Altınız çizdiklerim
Dünyaya Neden Batı Hükmediyor (Şimdilik) (Ian Morris)
v
Churchill
"geriye dönünce ne kadar uzağa bakabiliyorsanız," demişti,
"ileriye bakınca da muhtemelen o kadar uzağı görürsünüz." S.28
v
"TARİH,
i. Çoğunlukla sahtekâr olan hükümdarlar ve çoğunlukla aptal olan askerler
eliyle meydana getirilen, çoğunlukla yalan olan olayların bir anlatısı." Ambrose
Bierce'nin mizahi tanımlamasına karşı çıkmak bazen zor oluyor. S.46
v
Büyük
bilimkurgu yazarı Robert Heinlein bir keresinde "ilerleme, işleri daha
kolay yapmanın yollarını arayan tembel adamlar tarafından
gerçekleştirilir," demişti. S.48
v
Sözgelişi
5000 yıl önce Portekiz, İspanya, Fransa ve İngiltere'nin Avrupa'dan Atlantik
(Atlas) Okyanusu'na doğru uzanan konumları büyük bir coğrafi dezavantajdı; bu,
bölgelerin Mezopotamya ve Mısır'daki gerçek eylemden çok ama çok uzak olduğu
anlamına geliyordu. Gelgelelim 500 yıl öncesine gelindiğinde toplumsal gelişme
öylesine ilerlemişti ki coğrafyanın anlamları değişti. S.55
v
Toplumsal
gelişme değiştikçe talep ettiği kaynaklar da değişir ve bir zamanlar pek az
önem atfedilen bölgeler geri kalmışlıklarının avantajlarını keşfedebilirler.
S.56
v
Coğrafya
toplumsal gelişmenin dünyada en hızlı nerede artacağını gösteriyordu, ama
toplumsal gelişme arttıkça coğrafyanın anlamını değiştiriyordu. Değişik anlarda
Doğu ve Batı Avrasya, Güney Çin'in zengin pirinç hududu, Hint Okyanusu'nu ve
Atlantik Okyanusu'nu bağlayan büyük bozkırların tümü hayati önem kazandı.
Atlantik Okyanusu MS 1700'de öne geçtiği esnada, ondan yararlanmak için en
uygun yerde olan halklar –ilkin başta İngilizler, ardından Amerika'daki eski
koloniciler– yeni imparatorluklar ve ekonomiler yarattılar ve fosil yakıtlarda
sıkışıp kalmış enerjinin kilidini açtılar. İşte ben Batı'nın tam da bu nedenle
hükmettiğini ileri sürüyorum. S.57
v
Daha
düzgün ifade edersek, toplumsal gelişme insanların beslenmesini, giyinmesini,
barınmasını ve çoğalmasını, çevrelerindeki dünyayı anlamlandırmalarım, kendi
toplulukları içindeki çatışmaları çözmelerini, kendi iktidarlarını diğer
toplulukların aleyhine genişletmelerini ve başkalarının iktidarlarını
genişletme çabalarına karşı kendilerini savunmalarını sağlayan bir teknolojik,
varoluşsal, örgütsel ve kültürel başarılar toplamıdır. S.193
v
"Her
komünistin şu gerçeği kavraması gerekir: 'Siyasal iktidar silahın namlusundan
doğar.'"s.201
v
Ancak,
firavunlar işi sağlama bağlamak için ayrıca güçlü bir sembolik dil de
yarattılar. MÖ 2700'den hemen sonra Kral Coser'in sanatçıları, 5000 yıl boyunca
varlığını koruyan hiyeroglifleri oymak ve tanrı-kralları temsil etmek için
üsluplar geliştirdiler. Coser ölümsüz bir varlığın ölümündeki teolojik
hassasiyetin farkındaydı ve kutsal naaşı muhafaza etmek üzere Mısır krallığının
nihai simgesini tasarladı: Piramit. S.242
v
Piramitlerden
önce firavunların tanrısallığından kuşku duyan olmuşsa bile, bunlar inşa
edildikten sonra kuşkusu kalmamıştır. s.243
v
Giriş
bölümünde ileri sürdüğüm gibi, işin özü bizlerin tembel, açgözlü ve korkak,
işlerin hep daha kolay, daha kârlı veya daha güvenli yollarını arayan varlıklar
olmamızdır. S.251
v
Krallar
kendilerini halklarının çobanları olarak betimliyordu, ama sürülerini
korumaktan ziyade yünlerini kırkmakla meşguldüler; en büyük dertleri emeği
denetimleri altına alıp insanları kendi inşaat projelerinde çalışmaya
zorlamaktı. S.257
v
Toplumsal
gelişme paradoksu, yani gelişmenin kendisini baltalayacak güçlerin ta kendisini
üretme eğilimi, çekirdeklerin büyüdükçe kendileri açısından daha büyük sorunlar
yaratacakları anlamına gelir. S.291
v
Aslına
bakılırsa, çoğu zaman kralları gangsterlerden ayıran tek şey, meşruiyete yoğun
biçimde yatırım yapmalarıydı. S.300
v
Gerçek
kuşkusuz çok daha karmaşıktı, ancak şurası açık ki, köylü emeği, yağma ve haraç
birleşimi seçkinleri zengin etmişti. Birbirlerini muhteşem mezarlara defnediyorlardı.
S. 301
v
Hiç
kimseye hayrı dokunmayan rüzgâr kötü rüzgârdır, der atasözü. S.308
v
Tarihi
değiştiren, tek bir dâhinin eylemlerinden çok, çaresiz insanların en iyi çözüme
ulaşana kadar karşılarına çıkan her fikri denemeleri gibi görünüyor. S. 319
v
Polybios
"Roma'nın âdeti," demişti, "hiçbir şeyi esirgemeden her tür
yaşam formunu yok etmektir... bu yüzden, kentler Romalılar tarafından zapt
edildiği zaman yalnız insan cesetleri değil, aynı zamanda ortadan ikiye
ayrılmış köpekler ve uzuvları koparılmış başka hayvan leşleri de
görebilirsiniz." S. 348
v
Tolstoy'un
ünlü bir sözüdür: "Bütün mutlu aileler birbirine benzer, oysa her mutsuz
ailenin mutsuzluğu kendine özgüdür." S.371
v
Caligula'nın
cümbüşleri ve atını konsül yapma kararı yeterince kötü değilmiş gibi, Neron'un
senatörleri halkın önünde şarkı söylemeye zorlaması ve onu sinirlendiren
herkesi öldürtmesi artık işi çığırından çıkarmıştı. S.399
v
Platon
(bazıları ona Atinalı Musa diyordu) aklının gücüyle gerçeğe giden yolu
bulmuştu; Hıristiyanlara ise gerçek vahyolunmuştu, ama her durumda gerçek aynı
gerçekti. S.419
v
Çin
kültürünün çekiciliği kısmen yabancı fikirlere açık olmasından ve bunları
karıştırarak yeni fikirler üretebilme yeteneğinden ileri geliyordu. S.441
v
Ancak
Hüsrev'in hülyası İustinianos'unkinden bile daha hızlı yıkılacaktı. 628'e
gelindiğinde ölmüş ve imparatorluğu paramparça olmuştu. Konstantinopolis'in
surları önündeki orduları görmezden gelen Bizans imparatoru İraklios, kiliseden
altın ve gümüş "ödünç alarak", bozkırlardaki Türkî kabilelerden kendi
göçebe süvarilerini tutmak için bu ganimeti kullanmak üzere Kafkasya'ya yelken
açtı. Önemli olan atlılar diye düşünüyordu; Bizans'ta bunlar artık pek
bulunmadığından kendisi de dışarıdan kiralayacaktı. Kiraladığı Türk atlılar,
durdurmak için gönderildikleri Persleri yendiler ve Mezopotamya'yı yakıp
yıktılar. Bu da yıkım dalgalarının Pers diyarına da ulaşmasına yetip arttı.
Yönetici sınıf paramparça oldu. Hüsrev'in öz oğlu onu hapsedip açlığa mahkûm
etti. Ardından Hüsrev'in fethettiği toprakları teslim edip, ele geçirmiş olduğu
yadigârları geri gönderdi; hatta Hıristiyanlığı bile kabul etti. Ülke iç
savaşın girdabına kapıldı. S. 448
v
İustinianos
ve Hüsrev farkında olmadan çok kadim kitap örneklerini izlemişlerdi. Çekirdeği
denetleme çabaları istikrarsızlaştırmayla sonuçlandı ve bir kez daha
çeperlerdeki insanları buraya çekti. Hüsrev Avarları Konstantinopolis'e
getirdi; İraklios ise Türkleri Mezopotamya'ya çekti. S.449
v
Veya
20. yüzyılda Amerikalı Müslüman Malcolm X'in dediği gibi, "barışçıl ol,
hürmetkar ol, yasalara itaat et, herkese saygı göster; ama biri sana el
kaldırırsa, onu doğruca mezarlığa gönder." S. 451
v
Hükümdarları,
Han ve Romalıların çok iyi bildiği bir dersi yeniden öğrenmek zorunda kaldı:
İmparatorluklar hile yaparak ve taviz vererek yönetilir. S. 455
v
Memun'un
A ve B planlarının sinizmi hilafetin otoritesini zaten sarsmıştı, C planı ise
bu otoriteyi büsbütün yıktı. Dinsel yetkiyi hâlâ eline geçirememenin hırsıyla,
incelikle oynamaktan vazgeçip, –bir köle ordusu olarak Türkî atlıları satın
aldığı düşünülürse sözcüğün gerçek anlamıyla– düpedüz askeri kuvvete yatırım
yapmaya karar verdi. Kendinden önceki diğer hükümdarlar gibi Memun ve halefleri
de, göçebelerin özleri gereği kontrol edilemez olduğunu öğrendiler. 860'a gelindiğinde
halifeler kendi köle ordularının rehineleri konumuna düşmüşlerdi. Askeri güçten
ve dinsel destekten yoksun olarak artık vergi toplayamadıklarından eyaletleri
emirlere satmak zorunda kaldılar: Askeri valiler belirli bir miktar para
ödüyor, ardından toplayabildikleri kadar vergi topluyorlardı. 945'te bir emir
Bağdat'ı eline geçirdi ve hilafet bir düzine bağımsız emirliğe ayrıldı. S. 461
v
Binlerce
Bizanslı birbirini boğazladı ve (başta Tanrı'nın İsa, Meryem ve azizlerin
suretlerini tasvip etmesi konusu olmak üzere) yeni doktriner meseleler yüzünden
Roma Katolik Kilisesi'nden koptular ve Akdeniz'den büyük ölçüde tecrit olmuş
Germen krallıkları da kendi dünyalarını yaratmaya koyuldular. S. 464
v
7.
yüzyıldan beri Müslüman tüccar ve misyonerler Muhammed'in müjdesini
bozkırlardaki Türk boylarına tebliğ etmekteydi ve 960'ta bugün Özbekistan olan
bölgedeki –söylenenlere göre 200 bin aileden oluşan– Karluk boyu toplu halde
Müslüman oldu. Bu din açısından bir zaferdi, ama siyasetçiler için bir kâbusa
dönmesi çok sürmedi. Karluklar kendi Karahanlı İmparatorluğu'nu kurarken, bir
diğer Türk boyu olan ve göç sonrası Müslümanlığa geçen Selçuklular, İran'ı
baştan sona yağmaladıktan sonra 1055'te Bağdat'ı işgal ettiler. 1079'a
gelindiğinde Bizanslıları Anadolu'nun büyük kesiminden, Fatımîleri de
Suriye'den çıkarmışlardı. S. 469
v
Çin'in
bu ihtiyaç anında, imparatorluğun en iyi beyinleri hükümdara öğüt vermek için
öne çıkarak Konfüçyüs'ün yolunu izledi. Yeniden doğumu ve ölümsüzlüğü bir yana
bırakın, diye üstelediler, her şey burası ve şu andır ve gerçek başarı
dünyadaki eylemden gelir. "Gerçek âlim," diyordu içlerinden biri,
"ilkin dünyanın sıkıntıları hakkında kaygı duymalı, son olarak ise onun zevklerinin
tadını çıkarmalıdır." S. 481
v
Japonya,
Güneydoğu Asya, Akdeniz Havzası ve Avrupa'nın büyük bölümü 13. yüzyıldaki Moğol
yıkımından kurtulmayı başardı; Japonya ve Güneydoğu Asya 14. yüzyılda Kara
Ölüm'den de yakayı sıyırdı. Çin'in tam merkezinde Yangtze Delta bölgesi
felaketlerden dikkate değer ölçüde iyi çıkmış gibi görünüyordu. S. 514
v
Batı'da
Osmanlı Türkleri 14. yüzyılda eski merkezde imparatorluklarını çabucak inşa
ettiler. Osmanlılar, Moğolların eski Müslüman devletleri yerle bir etmesinden
sonra, 1300 civarında Anadolu'da yerleşen düzinelerce Türk boyundan sadece
biriydi, fakat Kara Ölüm'ün birkaç yılı içinde rakiplerinden daha iyi hale
gelmişler ve Avrupa'da güçlü bir konum elde etmişlerdi bile. 1380'lere
gelindiğinde Bizans İmparatorluğu'nun acınası kalıntılarına kabadayılık
ediyorlardı ve 1396'ya kadar Hıristiyanlığı öylesine ürkütmüşlerdi ki, Roma ve
Avignon'un aralarında didişen papaları kısa süreliğine onlara karşı bir Haçlı
ordusu göndermek üzere güçlerini birleştirmeye bile karar verdiler. S. 514
v
1402'de
Timurlenk Osmanlıları yenilgiye uğrattı ve padişahı kafese kapattı; padişah
orada teşhir edilerek utanç içinde can verdi. Fakat arkasından Hıristiyanların
umutları suya düştü. Timurlenk, geri kalan Müslüman toprakları yakıp yıkmak
üzere kalmak yerine, uzaktaki Çin'in imparatorunun kendisine hakaret ettiğine
karar verip atlılarının yönünü oraya çevirdi. 1405'te bu saygısızlığın
intikamını almak üzere Doğu'ya at sürerken öldü. S.515
v
Tarihte
ilk ve son kez olarak Konstantinopolis'in surları yıkıldı. Panik halinde
binlerce Bizanslı, kâfirler kiliseye saldırdığı zaman elinde kılıcıyla bir
meleğin inerek Roma İmparatorluğu'nu yeniden kuracağı şeklindeki bir kehanete
inanarak –Gibbon'ın "yeryüzündeki cennet, ikinci asuman, meleklerin
arabası, Tanrı'nın yüceliğinin tahtı," diye tanımladığı– Ayasofya'nın
içine doluştu. Melek filan gelmedi: Konstantinopolis düştü. Gibbon'a göre,
onunla birlikte Roma İmparatorluğu da nihayet tarihe karıştı. S. 516
v
Türkler
ilerledikçe, Avrupa kralları kâfire karşı olduğu kadar birbirleriyle
savaşlarında da giderek sertleştiler ve gerçek bir silahlanma yarışı başladı.
Topçuları daha kalın namlulu toplar döken, barutu daha hızlı tutuşan taneler
haline getiren ve taş yerine demir gülleler kullanan Fransa ve Burgonya
1470'lerde başı çekiyordu. Sonuç, daha eski silahları demode yapan daha küçük,
daha güçlü ve daha kolay taşınabilir toplar oldu. Yeni toplar, kürekle değil
yelkenle seyreden pahalı yeni gemilere yüklenebiliyordu; bu gemilerde top
namlularının yuvaları, demir topların düşman gemilerinin hemen su seviyesindeki
kısımlarında gedik açabilmesi için güvertenin alt tarafına
yerleştirilebiliyordu. Bu çeşit teknolojinin masraflarını karşılamak krallar
dışında kimsenin yapamayacağı bir işti ve yavaş yavaş ama kesin bir biçimde
Batı Avrupalı hükümdarlar yeni silahlardan satın alarak bunları, birbiriyle
çakışan karışık yetki alanları evvelce Avrupa devletlerini bunca zayıf kılmış
olan lordları, bağımsız kentleri ve piskoposları yıldırmakta kullanmaya
koyuldular. Atlantik Okyanusu kıyısı boyunca, kraliyet emirlerinin, çok
uzaktaki aristokrat klanlar veya halkın sadakatinde Roma'daki papaların ilk söz
sahibi olmayacağı şekilde her yere ve ulusa egemen olduğu daha büyük, daha
güçlü devletler –Fransa, İspanya ve İngiltere– kurdular. Ve lordlarını kenara
iter itmez, krallar bürokrasilerini kurmaya, halkı doğrudan doğruya
vergilendirmeye ve daha çok silah satın almaya başlayabildi; ki bu da, elbette
komşu kralları daha çok silah satın almaya zorladı ve herkesten daha çok vergi
almaya itti. Bir kez daha geri kalmışlığın avantajları ortaya çıktı ve mücadele
Batı'nın ağırlık merkezini sürekli olarak Atlantik Okyanusu'na doğru çekti. S.
517
v
İmparatorların
yasadışı ticarete ilişkin yasalarını bu kadar sık yenilemek zorunda kalmış
olması, insanların bu yasalara pek uymadığını düşündürür. S. 521
v
En
popüler yanıt, işlerin böyle yürümesinin nedeninin, 15. yüzyıl Çin
imparatorları artık gemilerini denizaşırı yolculuklara göndermeye ilgi
duymazken, Avrupalı kralların (en azından bazılarının) buna çok ilgi duymasıdır.
S. 529
v
Yongle'nin
standartlarıyla bakıldığında, Portekiz keşif gezileri gülünç derecede küçük
(binlerce değil birkaç düzine adam) ve onursuz (büyük prenslerden hediyeleri
değil, tavşanlar, şeker ve köleleri içeren) yolculuklardı; ama bugünden geriye
baktığımızda, 1430'ları Batı hâkimiyetinin mümkün hale geldiği nokta, dünya
tarihinin en belirleyici anlarından biri –belki de anı– diye görmemek zordur.
Denizcilik teknolojisinin okyanusları anayollara dönüştürerek bütün gezegeni
birbirine bağladığı anda prens Henrique imkânları görürken, imparator Zhengtong
hepsini geri çevirdi. Eğer "büyük adam ve beceriksiz ahmak" diye
tarihsel bir kuram varsa, tam burada pek çok şeyi açıklıyor gibi görünür:
Gezegenin yazgısını bu iki adamın verdiği kararlar belirledi. S. 531
v
Belki
bazı prensler ve imparatorların neden şu değil de bu seçeneği tercih
ettiklerini sormak yerine, tam da Çin'e içe yönelen bir muhafazakârlık çökerken
neden Batı Avrupalıların riski kucakladıklarını sormalıyız. Tenochtitlán'a
Zheng'i değil de Cortés'i gönderen, belki de büyük adamlar ile beceriksiz
ahmaklar arasındaki fark değil de kültür farkıydı. S. 532
v
"Şu
anda tekrar genç olmayı istiyorum neredeyse," diye yazmıştı Hollandalı
düşünür Erasmus 1517'de bir dostuna, "bunun yegâne sebebi de bir altın çağın
çok yakın olduğunu düşünmem." Bugün biz bu "altın çağı"
Fransızların verdiği isimle Rönesans, "Yeniden Doğuş" olarak
tanıyoruz. S. 532
v
Vaktiyle
saygın olan aileler bile servet ve seçkinlik için can atıyor... Suçlamalar
yapmaktan zevk alıyor, kendi davaları için baskı yapmakta nüfuzlarını o kadar
güçlü kullanıyorlar ki, çarpık çurpuk olan ile doğru dürüst olan arasında ayrım
yapamıyorsunuz. Savurganlığa ve zarif tarza düşkünlükleriyle, beyaz ipekli
kıyafetlerini yerde sürüyerek etrafta öyle bir kurumla dolaşıyorlar ki, kimin
onurlu kimin alçak olduğunu söyleyemiyorsunuz. S. 563
v
Eylemci
imparatorlar tam bir bürokratik bataklığa saplanmıştı. Bazen sonuçlar komik
bile oluyordu; tıpkı 1517'de imparator Zhengde Moğollara karşı bir ordunun
başına geçmek için üstelediğinde, Büyük Çin Seddi'nden sorumlu memur,
imparatorların Pekin'de kalması gerektiği gerekçesiyle kapıları açmayı
reddettiği zaman olduğu gibi. S. 566
v
Fakat
Asurlulardan bu yana tüm yayılmacı devletler gibi Osmanlılar da bir savaşı
kazanmanın sadece bir diğerini başlatmaya yarayacağını öğreneceklerdi. S. 570
v
Voltaire'in
1750'lerde çok bilinen deyişiyle, Kutsal Roma İmparatorluğu "ne kutsal ne
Romalı ne de imparatorluktu." s. 571
v
Luther
Karl'ın kendisini destekleyeceğini ummuştu; ama Karl Hıristiyan âlemine
çobanlık etmenin bölünmemiş, tek bir Kilise gerektirdiğine inanıyordu. Luther'e
"tek bir keşiş bütün Hıristiyanlık anlayışına karşı duruyorsa, hata
kendisinde olsa gerektir," dedi. "Krallıklarım ve topraklarımla,
dostlarımla, bedenimle, kanım, canım ve ruhumla, var gücümle buna saldırmaya
kararlıyım." Ve böyle de yaptı; fakat tamamı Habsburglara karşı veya
onlarla birlikte silaha sarılmış bir Avrupa'yla, Hıristiyan âlemindeki
anlaşmazlıkları yadsımanın felaketle sonuçlanacağı ortaya çıktı. S. 573
v
Düşmanlarının
Deccal'ın temsilcileri olduğuna inanan insanlar nadiren uzlaşmaya yanaşır; bu
yüzden küçük çatışmalar büyük çatışmalara dönüştü, büyük çatışmalar bir türlü
sona ermedi ve maliyetler katlanarak tırmandı. S. 573
v
Sömürgeciler,
çekirdekler kendi kaynaklarını tüketmeye başladığı için ortaya çıktı. S. 577
v
İspanyollar
Madrid'deki emperyal hükümranlarının yetersizliklerini "ölüm İspanya'dan
gelecek olsaydı ebediyen yaşardık" sözleriyle alaya almaktan
hoşlanıyorlardı; s. 593
v
1450
sonrası nüfus arttığı zaman da insanlar Avrasya'nın her yerinde statü kaybetme,
kıtlık çekme, hatta açlıktan ölme korkusuyla harekete geçtiler. Fakat 1600'den
sonra Atlantik ekonomisinin ekolojik çeşitliliği, ucuz taşımacılık ve açık
pazarlar bir küçük lüksler dünyasını Kuzeybatı Avrupa'nın sıradan halkının
erişimi dahiline getirdikçe, açgözlülük de tembelliği alt etmeye başladı. 18.
yüzyılda, cebinde küçük bir nakit parası olan bir adam, sadece fazladan bir
dilim ekmek alabilmenin ötesine geçiyordu artık; çay, kahve, tütün ve şeker
gibi ithal mallara veya kil pipo, şemsiye ve gazete gibi ülkeye özgü mucizevi
yeniliklere ulaşabiliyordu. S. 598
v
İngiltere'nin
önde gelen şairi Alexander Pope şöyle yazmıştı: Doğa ve Doğa'nın yasaları
yatıyordu gecede saklı, Tanrı buyurdu, Newton olsun! Ve her şey Işık oldu.
S.602
v
Rönesans'ı
baş aşağı çevirmek yerine Çinli entelektüeller bir İkinci Rönesans'ı
seçmişlerdi. Birçokları parlak âlimlerdi, ama bu tercih yüzünden hiçbiri
Galileo veya Newton olamadı. İşte Voltaire'in yanıldığı yer burasıydı. S. 607
v
Avrupalılar
dinamizm, akıl ve yaratıcılığı antik Yunan'dan öğrenmiş ve şimdi hocalarını
bile geride bırakmışken, Çin zamanın durduğu bir diyardı. S. 608
v
Cicero'nun
söylediği gibi, O tempora, O mores! ("Ah zamanlar! Ah âdetler!"). s.
617
v
Huysuz
samuray savaşçıları bile münakaşalarını sadece kılıç oyunlarıyla çözmeye razı
oldular; bu oyunlar 1850'lerde Japonya'ya zorla giren Batılıları şaşırtıyordu.
"Bu insanların ateşli silahları kullanmayı bile bilmedikleri
anlaşılıyordu," diye hatırlıyordu biri. "Bu, çocukluğundan itibaren
çocukların bile ateş ettiğini gören bir Amerikalıya, silahlar konusundaki
bilgisizliğin, ilkel masumiyetin ve kırsal bir cennetin yalınlığının göstergesi
olan bir anomali olarak çok garip görünüyor." S. 619
v
Batı
Avrupalılar planlı olmaktan çok tesadüf eseri yeni okyanus imparatorlukları
kurdular ve yeni Atlantik ekonomileri toplumsal gelişmeyi tırmandırdıkça
tümüyle yeni zorluklar yarattı. S. 646
v
Pekinliler
Floransalılardan çok da kötü durumda değildi, ama Londralılardan daha
yoksuldular. Çin ve Japonya'da (ve Güney Avrupa'da) emeğin bu kadar ucuz olması
Boulton'ın buradaki muadillerinin makineye yatırım yapma dürtüsünü azalttı. S.
649
v
Yeni hafif motorları
sağlam yeni şasilerle birleştirmek, arabaları ve uçakları yarattı. 1896'da
otomobiller hâlâ öyle yavaştı ki, Amerika'nın ilk araba yarışında hoşnutsuzlar
sürücülere "git de kendine bir at al!" diye laf attılar; s. 659
v
Aslında, gittikçe artan
şekilde, din bütünüyle daha az önemli bir mesele gibi görülüyordu ve sosyalizm,
evrimcilik, milliyetçilik gibi yeni inanışlar, dinin onca zamandır işgal ettiği
yeri doldurmaya başlamıştı. S. 663
v
Pazar uyumuyordu,
uyuyamazdı; genişlemek her zamankinden daha çok faaliyeti bütünleştirmek
zorundaydı, aksi takdirde gözü dönmüş sanayi canavarı ölürdü. S. 665
v
Stalin
eşitlik vaaz ediyordu, ama yoldaşlarının milyonlarcasını imparatorluğunun
orasına burasına zorunlu olarak gönderen, bir diğer milyonunu da gulag'larda
hapseden merkeziyetçi bir ekonomi inşa etti. İdeolojik olarak şüpheli etnik
gruplar ve sınıf düşmanları (çoğu zaman aynı şey) tasfiye edildi. Ve
başarısızlığa uğrayan kapitalist ekonomilerin tersine başarılı Sovyetler
Birliği, 10 milyon uyruğunun açlıktan ölmesine izin verdi. Gene de Stalin
açıkça bir şeyleri doğru yapıyordu. Zira kapitalist sanayi 1928 ile 1937
arasında çökerken, Sovyet çıktısı dört katına yükseldi. S. 684
v
Gazeteci
Lincoln Steffens'ın Sovyetler Birliği'ni ziyaret ettikten sonra Amerikalı
okurlarına söylediği şu söz çok ünlüdür: "Geleceği gördüm ve
çalışıyor." S. 684
v
Benim
gözümde, durumun vahametini olduğundan hafif göstermenin tarihe geçecek en
büyük örneğini vererek, halkına şu bilgiyi verdi: "Savaşın durumu, Japonya'nın
lehine olduğu söylenemeyecek şekilde gelişmiştir." S. 686
v
Ardından
Amerikan maliyecileri kapitalizm için yeni bir uluslararası para sistemi
üzerine tartışıp, belki de kayıtlı en aydınlanmış kişisel çıkar belgesi olan
Marshall Planı'nı ortaya koydular. Eğer Avrupalıların ceplerinde paraları
olursa, diye hesaplamıştı Amerikalılar, Amerikan gıdalarını satın alabilir,
kendi sanayilerini yeniden inşa etmek için Amerikan makinelerini ithal edebilir
ve –hepsinden de önemlisi– komünizme kaymaktan uzak durabilirlerdi. Böylece
Amerika, 1948 üretiminin tamamının yirmide biri olan 13,5 milyar dolarlık
tutarı çıkarıp onlara verdi. S. 687
v
Bir
fıkra ağızdan ağza dolaşmaya başladı. Eski Sovyet liderlerini taşıyan bir tren
bozkırlardan geçiyormuş. Ansızın tren durmuş. Tam beklenebileceği gibi, Stalin
ayağa fırlayıp bağırmaya başlamış: "Makinisti kırbaçlayın!" Makinist
kırbaçlanmış ama tren hareket etmemiş. O zaman Kruşçev emir vermiş:
"Makinisti rehabilite edin!" Bu da yapılmış, trende hâlâ hareket yok.
Derken Brejnev gülümseyerek önermiş: "Haydi, hepimiz tren gidiyormuş gibi
yapalım." S. 698
v
(bir
diğer Sovyet şakası: "Bir Lada'nın84 değerini nasıl ikiye katlarsın?
Yanıt: Benzin deposunu doldurarak." S. 707
v
Sovyet
kalemi yazmayınca, Gorbaçov bir CNN kameramanının kalemini ödünç almak zorunda
kaldı. Batı'nın Savaşı'nı ABD kazanmıştı. S. 709
v
Mart 1992'de, Sovyetler
Birliği'nin çöküşünden sadece 3 ay sonra hazırlanan raporun ilk taslağı, çok
gözü kara bir yeni vizyon sunuyordu: İlk hedefimiz, ister eski Sovyetler
Birliği topraklarında olsun, ister başka bir yerde, vaktiyle Sovyetler
Birliği'nin yarattığı tehdidi yöneltecek yeni bir rakibin yeniden ortaya
çıkışını önlemektir. Bu... her türlü düşman gücün, takviyeli bir denetim
altında küresel güç yaratmaya yetecek kadar kaynağı olan bölgelere hâkim
olmasını önlemeye çalışmamızı gerektiriyor. Bu bölgeler arasında Batı Avrupa,
Doğu Asya, eski Sovyetler Birliği toprakları ve Güneybatı Asya yer almaktadır.
S. 709
v
Karl
Marx 150 yıl önce sözün özünü söylemişti: "İnsanlar kendi tarihlerini
kendileri yaparlar, ama kendi keyiflerine göre değil, kendi seçtikleri koşullar
içinde değil; doğrudan karşı karşıya kaldıkları, belirlenmiş olan ve geçmişten
gelen koşullar içinde yaparlar. S. 735
v
Gerçek
açıklama, sanırım, 1700'den beri birçok Müslümanın, tıpkı 13. ve 14. yüzyılda
birçok Çinli Konfüçyüsçünün yaptığı gibi, askeri ve siyasi yenilgilere tepki
olarak içe dönmüş olmasıdır. S. 742
v
Batı
egemenliğinin gerek uzun gerek kısa vadeli nedenleri, coğrafya ve toplumsal
gelişmenin aralıksız değişen etkileşiminde yatar, ama Batı egemenliğinin
kendisi ne kilitlenmiştir ne de rastlantısaldır. Onu, olasılıkları coğrafyanın
Batı'nın lehine istiflediği bir oyunda, büyük bölümü itibariyle tarihin olması
en mümkün sonucu şeklinde adlandırmak daha doğru olur. Batı egemenliğinin çoğu
zaman yüksek bir bahis olduğunu söyleyebiliriz. S. 743
v
Bu
kitapta iki genel iddiada bulundum. İlkin, biyoloji, sosyoloji ve coğrafyanın
birleşerek, toplumsal gelişme tarihini açıkladığını söyledim: Biyoloji
gelişmeyi yukarıya iterek; sosyoloji gelişmenin nasıl yükseleceğini (veya
yükselmeyeceğini) biçimlendirerek; coğrafya da gelişmenin nerede en hızlı
yükseleceğini (veya düşeceğini) belirleyerek. İkincisi, coğrafyanın bir yandan
toplumsal gelişmenin nerede yükseleceğini veya düşeceğini belirlerken,
toplumsal gelişmenin de coğrafyanın anlamını değiştirdiğini söyledim. S. 768
v
Nobel
ödüllü kimyacı Richard Smalley'in söylediği gibi, "bilim insanı bir şeyin
mümkün olduğunu söylediğinde, muhtemelen bunun ne kadar zaman alacağı konusunda
biraz düşük tahmin yapar. Ama bir şey imkânsız dediğinde muhtemelen
yanılıyordur." S. 770

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder