Zweig'in Dünya Fikir Mimarları Serisinden,
"Stefan Zweig, üç büyük yazarın yaşam
öyküleri üzerinden, okurlarını dünya tarihine, edebi dehanın sınırlarına bir
yolculuğa çıkarıyor. ‘Toplumun romanının yazan’ Balzac; ‘ailenin romanını
yazan’ Dickens ve ‘bireyin romanını yazan’ Dostoyevski, Zweig’ın eserinde bir
arada. ''Üç Büyük Usta'', roman sanatının bu üç büyük yazarı üzerinden bir
dönem portresi veriyor."
Balzac
v
Bu
üç romancıdan her birinin kendine ait bir alanı vardır. Balzac toplum
dünyasını, Dickens aile dünyasını, Dostoyevski bireyin ve insanlığın dünyasını
anlatır. S. 2
v
Çünkü
ilk deneyimler ve alın yazısı, aslında sadece aynı şeyin iç ve dış yüzeyleri
değil midir? S. 3
v Ama
dünyayı fethetmek Balzac’ın gençlik rüyasıydı ve hiçbir şey gerçekleşen
çocukluk hayallerinden daha müthiş değildir. Napolyon’un bir resminin altına
şunu yazması boşuna değildir: “Ce qu’il n’a pu achever par l’épée je
l’accomplirai par la plume.” (Onun kılıçla sona erdiremediğini ben kalemle
tamamlayacağım.) s. 9
v
Kahramanları
da tıpkı onun gibidir. Hepsinde dünyayı fethetme arzusu vardır. S. 9
v
Balzac
insanlarını her zaman olaylar tarafından yoğrulmaya, kaderin elinde kil gibi
şekillenmeye bırakmıştır. İnsanlarının isimleri bile bir birliği değil, bir değişimi
içerir. S. 12
v Çünkü o, o istenç sihirbazı Balzac, başkalarına ait olanı eriterek kendine mal eder, rüyayı yaşam haline getirir. Onun gençken çatı katında kuru ekmekten ibaret yemeğini yerken, sadece iradi telkin yoluyla en pahalı yemeklerin tadını hissetmek için masanın üzerine tebeşirle tabaklar çizdiği, orta yerine en sevdiği yemeklerin adını yazdığı söylenir. Burada nasıl tatları hissetmek istemiş ve nasıl gerçekten hissetmişse, şüphesiz hayatın bütün zevklerini kitaplarının iksiri içinde dizginlenemez bir şekilde içmiş, böylece kendi yoksulluğunu zenginlikle, ırgatlarının müsrif yaşantılarıyla kandırmıştır. S. 20
v Çünkü o, o istenç sihirbazı Balzac, başkalarına ait olanı eriterek kendine mal eder, rüyayı yaşam haline getirir. Onun gençken çatı katında kuru ekmekten ibaret yemeğini yerken, sadece iradi telkin yoluyla en pahalı yemeklerin tadını hissetmek için masanın üzerine tebeşirle tabaklar çizdiği, orta yerine en sevdiği yemeklerin adını yazdığı söylenir. Burada nasıl tatları hissetmek istemiş ve nasıl gerçekten hissetmişse, şüphesiz hayatın bütün zevklerini kitaplarının iksiri içinde dizginlenemez bir şekilde içmiş, böylece kendi yoksulluğunu zenginlikle, ırgatlarının müsrif yaşantılarıyla kandırmıştır. S. 20
v
Her
zaman borçlu olan ve alacaklıları tarafından kovalanan Balzac şunu yazdığında
kesinlikle neredeyse duyusal bir haz hissediyordu: “Yüz bin frank emeklilik
geliri.” S. 21
v
Hiçbir yazar kahramanlarının hazlarına bu
kadar ortak olmamıştır. S. 21
v
(Yazar
kadınlardan uzak durmalıdır, onlar onun zamanını heba eder, insan kendini
onları yazmakla sınırlandırmalıdır, bu kişinin üslubunu güçlendirir) diye
söyletmiştir. S. 23
v
paranın
en soylu, en zarif ve en manevi duyulara kadar sızdığını binlerce örnek
üzerinde gösteren ilk ve en cesur kişi Balzac’tır. Onun bütün kahramanları
bizim hayatımızda istemsiz olarak yaptığımız gibi hesaplar yaparlar. S. 32
Dostoyevski
v Ama alnının çıkık yuvarlaklığı bembeyaz parlayan kemerli bir kubbe gibi yükselir bu dar, köylü yüzün üzerinde; gölgeden ve karanlıktan çıkarak çekiçle yontulmuş gibi parlamaktadır zihnin bu muhteşem katedrali: Etin yumuşak balçığının, kıllardan oluşan ıssız çalılıkların üstünde sert bir mermer gibi durur. Bu çehrenin bütün ışığı yukarı akar ve onun resmine baktığımızda sadece onu, o geniş, heybetli, krallara has alnı görürüz; yaşlanan çehre hastalığın kederine gömüldükçe ve yıprandıkça daha parlak bir ışık saçan ve giderek genişliyormuş gibi görünen o alnı. Düşkün bedeninin kırılganlığı üzerinde bir gök kubbe gibi, dünyevi acının üzerinde zihinsel bir hale gibi yüksek ve sarsılmaz bir şekilde durur. S. 67
v Ama ne zaman Dresden’de sokaklarda dolaşsam, herhangi alçak tavanlı, pis bir evin yanından geçsem, onun orada, Saksonya’lı küçük esnaf ve işçilerin arasında, dördüncü katta, tek başına, kendisine yabancı bu keşmekeş arasında, sonsuz bir yalnızlık içinde oturup oturmadığı düşüncesinden kurtulamam. S. 77
v Ama ne zaman Dresden’de sokaklarda dolaşsam, herhangi alçak tavanlı, pis bir evin yanından geçsem, onun orada, Saksonya’lı küçük esnaf ve işçilerin arasında, dördüncü katta, tek başına, kendisine yabancı bu keşmekeş arasında, sonsuz bir yalnızlık içinde oturup oturmadığı düşüncesinden kurtulamam. S. 77
v
Goethe
Antik-Apollon’culuğu, Dostoyevski ise Bakkhos’çuluğu hedef almıştı. O Olympos
sakini olmak, Tanrı’ya benzemek istemiyor, bilakis sadece güçlü insan olmak
istiyordu. Onun ahlakı klasik olana, normlara değil, yoğunluğa yöneliktir.
Doğru yaşamak onun için şu anlama geliyordu: Güçlü yaşamak ve her şeyi yaşamak,
iyiyi ve kötüyü, her ikisini birden yaşamak ve her ikisini de en güçlü, en
sarhoş edici biçiminde yaşamak. Bu yüzden Dostoyevski hiçbir zaman bir norm
aramadı, o her zaman sadece bolluğun peşindeydi. Yanı başında Tolstoy eserinin
orta yerinde tedirgin bir şekilde ayağa kalkıyor, duruyor, sanatı bırakıyor ve
ne iyi, ne kötü, doğru mu yaşıyorum yanlış mı diye hayat boyu kendine acı
çektiriyordu. Bundan ötürü Tolstoy’un hayatı didaktiktir, bir okul kitabı, bir
risaledir; Dostoyevski’ninki ise bir sanat eseri, bir trajedi, bir kaderdir. S.
92
v
Dostoyevski
kendini yargılamak, değiştirmek, iyileştirmek istemiyor, tek bir şey istiyor:
Kendini güçlendirmek. Kötüye karşı, doğasının tehlikeli yanına karşı bir direnç
göstermez, tam tersine, o içindeki tehlikeyi bir itki olarak sever, pişmanlık
uğruna suçunu, tevazu uğruna gururunu tanrılaştırır. Bu yüzden onun eserindeki
şeytani yanı (tanrısal olana bu kadar akraba olan şeyi) gizlemek, onu ahlaki
açıdan “suçsuz” hale getirmek ve ölçüsüzlüğün asıl güzelliğine sahip olanı
burjuva ölçülerinin küçük ahengi için kurtarmak çocukça olurdu. S. 93

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder