın." S.567
v Sartre
fiziksel şeylerin "kendinde", oysa insanın aynı zamanda "kendi
için" olduğunu söyler. Yani insan olmak bir şey olmaktan başka bir şeydir.
Sartre bundan sonra, insanın varoluşunun buna dair her türlü fikirden önce
geldiğini söyler. Yani varoluşum, ne olduğumdan önce gelir. "Varoluş özden
önce gelir," der Sartre. - Bu oldukça zor bir cümle. - "Öz" bir
şeyi oluşturan şey, bir şeyin "doğasıdır. Sartre'a göreyse insanın
doğuştan böyle bir "doğası" yoktur. İnsan bu yüzden bu doğayı kendisi
oluşturmak zorundadır. Önceden varolmadığı için kendi doğasını ya da kendi
"öz"ünü kendisi yaratmalıdır. (s.568)
v Rönesans
Hümanistlerinin insanın özgürlüğü ve bağımsızlığı konusunda zafer çığlıkları
attıklarını hatırlıyorsundur. Sartre ise bunun aslında lanetli bir özgürlük
olduğu kanısındadır. "İnsan özgürlüğe mahkûm edilmiştir" der.
"Kendini kendisi yaratmadığı halde özgür olduğu için. Kendisi seçmeden
dünyaya getirilip sonra yaptığı her şeyden sorumlu olduğu için." (s.570)
v Gerçek
filozofların gözleri açık olmalı. Şimdiye dek hiç beyaz bir karga görmemiş
olsak da, bu o kargayı aramaktan vazgeçmemiz gerektiği anlamına gelmez. Bir gün
gelir, ne kadar şüpheci olursam olayım, daha önce kabul etmediğim bir şeyi
kabul etmek durumunda kalabilirim. Bu kapıyı açık bırakmazsam dogmatik biri
olurdum. O zaman da gerçek bir filozof olmazdım. (s.586)
Nisan 2020

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder