Öne Çıkan Yayın

14 Kasım 2020 Cumartesi

Fıkra Tadında Bir Felsefe Anlatımı (Platon Bir Gün Kolunda Bir Ornitorenkle Bara Girer)

 




Platon Bir Gün Kolunda Bir Ornitorenkle Bara Girer (Daniel Klein, Thomas Cathert)

Çevirmen: Algan Sezgintüredi

Yayınevi: Aylak Kitap

v  İyimser, "Bardağın yarısı dolu," der. Kötümser, "Bardağın yarısı boş," der. Rasyonalist ise, "Bardak gereğinden iki kat büyük," der. (S.14)

 

v  "Teoriler gereğinden daha karmaşık olmamalıdır," ya da Ockham'ın metafizik bakışına yaraşır şekilde söylenirse, "Teoriler varlıkları gereksizce çoğaltmamalıdır." (s.19)

 

v  Çelişmezlik yasası, bir niteliğin bir şeye aynı anda hem ait olmasının hem de ait olmamasının olanaksız olduğunu söyler. (s.22)

 

v  Yirminci yüzyıl filozoflarından Karl Popper, tümevarımlı mantık eleştirisinde, bir teorinin sağlam olabilmesi için, onun yanlış olduğunu gösterebilecek bazı mümkün durumların bulunması gerektiğini öne sürmüştür. (s.25)

 

v  Her sabah sundurmaya çıkıyor ve "Bu eve hiç kaplan gelmesin!" diye bağırıyor, ardından içeri giriyordu. Sonunda dayanamadık ve sorduk: "Niye böyle yapıyorsun? Buralarda kaplan yok ki!" Ne dedi dersiniz? "Ya, gördünüz mü? İşe yarıyor işte!" (s.30)

 

v  Güvenliğiniz için uçağa binerken yanınıza bir bomba alınız... Çünkü bir uçakta iki ayrı bombalı yolcu bulunma olasılığı son derece düşüktür. (s.32)

 

v  Satıcı: "Han'fendi, bu elektrikli süpürge işinizi yarı yarıya azaltacaktır. "Müşteri: "Harika! İki tane alayım o zaman." (s.37)

 

v  Bir bilim adamı, karısıyla arabalarına atlamış, taşrada geziye çıkmıştır. Kadın birden, "A, bak," der, "koyunların hepsi kırkılmış." "Hı-hı," der bilim adamı "bize bakan tarafları öyle." (s.44)

 

v  Matematik felsefesinin büyük bölümü epey teknik ve zordur. Tek bilmeniz gerekense, matematik söz konusu olduğunda dünyada üç tür insan olduğudur: sayabilenler ve sayamayanlar. (s. 56)

 

v  Musa, elinde tabletlerle Sina Dağı'ndan iner ve toplanan kalabalığa seslenir: "Bir iyi bir kötü haberim var. İyi haber, emirleri ona kadar indirtmeyi başardım. Kötü haber, zinayı listeden çıkartmaya ikna edemedim. " (s.59)

 

v  Genç ve şehvetli Aziz Augustine, "Tanrı'm, bana iffet bahşet. Ama hemen değil!" diye haykırdığında, anlaşıldığı kadarıyla aynı pazarlığa kalkışmıştı. (S.59)

 

v  Üniversite eğitim kadrosunun toplantısında birdenbire bir melek belirir ve felsefe bölümünün başkanına, "Şu üçünden hangisini seçersen sana onu bahşedeceğim," der. "Bilgelik, Güzellik veya on milyon dolar." Profesör hiç düşünmeden bilgeliği seçer. Bir ışık parlamasının ardından profesör değişiyormuş gibi görünür ancak parlama bittiğinde diğerleri adamı masaya çöküp kalmış bomboş bakarken bulurlar. Hocalardan birisi, "Lütfen, bir şey söyle," der. Profesör gözlerini masadan ayırmadan, "Parayı almalıydım" der. (s.60)

 

v  Cooper çifti dişçinin muayenehanesine girdiğinde, Bay Cooper çok acelesi olduğunu belirtir."Hiç ıvır zıvıra girmeyin doktor," der. "Gazdı, iğneydi, falan gerekmiyor. Çekiverin şunu gitsin." "Keşke her hastam sizin kadar stoacı olsa," der doktor hayranlıkla. "Hangi dişmiş bir bakalım." Bay Cooper karısına döner: "Aç ağzını aşkım." S.61

 

v  G. K. Chesterton, şunu yazmıştı: " 'İyi' sözcüğünün birçok anlamı vardır. Mesela adamın teki annesini beş yüz metreden tüfekle vurursa, o adama iyi nişancı denir ama bu, iyi birisi olduğu anlamına gelmez." Chesterton'ın gerçekten felsefi bir anlayışa sahip olduğu açıktır. S.61

 

v  Dul Bayan Brevoort, kent kulübünün havuzunun yakınlarında dolanırken güneşlenen son derece yakışıklı bir adam görür. Yanına gider ve "Sizi daha önce buralarda gördüğümü hatırlamıyorum," der. "Doğrudur," der adam. "Otuz yıldır hapisteydim, yeni çıktım." "Sahi mi? Neden hapisteydiniz?" "Karımı öldürdüğüm için." "A!" der Bayan Brevoort. "Bekârsınız yani!" s.62

 

v  Adamın birisi Gelir Vergileri Müdürlüğü'ne şu mektubu yazar: "Gelir vergisi beyannamemde hile yaptığım için uykularım kaçıyor. Vergilendirilebilir gelirimi düşük gösterdim. Bu nedenle zarfa 150 dolarlık bir çek koyuyorum. Uyuyamamaya devam edersem kalanını göndereceğim." S.67

 

v  Silahlı soyguncular bankaya dalar, müşterileri ve memurları sıraya dizer ve cüzdanlarını almaya başlar. Sıranın en ucundaki iki veznedardan biri, diğerinin eline hızla bir şey sıkıştırır. İkinci veznedar fısıldar: "Bu ne yahu?" Birincisi de fısıldayarak yanıtlar: "Senden geçende borç aldığım ellilik." S.71

 

v  İki İrlandalı barda içerken birden masalardan birinde kafa çeken kel ve şişman bir adam dikkatlerini çeker. Pat: "Şşş... Winston Churchill değil mi lan bu?" Sean: "Yok yahu. Mümkün değil.Winston böyle bir yere gelip kafa çekmez." Pat: "Oğlum, ciddiyim ben. Bak, dikkatli bak... Vallaha Churchill bu! Var mısın bahse? Sean: "Tamam be! Nesine?" Pat: "On papel." Sean: "Varım." Bunun üzerine Pat kalkmış, kel adamın yanına gitmiş: "Sen Churchill'sin, değil mi?" Adam terslenmiş: "Git başımdan kardeşim!" Pat arkadaşının yanına dönmüş, "Maalesef," demiş, "asla bilemeyeceğiz." İşte buna agnostik düşünmek denir. S.72

 

v  Ufak tefek, yaşlı bir Hıristiyan kadın, her sabah sundurmasına çıkar, "Sana şükürler olsun ya Rabbi!" diye bağırırmış. Ve yine her sabah komşusu derhal pencereye çıkar ve "Tanrı yoktur!" diye haykırırmış. Her gün aynı şey tekrarlanıyormuş.Yaşlı kadın, "Şükürler olsun!" diye bağırdıkça komşusu çıkıyor, "Tanrı diye bir şey yok!" diye yanıtlıyormuş. Gel zaman, git zaman, yaşlı kadın dara düşmüş.Yiyecek bile alamaz hale gelmiş. Bu sefer sundurmaya çıkıp Tanrı'dan yiyecek yardımı dilemeye başlamış. Gene her duasının ardından, "Sana şükürler olsun ya Rabbi!" diye bağırmayı ihmal etmiyormuş. Derken bir sabah sundurmaya çıktığında bir de ne görsün? Merdivenlerde torbalar dolusu yiyecek! Hemen göğe bakmış ve "Sana şükürler olsun ya Rabbi!" diye bağırmış. Aynı anda komşusu bahçenin duvarından kafasını uzatıvermiş: "Aha!" demiş, "yiyecekleri sana ben aldım.Tanrı yok işte!" Yaşlı kadın komşusuna bakmış ve gülümsemiş. Ardından gene göğe seslenmiş: "Sana şükürler olsun ya Rabbi! Sırf dualarımı kabul edip yiyecek göndermekle kalmadın, bir de parasını şeytana ödettin!"   s.73

 

v  "İnançlı bir Hıristiyan'a karısının onu aldattığını, ya da yoğurt yerse görünmez olacağını söyleseniz o da herkes gibi bunların doğru olup olmadığını anlamak için deliller arayacak ve bunlara herkes ne kadar inanırsa o ölçüde inanacaktır. Ama aynı adama başucunda tuttuğu kitabın, içinde yazan her türlü inanılmaz iddiayı kayıtsız şartsız kabul etmediği takdirde onu cehennem ateşinde yakacak görünmez bir tanrısal varlık tarafından yazıldığı söylenmiştir ve bu kişi göründüğü kadarıyla bunu doğrulayacak hiçbir kanıt aramamaktadır." Ama Harris, ateistliğin kötü yanını yazmayı atlamıştı: Ateistlerin orgazma ulaşırken adını haykıracak kimseleri yoktur. S.74

 

v  Yahudi bir kadın, kumsalda oynayan torununu izlerken dev bir dalga gelir ve çocuğu kaptığı gibi götürür. Kadıncağız, "Lütfen tanrı'm," der, "tek torunum o benim. Kurtar onu, yalvarırım." Derken kocaman bir dalga daha gelir ve çocuğu sağ salim kıyıya bırakır. Kadın torununa bakar ve göğe seslenir: "Şapkası da vardı ama!" s.76

 

v  Maddi sıkıntıda iyice dibe vuran adam Tanrı'ya piyangoda kazanmak için her gün dua etmektedir. Aradan günler, haftalar, aylar geçer fakat hiçbir şey kazanamaz. En sonunda tepesi atar, "Bize 'kapıyı çalın, açılacaktır'; 'Arayınız, bulacaksınız,' diyen sen değil misin? Dua üstüne dua ediyorum şurada ama hâlâ kazanamadım piyangoyu!" diye haykırır. Aynı anda gökten gür bir ses duyulur: "İşin hepsini bana bırakma evlâdım. Bilet al!" s.78

 

v  Abraham ve Solomon, yürüyüşe çıkarlar. Bir Katolik kilisesinin önünden geçerlerken tabelada şu yazıyı okurlar: "Dinimize Geçen Herkese 1000 Dolar Veriyoruz." Solomon kiliseye girip neler döndüğünü öğrenmeye karar verir. Abraham ise dışarıda beklemeyi yeğler. Saatler geçtikten sonra nihayet Solomon kiliseden çıkar. "E?" der Abraham, "ne oldu?" "Din değiştirdim." "Ciddi mi?" der Abraham. "Peki, bin doları aldın mı?" "Siz Yahudiler," der Solomon hayretle, "paradan başka şey düşünmez misiniz yahu?" s.89

 

v  İki dana, çayırda otlamaktadır. Biri, ötekine sorar: "Bu deli dana hastalığına ne diyorsun?" "Bana ne?" der diğeri. "Helikopterim ben." S.89

 

v  Ressam: Nasıl gidiyor benim resimler? Galeri sahibi:Valla haberler hem iyi hem kötü... Dün bir adam geldi ve senin, ölümünden sonra eserleri büyük değer kazanacak ressamlardan olup olmadığını sordu. Kesinlikle öyle deyince tuttu, galeride ne kadar resmin varsa aldı. Ressam: E, harika yahu! Kötü haber neymiş peki? Galeri sahibi: Demin bahsettiğim adam, doktorundu. S.91

 

v  Yeni evli genç çift, yeni dairelerine taşınırlar ve salonlarındaki duvar kâğıdını değiştirmeye karar verirler. Salonu aynı büyüklükte olan komşularına başvururlar. "Hanımefendi, acaba salonunuzu kaplatmak için kaç top duvar kâğıdı almıştınız?" "Yedi." Bunun üzerine genç çift, en pahalısından yedi top duvar kâğıdı satın alır ve kaplama işine girişir. Ancak salonun duvarları dördüncü top bittiğinde tamamen kaplanır. Sinirlenen genç karı-koca derhal komşularının kapısını çalar: "Dediğinizi yaptık ama üç top arttı!" "Ha," der komşu, "size de aynısı oldu demek." S.94

 

v  Tommy günah çıkarmaya gider ve kabinde rahibe, "Bağışla beni baba, günah işledim," der. "Yollu bir kadınla birlikte oldum." Rahip, "Sen misin,Tommy," diye sorar. "Evet, Peder. Benim." "Kimle birlikte oldun, Tommy?" "Söylemesem daha iyi, Peder..." "Bridget miydi?" "Hayır." "Colleen?" "Hayır, Peder." "Megan mıydı, peki?" "Cık." "Peki,Tommy. Dört defa 'Babamız', dört defa da 'Bakire Meryem' duası oku." Tommy kiliseden çıkar, dışarıda bekleyen arkadaşı Pat, günah çıkarmanın nasıl geçtiğini sorar. "Şahane," der Tommy. "Sekiz dua ile üç süper tüyo aldım." S.96

 

v  Doğa Tarihi Müzesi'ni gezen birkaç turist hayranlıkla dinozor kemiklerine bakmaktadır. İçlerinden birisi, müze bekçisine döner: "Kaç yaşında bu kemikler acaba?" "Üç milyon dört yıl, altı ay." "Müthiş," der turist. "Nasıl böyle tamı tamına bilebiliyorsunuz?" "Eh," der bekçi, "ben işe dört yıl altı ay önce başladığımda bu kemikler üç milyon yaşındaydı." S.101

 

v  Bir kadın, bir adama, kendisine domuz dediği için hakaret davası açmıştır. Adam suçlu bulunur ve tazminat ödemeye mahkûm edilir. Dava bitiminde adam yargıca, "Yani ben artık Bayan Harding'e domuz diyemeyecek miyim?" diye sorar. "Öyle," der yargıç. "Peki, bir domuza Bayan Harding diyebilir miyim?" "Tabii," der yargıç, "herhangi bir domuza Bayan Harding diyebilirsiniz." Adam bunun üzerine Bayan Harding'e bakar, "İyi günler dilerim, Bayan Harding," der. S.107

 

v  Adam bankaya girer ve altı aylığına 200 dolar kredi almak istediğini söyler. Kredi görevlisi, nasıl bir teminat vereceğini sorar. "Bir Rolls Royce'um var," der adam. "İşte anahtarları. Borcumu ödeyene kadar sizde kalsın." Altı ay sonra adam bankaya gelir, 200 doları ve 10 dolarlık faizini ödeyip arabasını geri alır. Kredi memuru şaşkındır: "Beyefendi," der, "affedersiniz ama Rolls Royce sahibi birisi ne demeye 200 dolar krediye gereksinim duysun, merak ettim doğrusu." "Altı aylığına Avrupa'ya gitmem gerekti," der adam. "Rolls Royce'umu 10 dolara altı aylığına başka nereye bırakabilirdim?" s.115

 

v  Adam Smith'in dizginlenmeyen kapitalizmin tekellerin büyümesi gibi bazı tehlikelerini görebildiğini söylememek haksızlık olur. Ama kapitalizmin doğasındaki kaçınılmaz mal dağılımı haksızlığına saldıran ekonomi felsefesini geliştirmek on dokuzuncu yüzyılda Karl Marx'a düştü. Marx, devrimle gelecek olan "ayaktakımının" iktidarının zengin ve yoksul arasındaki, mülkiyete dayalı her türlü ayrıcalığı ortadan kaldıracağını söylüyordu. S.117

 

v  Marx'a göre devrimle birlikte gerçekleşecek olan "ayaktakımının" diktatörlüğünün ardından "devlet sönümlenecektir" ve ortadan kalkacaktır. Sonra kalkıyor Marx'a radikal anarşistlikten sabıka yazıyoruz... s.117

 

v  Belki kendi kendinize, "Kapitalizmle komünizm arasındaki fark nedir?" diye soruyorsunuzdur. Belki sormuyorsunuzdur. Her halükârda yanıt gayet basittir: Kapitalizmde insan insanı sömürür. Komünizmde tam tersi geçerlidir. S.118

 

v  Yargıç davalı ve davacı tarafın avukatlarını odasına çağırır: "Burada bulunmamızın nedeni," der, "ikinizin de bana rüşvet vermiş olması." Avukatlar içlerinden bir 'eyvah' çekerler. Yargıç devam eder: "Sen bana 15.000 dolar verdin. Sen de 10.000..." Çekmecesini açar, beş bin dolarlık bir desteyi 15.000 veren avukata uzatır. "Şimdi eşit olduğunuza göre, davada kararı tamamen hakça verebilirim." S.121

 

v  Adam Tanrı'ya seslenir. "Tanrım," der, "bir soru sorabilir miyim?" "Tamam," der Tanrı. "Sor bakalım." "Tanrı'm, senin için bir milyon yıl bir saniyedir diyorlar, doğru mu?" "Evet, doğru." "Peki, bir milyon dolar senin için nedir?" "Benim için bir milyon dolar, bir penidir evlâdım." "A, iyi," der adam. "O zaman bana bir peni verebilir misin?" "Tabii," der Tanrı, "Bekle bir saniye..." s.124

 

v  Adamcağız ölmek üzereymiş. Yalnız tüm yaşamı boyunca dur durak bilmeden çalışıp edindiği servetini yanında götüremeyeceği fikrine çok bozuluyormuş. Sonunda karar vermiş ve hiç değilse servetinin birazını yanına alabilmek için dua etmeye başlamış. Meleklerden birisi duasını duyup gelmiş ve adama yanına hiçbir şey alamayacağını söylemiş. Ama adam yalvarmış, Tanrı'yla konuşmak istediğini, O'nu kuralları azıcık esnetmeye ikna edebileceğini söylemiş. Melek bir süre sonra tekrar adamın başucunda belirmiş ve Tanrı'nın onca dürüst çabasını göz önüne aldığını ve bir seferliğe mahsus istisna yapmayı kabul ettiğini bildirmiş. "Yalnız," demiş melek, "yanına sadece bir valiz alabilirsin." Adam çok sevinmiş bulabildiği en büyük valizi almış, içini altın külçeleriyle doldurmuş ve başucuna koymuş. Adam çok geçmeden ölmüş ve yolları altın taşlarla döşeli Cennet'in kapısına varmış. Kapıdaki Aziz Peter valizi görünce, "Dur bakalım," demiş. "İçeri bir şey sokamazsın." Adam durumu anlatmış ve inanmıyorsa Tanrı'ya sormasını söylemiş. Aziz Peter bir süre sonra kapıya gelmiş, "Haklıymışsın," demiş, "bir valiz getirmene izin verilmiş. Pekâlâ, yalnız seni içeri almadan önce valizdekileri kontrol etmem lazım." Adam valizi uzatmış. Aziz Peter, adamın ta Cennet'e getirecek denli değer verdiği şeyleri görmek için valizi açmış ve hayretle, "Ne?" demiş, "kaldırım taşı mı getirdin yani?" s.127

 

v  Seamus ilk defa bir kızla çıkacaktır. Feci çapkın geçinen ağabeyine danışır: "Nasıl konuşmam, neler demem lazım? Azıcık tüyo ver..." "İşin sırrı şu," der ağabeyi, "İrlanda kızları üç konudan bahsetmeye bayılır: yiyecek, aile ve felsefe. Bir kıza hangi yemekleri sevdiğini sormak, o kızla ilgilendiğini gösterir. Ailesini sorarsan, hakkında gayet iyi niyetli olduğunu göstermiş olursun. Felsefe tartışmansa zekâsına saygı duyduğun anlamına gelir." "Sağ ol," der Seamus. "Yiyecek, aile ve felsefe... Beceririm herhalde." Aynı akşam kızla buluşurlar ve Seamus derhal, "Lahana sever misin sen?" diye girişir. "Ne? Hayır," der kız şaşırarak. "Kardeşin var mı?" "Yok." "Peki, bir kardeşin olsaydı lahana sever miydi?" İşte felsefe budur. S.130

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder