Öne Çıkan Yayın

5 Aralık 2018 Çarşamba

Altını çizdiklerim-- Dünyaya Neden Batı Hükmediyor (Şimdilik) (Ian Morris)

Altınız çizdiklerim

Dünyaya Neden Batı Hükmediyor (Şimdilik) (Ian Morris)





v  Churchill "geriye dönünce ne kadar uzağa bakabiliyorsanız," demişti, "ileriye bakınca da muhtemelen o kadar uzağı görürsünüz." S.28

v  "TARİH, i. Çoğunlukla sahtekâr olan hükümdarlar ve çoğunlukla aptal olan askerler eliyle meydana getirilen, çoğunlukla yalan olan olayların bir anlatısı." Ambrose Bierce'nin mizahi tanımlamasına karşı çıkmak bazen zor oluyor. S.46

v  Büyük bilimkurgu yazarı Robert Heinlein bir keresinde "ilerleme, işleri daha kolay yapmanın yollarını arayan tembel adamlar tarafından gerçekleştirilir," demişti. S.48

v  Sözgelişi 5000 yıl önce Portekiz, İspanya, Fransa ve İngiltere'nin Avrupa'dan Atlantik (Atlas) Okyanusu'na doğru uzanan konumları büyük bir coğrafi dezavantajdı; bu, bölgelerin Mezopotamya ve Mısır'daki gerçek eylemden çok ama çok uzak olduğu anlamına geliyordu. Gelgelelim 500 yıl öncesine gelindiğinde toplumsal gelişme öylesine ilerlemişti ki coğrafyanın anlamları değişti. S.55

v  Toplumsal gelişme değiştikçe talep ettiği kaynaklar da değişir ve bir zamanlar pek az önem atfedilen bölgeler geri kalmışlıklarının avantajlarını keşfedebilirler. S.56

v  Coğrafya toplumsal gelişmenin dünyada en hızlı nerede artacağını gösteriyordu, ama toplumsal gelişme arttıkça coğrafyanın anlamını değiştiriyordu. Değişik anlarda Doğu ve Batı Avrasya, Güney Çin'in zengin pirinç hududu, Hint Okyanusu'nu ve Atlantik Okyanusu'nu bağlayan büyük bozkırların tümü hayati önem kazandı. Atlantik Okyanusu MS 1700'de öne geçtiği esnada, ondan yararlanmak için en uygun yerde olan halklar –ilkin başta İngilizler, ardından Amerika'daki eski koloniciler– yeni imparatorluklar ve ekonomiler yarattılar ve fosil yakıtlarda sıkışıp kalmış enerjinin kilidini açtılar. İşte ben Batı'nın tam da bu nedenle hükmettiğini ileri sürüyorum. S.57

v  Daha düzgün ifade edersek, toplumsal gelişme insanların beslenmesini, giyinmesini, barınmasını ve çoğalmasını, çevrelerindeki dünyayı anlamlandırmalarım, kendi toplulukları içindeki çatışmaları çözmelerini, kendi iktidarlarını diğer toplulukların aleyhine genişletmelerini ve başkalarının iktidarlarını genişletme çabalarına karşı kendilerini savunmalarını sağlayan bir teknolojik, varoluşsal, örgütsel ve kültürel başarılar toplamıdır. S.193

v  "Her komünistin şu gerçeği kavraması gerekir: 'Siyasal iktidar silahın namlusundan doğar.'"s.201

v  Ancak, firavunlar işi sağlama bağlamak için ayrıca güçlü bir sembolik dil de yarattılar. MÖ 2700'den hemen sonra Kral Coser'in sanatçıları, 5000 yıl boyunca varlığını koruyan hiyeroglifleri oymak ve tanrı-kralları temsil etmek için üsluplar geliştirdiler. Coser ölümsüz bir varlığın ölümündeki teolojik hassasiyetin farkındaydı ve kutsal naaşı muhafaza etmek üzere Mısır krallığının nihai simgesini tasarladı: Piramit. S.242

v  Piramitlerden önce firavunların tanrısallığından kuşku duyan olmuşsa bile, bunlar inşa edildikten sonra kuşkusu kalmamıştır.  s.243

v  Giriş bölümünde ileri sürdüğüm gibi, işin özü bizlerin tembel, açgözlü ve korkak, işlerin hep daha kolay, daha kârlı veya daha güvenli yollarını arayan varlıklar olmamızdır. S.251

v  Krallar kendilerini halklarının çobanları olarak betimliyordu, ama sürülerini korumaktan ziyade yünlerini kırkmakla meşguldüler; en büyük dertleri emeği denetimleri altına alıp insanları kendi inşaat projelerinde çalışmaya zorlamaktı. S.257

v  Toplumsal gelişme paradoksu, yani gelişmenin kendisini baltalayacak güçlerin ta kendisini üretme eğilimi, çekirdeklerin büyüdükçe kendileri açısından daha büyük sorunlar yaratacakları anlamına gelir. S.291

v  Aslına bakılırsa, çoğu zaman kralları gangsterlerden ayıran tek şey, meşruiyete yoğun biçimde yatırım yapmalarıydı. S.300

v  Gerçek kuşkusuz çok daha karmaşıktı, ancak şurası açık ki, köylü emeği, yağma ve haraç birleşimi seçkinleri zengin etmişti. Birbirlerini muhteşem mezarlara defnediyorlardı. S. 301

v  Hiç kimseye hayrı dokunmayan rüzgâr kötü rüzgârdır, der atasözü. S.308

v  Tarihi değiştiren, tek bir dâhinin eylemlerinden çok, çaresiz insanların en iyi çözüme ulaşana kadar karşılarına çıkan her fikri denemeleri gibi görünüyor. S. 319

v  Polybios "Roma'nın âdeti," demişti, "hiçbir şeyi esirgemeden her tür yaşam formunu yok etmektir... bu yüzden, kentler Romalılar tarafından zapt edildiği zaman yalnız insan cesetleri değil, aynı zamanda ortadan ikiye ayrılmış köpekler ve uzuvları koparılmış başka hayvan leşleri de görebilirsiniz." S. 348

v  Tolstoy'un ünlü bir sözüdür: "Bütün mutlu aileler birbirine benzer, oysa her mutsuz ailenin mutsuzluğu kendine özgüdür." S.371

v  Caligula'nın cümbüşleri ve atını konsül yapma kararı yeterince kötü değilmiş gibi, Neron'un senatörleri halkın önünde şarkı söylemeye zorlaması ve onu sinirlendiren herkesi öldürtmesi artık işi çığırından çıkarmıştı. S.399

v  Platon (bazıları ona Atinalı Musa diyordu) aklının gücüyle gerçeğe giden yolu bulmuştu; Hıristiyanlara ise gerçek vahyolunmuştu, ama her durumda gerçek aynı gerçekti. S.419

v  Çin kültürünün çekiciliği kısmen yabancı fikirlere açık olmasından ve bunları karıştırarak yeni fikirler üretebilme yeteneğinden ileri geliyordu. S.441

v  Ancak Hüsrev'in hülyası İustinianos'unkinden bile daha hızlı yıkılacaktı. 628'e gelindiğinde ölmüş ve imparatorluğu paramparça olmuştu. Konstantinopolis'in surları önündeki orduları görmezden gelen Bizans imparatoru İraklios, kiliseden altın ve gümüş "ödünç alarak", bozkırlardaki Türkî kabilelerden kendi göçebe süvarilerini tutmak için bu ganimeti kullanmak üzere Kafkasya'ya yelken açtı. Önemli olan atlılar diye düşünüyordu; Bizans'ta bunlar artık pek bulunmadığından kendisi de dışarıdan kiralayacaktı. Kiraladığı Türk atlılar, durdurmak için gönderildikleri Persleri yendiler ve Mezopotamya'yı yakıp yıktılar. Bu da yıkım dalgalarının Pers diyarına da ulaşmasına yetip arttı. Yönetici sınıf paramparça oldu. Hüsrev'in öz oğlu onu hapsedip açlığa mahkûm etti. Ardından Hüsrev'in fethettiği toprakları teslim edip, ele geçirmiş olduğu yadigârları geri gönderdi; hatta Hıristiyanlığı bile kabul etti. Ülke iç savaşın girdabına kapıldı. S. 448

v  İustinianos ve Hüsrev farkında olmadan çok kadim kitap örneklerini izlemişlerdi. Çekirdeği denetleme çabaları istikrarsızlaştırmayla sonuçlandı ve bir kez daha çeperlerdeki insanları buraya çekti. Hüsrev Avarları Konstantinopolis'e getirdi; İraklios ise Türkleri Mezopotamya'ya çekti. S.449

v  Veya 20. yüzyılda Amerikalı Müslüman Malcolm X'in dediği gibi, "barışçıl ol, hürmetkar ol, yasalara itaat et, herkese saygı göster; ama biri sana el kaldırırsa, onu doğruca mezarlığa gönder." S. 451

v  Hükümdarları, Han ve Romalıların çok iyi bildiği bir dersi yeniden öğrenmek zorunda kaldı: İmparatorluklar hile yaparak ve taviz vererek yönetilir. S. 455

v  Memun'un A ve B planlarının sinizmi hilafetin otoritesini zaten sarsmıştı, C planı ise bu otoriteyi büsbütün yıktı. Dinsel yetkiyi hâlâ eline geçirememenin hırsıyla, incelikle oynamaktan vazgeçip, –bir köle ordusu olarak Türkî atlıları satın aldığı düşünülürse sözcüğün gerçek anlamıyla– düpedüz askeri kuvvete yatırım yapmaya karar verdi. Kendinden önceki diğer hükümdarlar gibi Memun ve halefleri de, göçebelerin özleri gereği kontrol edilemez olduğunu öğrendiler. 860'a gelindiğinde halifeler kendi köle ordularının rehineleri konumuna düşmüşlerdi. Askeri güçten ve dinsel destekten yoksun olarak artık vergi toplayamadıklarından eyaletleri emirlere satmak zorunda kaldılar: Askeri valiler belirli bir miktar para ödüyor, ardından toplayabildikleri kadar vergi topluyorlardı. 945'te bir emir Bağdat'ı eline geçirdi ve hilafet bir düzine bağımsız emirliğe ayrıldı. S. 461

v  Binlerce Bizanslı birbirini boğazladı ve (başta Tanrı'nın İsa, Meryem ve azizlerin suretlerini tasvip etmesi konusu olmak üzere) yeni doktriner meseleler yüzünden Roma Katolik Kilisesi'nden koptular ve Akdeniz'den büyük ölçüde tecrit olmuş Germen krallıkları da kendi dünyalarını yaratmaya koyuldular.  S. 464

v  7. yüzyıldan beri Müslüman tüccar ve misyonerler Muhammed'in müjdesini bozkırlardaki Türk boylarına tebliğ etmekteydi ve 960'ta bugün Özbekistan olan bölgedeki –söylenenlere göre 200 bin aileden oluşan– Karluk boyu toplu halde Müslüman oldu. Bu din açısından bir zaferdi, ama siyasetçiler için bir kâbusa dönmesi çok sürmedi. Karluklar kendi Karahanlı İmparatorluğu'nu kurarken, bir diğer Türk boyu olan ve göç sonrası Müslümanlığa geçen Selçuklular, İran'ı baştan sona yağmaladıktan sonra 1055'te Bağdat'ı işgal ettiler. 1079'a gelindiğinde Bizanslıları Anadolu'nun büyük kesiminden, Fatımîleri de Suriye'den çıkarmışlardı. S. 469

v  Çin'in bu ihtiyaç anında, imparatorluğun en iyi beyinleri hükümdara öğüt vermek için öne çıkarak Konfüçyüs'ün yolunu izledi. Yeniden doğumu ve ölümsüzlüğü bir yana bırakın, diye üstelediler, her şey burası ve şu andır ve gerçek başarı dünyadaki eylemden gelir. "Gerçek âlim," diyordu içlerinden biri, "ilkin dünyanın sıkıntıları hakkında kaygı duymalı, son olarak ise onun zevklerinin tadını çıkarmalıdır." S. 481

v  Japonya, Güneydoğu Asya, Akdeniz Havzası ve Avrupa'nın büyük bölümü 13. yüzyıldaki Moğol yıkımından kurtulmayı başardı; Japonya ve Güneydoğu Asya 14. yüzyılda Kara Ölüm'den de yakayı sıyırdı. Çin'in tam merkezinde Yangtze Delta bölgesi felaketlerden dikkate değer ölçüde iyi çıkmış gibi görünüyordu. S. 514

v  Batı'da Osmanlı Türkleri 14. yüzyılda eski merkezde imparatorluklarını çabucak inşa ettiler. Osmanlılar, Moğolların eski Müslüman devletleri yerle bir etmesinden sonra, 1300 civarında Anadolu'da yerleşen düzinelerce Türk boyundan sadece biriydi, fakat Kara Ölüm'ün birkaç yılı içinde rakiplerinden daha iyi hale gelmişler ve Avrupa'da güçlü bir konum elde etmişlerdi bile. 1380'lere gelindiğinde Bizans İmparatorluğu'nun acınası kalıntılarına kabadayılık ediyorlardı ve 1396'ya kadar Hıristiyanlığı öylesine ürkütmüşlerdi ki, Roma ve Avignon'un aralarında didişen papaları kısa süreliğine onlara karşı bir Haçlı ordusu göndermek üzere güçlerini birleştirmeye bile karar verdiler. S. 514

v  1402'de Timurlenk Osmanlıları yenilgiye uğrattı ve padişahı kafese kapattı; padişah orada teşhir edilerek utanç içinde can verdi. Fakat arkasından Hıristiyanların umutları suya düştü. Timurlenk, geri kalan Müslüman toprakları yakıp yıkmak üzere kalmak yerine, uzaktaki Çin'in imparatorunun kendisine hakaret ettiğine karar verip atlılarının yönünü oraya çevirdi. 1405'te bu saygısızlığın intikamını almak üzere Doğu'ya at sürerken öldü. S.515

v  Tarihte ilk ve son kez olarak Konstantinopolis'in surları yıkıldı. Panik halinde binlerce Bizanslı, kâfirler kiliseye saldırdığı zaman elinde kılıcıyla bir meleğin inerek Roma İmparatorluğu'nu yeniden kuracağı şeklindeki bir kehanete inanarak –Gibbon'ın "yeryüzündeki cennet, ikinci asuman, meleklerin arabası, Tanrı'nın yüceliğinin tahtı," diye tanımladığı– Ayasofya'nın içine doluştu. Melek filan gelmedi: Konstantinopolis düştü. Gibbon'a göre, onunla birlikte Roma İmparatorluğu da nihayet tarihe karıştı. S. 516

v  Türkler ilerledikçe, Avrupa kralları kâfire karşı olduğu kadar birbirleriyle savaşlarında da giderek sertleştiler ve gerçek bir silahlanma yarışı başladı. Topçuları daha kalın namlulu toplar döken, barutu daha hızlı tutuşan taneler haline getiren ve taş yerine demir gülleler kullanan Fransa ve Burgonya 1470'lerde başı çekiyordu. Sonuç, daha eski silahları demode yapan daha küçük, daha güçlü ve daha kolay taşınabilir toplar oldu. Yeni toplar, kürekle değil yelkenle seyreden pahalı yeni gemilere yüklenebiliyordu; bu gemilerde top namlularının yuvaları, demir topların düşman gemilerinin hemen su seviyesindeki kısımlarında gedik açabilmesi için güvertenin alt tarafına yerleştirilebiliyordu. Bu çeşit teknolojinin masraflarını karşılamak krallar dışında kimsenin yapamayacağı bir işti ve yavaş yavaş ama kesin bir biçimde Batı Avrupalı hükümdarlar yeni silahlardan satın alarak bunları, birbiriyle çakışan karışık yetki alanları evvelce Avrupa devletlerini bunca zayıf kılmış olan lordları, bağımsız kentleri ve piskoposları yıldırmakta kullanmaya koyuldular. Atlantik Okyanusu kıyısı boyunca, kraliyet emirlerinin, çok uzaktaki aristokrat klanlar veya halkın sadakatinde Roma'daki papaların ilk söz sahibi olmayacağı şekilde her yere ve ulusa egemen olduğu daha büyük, daha güçlü devletler –Fransa, İspanya ve İngiltere– kurdular. Ve lordlarını kenara iter itmez, krallar bürokrasilerini kurmaya, halkı doğrudan doğruya vergilendirmeye ve daha çok silah satın almaya başlayabildi; ki bu da, elbette komşu kralları daha çok silah satın almaya zorladı ve herkesten daha çok vergi almaya itti. Bir kez daha geri kalmışlığın avantajları ortaya çıktı ve mücadele Batı'nın ağırlık merkezini sürekli olarak Atlantik Okyanusu'na doğru çekti. S. 517

v  İmparatorların yasadışı ticarete ilişkin yasalarını bu kadar sık yenilemek zorunda kalmış olması, insanların bu yasalara pek uymadığını düşündürür. S. 521

v  En popüler yanıt, işlerin böyle yürümesinin nedeninin, 15. yüzyıl Çin imparatorları artık gemilerini denizaşırı yolculuklara göndermeye ilgi duymazken, Avrupalı kralların (en azından bazılarının) buna çok ilgi duymasıdır. S. 529

v  Yongle'nin standartlarıyla bakıldığında, Portekiz keşif gezileri gülünç derecede küçük (binlerce değil birkaç düzine adam) ve onursuz (büyük prenslerden hediyeleri değil, tavşanlar, şeker ve köleleri içeren) yolculuklardı; ama bugünden geriye baktığımızda, 1430'ları Batı hâkimiyetinin mümkün hale geldiği nokta, dünya tarihinin en belirleyici anlarından biri –belki de anı– diye görmemek zordur. Denizcilik teknolojisinin okyanusları anayollara dönüştürerek bütün gezegeni birbirine bağladığı anda prens Henrique imkânları görürken, imparator Zhengtong hepsini geri çevirdi. Eğer "büyük adam ve beceriksiz ahmak" diye tarihsel bir kuram varsa, tam burada pek çok şeyi açıklıyor gibi görünür: Gezegenin yazgısını bu iki adamın verdiği kararlar belirledi. S. 531

v  Belki bazı prensler ve imparatorların neden şu değil de bu seçeneği tercih ettiklerini sormak yerine, tam da Çin'e içe yönelen bir muhafazakârlık çökerken neden Batı Avrupalıların riski kucakladıklarını sormalıyız. Tenochtitlán'a Zheng'i değil de Cortés'i gönderen, belki de büyük adamlar ile beceriksiz ahmaklar arasındaki fark değil de kültür farkıydı. S. 532

v  "Şu anda tekrar genç olmayı istiyorum neredeyse," diye yazmıştı Hollandalı düşünür Erasmus 1517'de bir dostuna, "bunun yegâne sebebi de bir altın çağın çok yakın olduğunu düşünmem." Bugün biz bu "altın çağı" Fransızların verdiği isimle Rönesans, "Yeniden Doğuş" olarak tanıyoruz. S. 532

v  Vaktiyle saygın olan aileler bile servet ve seçkinlik için can atıyor... Suçlamalar yapmaktan zevk alıyor, kendi davaları için baskı yapmakta nüfuzlarını o kadar güçlü kullanıyorlar ki, çarpık çurpuk olan ile doğru dürüst olan arasında ayrım yapamıyorsunuz. Savurganlığa ve zarif tarza düşkünlükleriyle, beyaz ipekli kıyafetlerini yerde sürüyerek etrafta öyle bir kurumla dolaşıyorlar ki, kimin onurlu kimin alçak olduğunu söyleyemiyorsunuz. S. 563

v  Eylemci imparatorlar tam bir bürokratik bataklığa saplanmıştı. Bazen sonuçlar komik bile oluyordu; tıpkı 1517'de imparator Zhengde Moğollara karşı bir ordunun başına geçmek için üstelediğinde, Büyük Çin Seddi'nden sorumlu memur, imparatorların Pekin'de kalması gerektiği gerekçesiyle kapıları açmayı reddettiği zaman olduğu gibi. S. 566

v  Fakat Asurlulardan bu yana tüm yayılmacı devletler gibi Osmanlılar da bir savaşı kazanmanın sadece bir diğerini başlatmaya yarayacağını öğreneceklerdi. S. 570

v  Voltaire'in 1750'lerde çok bilinen deyişiyle, Kutsal Roma İmparatorluğu "ne kutsal ne Romalı ne de imparatorluktu." s. 571

v  Luther Karl'ın kendisini destekleyeceğini ummuştu; ama Karl Hıristiyan âlemine çobanlık etmenin bölünmemiş, tek bir Kilise gerektirdiğine inanıyordu. Luther'e "tek bir keşiş bütün Hıristiyanlık anlayışına karşı duruyorsa, hata kendisinde olsa gerektir," dedi. "Krallıklarım ve topraklarımla, dostlarımla, bedenimle, kanım, canım ve ruhumla, var gücümle buna saldırmaya kararlıyım." Ve böyle de yaptı; fakat tamamı Habsburglara karşı veya onlarla birlikte silaha sarılmış bir Avrupa'yla, Hıristiyan âlemindeki anlaşmazlıkları yadsımanın felaketle sonuçlanacağı ortaya çıktı. S. 573

v  Düşmanlarının Deccal'ın temsilcileri olduğuna inanan insanlar nadiren uzlaşmaya yanaşır; bu yüzden küçük çatışmalar büyük çatışmalara dönüştü, büyük çatışmalar bir türlü sona ermedi ve maliyetler katlanarak tırmandı. S. 573

v  Sömürgeciler, çekirdekler kendi kaynaklarını tüketmeye başladığı için ortaya çıktı. S. 577

v  İspanyollar Madrid'deki emperyal hükümranlarının yetersizliklerini "ölüm İspanya'dan gelecek olsaydı ebediyen yaşardık" sözleriyle alaya almaktan hoşlanıyorlardı; s. 593

v  1450 sonrası nüfus arttığı zaman da insanlar Avrasya'nın her yerinde statü kaybetme, kıtlık çekme, hatta açlıktan ölme korkusuyla harekete geçtiler. Fakat 1600'den sonra Atlantik ekonomisinin ekolojik çeşitliliği, ucuz taşımacılık ve açık pazarlar bir küçük lüksler dünyasını Kuzeybatı Avrupa'nın sıradan halkının erişimi dahiline getirdikçe, açgözlülük de tembelliği alt etmeye başladı. 18. yüzyılda, cebinde küçük bir nakit parası olan bir adam, sadece fazladan bir dilim ekmek alabilmenin ötesine geçiyordu artık; çay, kahve, tütün ve şeker gibi ithal mallara veya kil pipo, şemsiye ve gazete gibi ülkeye özgü mucizevi yeniliklere ulaşabiliyordu. S. 598

v  İngiltere'nin önde gelen şairi Alexander Pope şöyle yazmıştı: Doğa ve Doğa'nın yasaları yatıyordu gecede saklı, Tanrı buyurdu, Newton olsun! Ve her şey Işık oldu. S.602

v  Rönesans'ı baş aşağı çevirmek yerine Çinli entelektüeller bir İkinci Rönesans'ı seçmişlerdi. Birçokları parlak âlimlerdi, ama bu tercih yüzünden hiçbiri Galileo veya Newton olamadı. İşte Voltaire'in yanıldığı yer burasıydı. S. 607

v  Avrupalılar dinamizm, akıl ve yaratıcılığı antik Yunan'dan öğrenmiş ve şimdi hocalarını bile geride bırakmışken, Çin zamanın durduğu bir diyardı. S. 608

v  Cicero'nun söylediği gibi, O tempora, O mores! ("Ah zamanlar! Ah âdetler!"). s. 617

v  Huysuz samuray savaşçıları bile münakaşalarını sadece kılıç oyunlarıyla çözmeye razı oldular; bu oyunlar 1850'lerde Japonya'ya zorla giren Batılıları şaşırtıyordu. "Bu insanların ateşli silahları kullanmayı bile bilmedikleri anlaşılıyordu," diye hatırlıyordu biri. "Bu, çocukluğundan itibaren çocukların bile ateş ettiğini gören bir Amerikalıya, silahlar konusundaki bilgisizliğin, ilkel masumiyetin ve kırsal bir cennetin yalınlığının göstergesi olan bir anomali olarak çok garip görünüyor." S. 619

v  Batı Avrupalılar planlı olmaktan çok tesadüf eseri yeni okyanus imparatorlukları kurdular ve yeni Atlantik ekonomileri toplumsal gelişmeyi tırmandırdıkça tümüyle yeni zorluklar yarattı. S. 646

v  Pekinliler Floransalılardan çok da kötü durumda değildi, ama Londralılardan daha yoksuldular. Çin ve Japonya'da (ve Güney Avrupa'da) emeğin bu kadar ucuz olması Boulton'ın buradaki muadillerinin makineye yatırım yapma dürtüsünü azalttı. S. 649

v  Yeni hafif motorları sağlam yeni şasilerle birleştirmek, arabaları ve uçakları yarattı. 1896'da otomobiller hâlâ öyle yavaştı ki, Amerika'nın ilk araba yarışında hoşnutsuzlar sürücülere "git de kendine bir at al!" diye laf attılar; s. 659

v  Aslında, gittikçe artan şekilde, din bütünüyle daha az önemli bir mesele gibi görülüyordu ve sosyalizm, evrimcilik, milliyetçilik gibi yeni inanışlar, dinin onca zamandır işgal ettiği yeri doldurmaya başlamıştı. S. 663

v  Pazar uyumuyordu, uyuyamazdı; genişlemek her zamankinden daha çok faaliyeti bütünleştirmek zorundaydı, aksi takdirde gözü dönmüş sanayi canavarı ölürdü. S. 665

v  Stalin eşitlik vaaz ediyordu, ama yoldaşlarının milyonlarcasını imparatorluğunun orasına burasına zorunlu olarak gönderen, bir diğer milyonunu da gulag'larda hapseden merkeziyetçi bir ekonomi inşa etti. İdeolojik olarak şüpheli etnik gruplar ve sınıf düşmanları (çoğu zaman aynı şey) tasfiye edildi. Ve başarısızlığa uğrayan kapitalist ekonomilerin tersine başarılı Sovyetler Birliği, 10 milyon uyruğunun açlıktan ölmesine izin verdi. Gene de Stalin açıkça bir şeyleri doğru yapıyordu. Zira kapitalist sanayi 1928 ile 1937 arasında çökerken, Sovyet çıktısı dört katına yükseldi. S. 684

v  Gazeteci Lincoln Steffens'ın Sovyetler Birliği'ni ziyaret ettikten sonra Amerikalı okurlarına söylediği şu söz çok ünlüdür: "Geleceği gördüm ve çalışıyor." S. 684

v  Benim gözümde, durumun vahametini olduğundan hafif göstermenin tarihe geçecek en büyük örneğini vererek, halkına şu bilgiyi verdi: "Savaşın durumu, Japonya'nın lehine olduğu söylenemeyecek şekilde gelişmiştir." S. 686

v  Ardından Amerikan maliyecileri kapitalizm için yeni bir uluslararası para sistemi üzerine tartışıp, belki de kayıtlı en aydınlanmış kişisel çıkar belgesi olan Marshall Planı'nı ortaya koydular. Eğer Avrupalıların ceplerinde paraları olursa, diye hesaplamıştı Amerikalılar, Amerikan gıdalarını satın alabilir, kendi sanayilerini yeniden inşa etmek için Amerikan makinelerini ithal edebilir ve –hepsinden de önemlisi– komünizme kaymaktan uzak durabilirlerdi. Böylece Amerika, 1948 üretiminin tamamının yirmide biri olan 13,5 milyar dolarlık tutarı çıkarıp onlara verdi. S. 687

v  Bir fıkra ağızdan ağza dolaşmaya başladı. Eski Sovyet liderlerini taşıyan bir tren bozkırlardan geçiyormuş. Ansızın tren durmuş. Tam beklenebileceği gibi, Stalin ayağa fırlayıp bağırmaya başlamış: "Makinisti kırbaçlayın!" Makinist kırbaçlanmış ama tren hareket etmemiş. O zaman Kruşçev emir vermiş: "Makinisti rehabilite edin!" Bu da yapılmış, trende hâlâ hareket yok. Derken Brejnev gülümseyerek önermiş: "Haydi, hepimiz tren gidiyormuş gibi yapalım." S. 698

v  (bir diğer Sovyet şakası: "Bir Lada'nın84 değerini nasıl ikiye katlarsın? Yanıt: Benzin deposunu doldurarak." S. 707

v  Sovyet kalemi yazmayınca, Gorbaçov bir CNN kameramanının kalemini ödünç almak zorunda kaldı. Batı'nın Savaşı'nı ABD kazanmıştı. S. 709

v  Mart 1992'de, Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sadece 3 ay sonra hazırlanan raporun ilk taslağı, çok gözü kara bir yeni vizyon sunuyordu: İlk hedefimiz, ister eski Sovyetler Birliği topraklarında olsun, ister başka bir yerde, vaktiyle Sovyetler Birliği'nin yarattığı tehdidi yöneltecek yeni bir rakibin yeniden ortaya çıkışını önlemektir. Bu... her türlü düşman gücün, takviyeli bir denetim altında küresel güç yaratmaya yetecek kadar kaynağı olan bölgelere hâkim olmasını önlemeye çalışmamızı gerektiriyor. Bu bölgeler arasında Batı Avrupa, Doğu Asya, eski Sovyetler Birliği toprakları ve Güneybatı Asya yer almaktadır. S. 709

v  Karl Marx 150 yıl önce sözün özünü söylemişti: "İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama kendi keyiflerine göre değil, kendi seçtikleri koşullar içinde değil; doğrudan karşı karşıya kaldıkları, belirlenmiş olan ve geçmişten gelen koşullar içinde yaparlar. S. 735

v  Gerçek açıklama, sanırım, 1700'den beri birçok Müslümanın, tıpkı 13. ve 14. yüzyılda birçok Çinli Konfüçyüsçünün yaptığı gibi, askeri ve siyasi yenilgilere tepki olarak içe dönmüş olmasıdır. S. 742

v  Batı egemenliğinin gerek uzun gerek kısa vadeli nedenleri, coğrafya ve toplumsal gelişmenin aralıksız değişen etkileşiminde yatar, ama Batı egemenliğinin kendisi ne kilitlenmiştir ne de rastlantısaldır. Onu, olasılıkları coğrafyanın Batı'nın lehine istiflediği bir oyunda, büyük bölümü itibariyle tarihin olması en mümkün sonucu şeklinde adlandırmak daha doğru olur. Batı egemenliğinin çoğu zaman yüksek bir bahis olduğunu söyleyebiliriz. S. 743

v  Bu kitapta iki genel iddiada bulundum. İlkin, biyoloji, sosyoloji ve coğrafyanın birleşerek, toplumsal gelişme tarihini açıkladığını söyledim: Biyoloji gelişmeyi yukarıya iterek; sosyoloji gelişmenin nasıl yükseleceğini (veya yükselmeyeceğini) biçimlendirerek; coğrafya da gelişmenin nerede en hızlı yükseleceğini (veya düşeceğini) belirleyerek. İkincisi, coğrafyanın bir yandan toplumsal gelişmenin nerede yükseleceğini veya düşeceğini belirlerken, toplumsal gelişmenin de coğrafyanın anlamını değiştirdiğini söyledim. S. 768

v  Nobel ödüllü kimyacı Richard Smalley'in söylediği gibi, "bilim insanı bir şeyin mümkün olduğunu söylediğinde, muhtemelen bunun ne kadar zaman alacağı konusunda biraz düşük tahmin yapar. Ama bir şey imkânsız dediğinde muhtemelen yanılıyordur." S. 770


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder